Hayalet yılının ilk günü kutlandığından, Çinlilerin eski bir geleneğine göre Singapur’un her tarafında kağıtlar yakılıyordu. Ara sokaklardan, en yoğun işlek caddelere kadar her yerde… Onların inancına göre yakılan kağıtlar, hayaletler için kullanılabilen eşyalara dönüşüyordu. O yüzden sokakların uygun olan her yerinde kağıttan yapılmış arabalar, kağıttan kesilmiş elbiseler ve diğer tarz kağıttan yapılma eşyalar yakılıyordu.
Duman içinde kalan mahallemden geçerken, sulandırılmış böcek ilacını, votka niyetine satan Ming’in barına baktığımda, herhalde hayatımda görmeyi düşüneceğim en son görüntülerden biriyle karşılaştım. Bizim sokağın en meşhur fahişesi olan Cindy, yanına 3 tane daha “iş arkadaşını” almış, barda oturup müşteri bekliyorlardı. Ama mini Noel baba kıyafetleriyle…
Şaşkınlıkla o tarafa biraz fazla bakmış olmalıyım ki Cindy bakışlarımı yakaladı ve bana gülümseyerek bağırdı: “Pekmen… Bu gece eğlence ister misin?” Bunun üzerine yanındaki kızlar kıkırdadılar.

Malezlerin mahallesinde oturan uzun boylu ve uzun saçlı bir sarışın Müslüman olduğumdan, tanınan bir simaydım. Cindy ne zaman beni görse, bana bu şekilde takılırdı. İlk zamanlarda bunu yadırgasam da sonra bende oyuna dahil olup cevap vermeye başlamıştım. Her zaman yaptığım gibi ceplerimi “param yok” der gibi gösterdim ve cevap verdim: “Beleş olur mu?”

Tüm Singapurlu fahişelerin verdiği klasik cevap olan “No money, No Honey baby…” cevabını verdi ve önüne dönerek kızlarla kıkırdaşmaya ve konuşmaya devam etti.

Sırıtarak karşıya geçtim, sık sık uğradığım Endonezyalı Santoso’nun işlettiği ufak büfede kızartılmış yılanbalığı ile pilav alarak ayaküstü hızla yedim ve Bay Philip Chang ile olan buluşmama doğru hızla yürüdüm. Bay Chang beni staj yaptığım firmaya kabul eden Çinli bir iş adamıydı. Beni sever, sürekli Türkiye hakkında sorular sorar ve hafta sonları da bana etrafı gezdirirdi. Firmadaki iki tane müdürden biriydi ve genel müdür pozisyonuna oynamasına rağmen o pozisyona gelmesi oldukça zor görünüyordu

Bay Chang ile gece 22.00 civarı gibi buluştuk. Fakat Bay Chang bu sefer diğer buluşmalarımızdan farklı olarak yanında bir sürü rulo haline getirilmiş kağıt getirmişti ve biraz endişeli görünüyordu: “Evet Pekmen, gidelim mi?” diye sordu bana, sonra da hızlı bir şekilde yürümeye başladık.

Singapur’un en meşhur caddesi olan orkide sokağını geçtik ve oradan da aşağılara, daha çok hükümetin yıkmayı düşündüğü eski binalarla dolu olan Torrang Puding caddesine doğru yürüyüşümüze devam ettik.

Sokağın içerilerine girdikçe, sokak lambaları azaldı ve buna paralel olarak sağda solda görünen serseriler, uyuşturucu satıcıları ve dilenciler arttı. Bay Chang’a baktığımda oldukça huzursuz olduğunu ve terlediğini gördüm.

“Biraz streslisiniz galiba Bay Chang” dedim ona.

“Evet” diye kestirip attı.

Karşı kaldırımda duran hafif tombul bir fahişeyi gösterip onu dürttüm.

“Strese ne iyi gelir bilir misin ?” dedim sırıtarak. “Biraz et…”

Bay Chang onu evde bekleyen 120 kiloluk karısını düşünerek alnındaki teri sildi.

“Merak etme, evde beni bekleyen yeterince et var…” dedi.

“Hadi ya… O zaman sana gidelim” dedim iyice sırıtarak.

Bay Chang bana pis pis baktı, sonra cevap vermeye gerek bile gerek görmeyerek adımlarını hızlandırdı. Omuzlarımı silktim ve onu takip ettim.

Yürüdüğümüz yoldan, sola döndüğümüzde önümüze tamamen harabe haline gelmiş, kapısı penceresi ve dış boyası bile olmayan, yıkılmak üzere bekleyen, karanlık ve büyük bir bina çıktı. Çinlilerin yaptığı “toplu konut projeleri” adı verilen, daha çok fakir ailelerin oturduğu yapılardan bu. Toplam 7–8 kattan oluşan fakat enlemesine metrelerce giden, her katta 50-60 dairenin sıkışık bir şekilde, yan yana bulunduğu, kabuslardan fırlamış gibi duran, hiç estetik değeri olmayan devasa bir blok. Daha da kötüsü, bu yapı yıkılmak için terk edildiğinden dolayı içinde sadece evsizler, dilenciler ve tehlikeli işler çeviren kişiler barınıyordu.

“Geldik” dedi Bay Chang cılız bir sesle ve tekrar alnında biriken teri sildi.

“Burada ne işimiz var peki?” diye sordum ona.

“Ufak bir işim var burada, halledelim gideriz” diye cevap verdi ve içeri girmem için işaret etti. Beraberce merdivenlerden yukarıya doğru çıkmaya başladık. İkinci kata geldiğimizde Bay Chang merdivenlerden tırmanmayı bırakarak koridora doğru saptı. Merdivenin başından bakınca koridor sanki sonsuza doğru uzanıyor gibi görünüyordu. Biraz yürüyünce, bir dairenin kapısının hafif açık olduğunu ve içerden ışık geldiğini gördüm. Bay Chang’ın kapıyı işaret etmesi üzerine, kapıyı hafifçe ittim ve içeri girdim.

İçeri girer girmez gözlerim faltaşı gibi açıldı. Tam anlamıyla şok oldum ve dondum kaldım. Dairenin tam ortasında, nereden getirildiği belli olmayan bir siyah renkli ve kenarları altın yaldız işlemelerle süslenmiş Hindistan işi bir küvet vardı. Küvet ağzına kadar köpüklü su doluydu ve içinde 2 tane silikonlu Taylandlı kadın birbirlerini yalıyorlardı. Dairenin geri kalan kısmında ise kabloları birbirine dolanmış set ışıkları ve kameralar vardı. Bir anda nerede olduğumu anladım.

Burası ucuz ve illegal bir porno setiydi.

Bay Chang’a tuhaf bir bakış attım. Onun da şaşırdığı belliydi.

“Şu ana kadar beni getirdiğin en eğlenceli yer burası” dedim sırtına vurarak.

“Yanlış odaya geldik Pekmen” dedi ve beni kolumdan tutarak çekti.

“Hey, ben burayı sevdim, sen işini bitirince beni buradan alırsın” dedim sırıtarak ve küvetteki kızlara göz kırptım

“Gel hadi, başımı belaya sokacaksın ” diyerek hızla beni odadan dışarı çekip çıkarttı. Hemen yandaki daireden de biraz ışık geliyordu, hemen oraya girdik.

Bu daire, tamamen toz içindeydi. Yerde, kim bilir kaç yıldan beri orada duran, kirden pastan gerçek rengi görünmeyen bir halı vardı ve tüm zemin eski, yırtık kağıtlar ile ezilmiş kola kutuları ile doluydu. Masanın ortasında kırık dökük bir tane masa vardı ve masanın üstündeki 2 gaz lambası etrafı az çok aydınlatıyordu. Masanın hemen önündeki sandalyede ince yapılı bir Hintli oturuyordu, onun yanında da iri yarı başka bir Hintli ayakta duruyordu. Ayakta duran adam oldukça yapılı ve uzun boyluydu ama ince bıyığı, uzun siyah saçları ve gülümseyen yüzüyle, korkutucu olmaktan çok uzaktı, tam tersine oldukça sempatik duruyordu.

“Bu odayı beğenmedim, ben yandaki odaya gidiyorum” diyerek kapıya doğru hamle yaptım, fakat Bay Chang kolumu sıkı sıkıya tutmuştu bile.

“Bırak şimdi dalga geçmeyi” dedi kızgın bir sesle ve Hintli’ye saygı göstermek ve merhaba demek amacıyla, Çinli geleneklerine bağlı kalarak, iki Hintlinin önünde hafifçe eğildi.

Ben ise Hintlilerde “size saygı duyuyorum” anlamına gelen namaste (iki eli dua eder gibi yüzünün önünde birleştirip hafifçe eğilme) hareketini yaptım, ayaktaki iri yarı Hintli de gülümseyerek aynı hareketi tekrarladı.

Masada oturan adam oldukça bozuk bir şiveyle Bay Chang ile konuşmaya başladı.

“Geç kaldın” dedi sertçe.

“Evet , kusura bakmayın” dedi Bay Chang ve masaya doğru yaklaştı.

Hintli bunun üzerine “Neyse, şunları aç da neler getirdiğini görelim” dedi.

Bay Chang, elinde tuttuğu rulo halindeki kağıtları masaya serince, tüm bu gizli buluşmanın niçin yapıldığını anladım.

Masanın üstüne serdiği çizimler, bizim 2 haftadır zemin testleri yaptığımız bir araziyle ilgiliydi. Bay Chang masanın üstüne arazinin zemin hesaplarını ve jeolojik katmanlarının kesitlerini sermişti.

Evvelden bahsettiğim gibi Bay Chang, şirketteki iki müdürden biriydi, fakat büyük ihtimalle genel müdürlüğe daha genç olan ve daha lider ruhlu olan diğer kişi getirtilecekti. O kişi genel müdür olunca da uzun zamandır diş bilediği Bay Chang’dan intikam almak için elinden gelen her şeyi yapacaktı.

Bay Chang hiçbir şekilde genel müdür olamayacağını anlamış, bunun üzerine kovulmadan evvel cebini doldurma yoluna gitmişti. Bu yüzden de Hintli mafya için sanayi casusluğu yapıyordu.

Hem tedirgin olmuş hem de gerilmiştim. Şu anda yaptığımız iş tamamen yasa dışıydı ve Singapur’da kanunlar çok sıkı uygulanırdı. Ama sadece gergin olan ben değildim. Oturan Hintli’nin de alnında biriken terlerden ve Bay Chang’ın sürekli elindeki mendili buruşturup durmasından, herkesin aynı gerginliği hissettiğini anlamıştım. Hava da inadına oldukça sıcaktı. Montumu çıkardım ve en yakındaki sandalyenin üstüne koydum. Bu basit hareketi bile yaparken herkesin gözlerini üstümde hissediyordum. Stres had safhadaydı ve oda birden o kadar sessizleşmişti ki, odada uçuşan sineğin vızıltısı bile rahatça duyuluyordu. Yan odadan gittikçe artarak gelen, kızların attığı isterik çığlıklar da bu gerginliğin tırmanmasına sebep oluyordu.

Birden odanın kapısı sonuna kadar açıldı ve içeri, eli kolu poşetlerle dolu olan bir Koreli cüce gelip bağırdı.

“Heyyy, Mc Donalds’tan çocuk menüsünü isteyen kimdi? Oyuncak robot benim baştan söyleyeyim…“

Hepimiz, beklemediğimiz bu ziyaretçiden dolayı şaşkınlıktan olduğumuz yerde kala kaldık. O sempatik iri yarı Hintli, birden elini arkasına doğru attı ve çıkardığı kocaman kasatura’yı cücenin boğazına dayadı. Fakat cücede en ufak bir tepki yoktu. O loş ışıkta bile, cücenin uyuşturucuyu yüksek dozajda aldığı ve o yüzden kafasının iyi olduğu belli oluyordu.

“Tamam bu kadar kızacaksan robotu sana verebilirim” dedi peltek bir şekilde.

O ana kadar masada oturan Hintli, birden ayağa kalkarak Bay Chang’a bağırmaya ve onu suçlamaya başladı. Odadan içeri giren esrarkeşin, Chang’ın adamı olduğunu düşünüyordu.

Ben, o ana kadar mafyayı sadece televizyondan bildiğim icin herkesin silahları çekip birbirine saldıracağını düşünüyordum. Ama öyle olmadı. İri yarı Hintli kasaturayı tehditkar bir şekilde cüceye doğru sallamaya devam etti, Bay Chang yalvarmaya başladı, diğer Hintli ise Chang’a akla gelmeyecek küfürleri sıralıyordu. Uyuşturucu müptelası Koreli cüce ise haladurumun ciddiyetini kavrayamamış sağa sola bakıyordu. Ben ise, ne yapmam gerektiğini kestiremediğimden sabit duruyordum. İşler iyice karışmıştı.

Oturan Hintli adam, Bay Chang’ın üstüne doğru yürürken birden durdu ve havayı kokladı.

“Tuhaf bir şey kokuyor mu?” diye bana sordu.

O sorunca ben de etrafı kokladım ve gerçekten de tuhaf bir yanık kokusu fark ettim. Odanın içine kapı altından bir anda dolan duman, ne olduğunu anlamamıza yetti.

“Yangınnnn”

Koreli cüce, dumanı görünce çığlığı bastı, sonra da iriyarı Hintli’nin dikkatinin dağılmasından yararlanarak, önce sandalyeye doğru koştu, oradan da hızla kapıya geçerek dışarı çıktı, kedi gibi odadan sıvışıverdi. Hemen arkasından Bay Chang, onun arkasından da ben, koşturarak odadan dışarı çıktık. Tüm koridor ve merdiven duman altındaydı. Panikle, önümde Afgan tazısı gibi koşan Bay Chang’ı takip ettim.

En alt kata inip, binadan dışarı çıktığımızda, aslında panik yapılacak bir şey olmadığını gördük. O mahallenin müdavimleri, binanın önüne devasa bir ateş yakmışlar, üstüne kağıt parçaları atarak, kendi çaplarında hayalet yılını kutluyorlardı. Rüzgarın ters taraftan esmesi üzerine duman bina içine hücum etmişti. Olay tamamen bundan ibaretti, ortada yangın filan yoktu.

Bay Chang sapasağlam alt kata eriştiği için inanılmaz rahatlamış ve mutlu olmuştu.

“Haydi Pekmen, işimizi bitirdik, uzaklaşalım” dedi.

Apartmanın girişine baktığımda, Koreli cücenin çığlığından dolayı apartmanı başka terk edenlerin de olduğunu gördüm. Küçük ince bir çocuğun hemen ardından tanıdık iki sima gördüm, Taylandlı pornocular da aşağıya hoplaya hoplaya inmişlerdi.

“Bay Chang, kalıp şu zavallı kızlara yardım etsek ya” dedim.

“Senin kalbin bugün kanı beyninden başka bir yere pompalıyor galiba” dedi bana ters ters bakarak.

“Baksana yazık, üstlerine sadece beyaz bir havlu alarak dışarı çıkmışlar” dedim kızları parmağımla göstererek.

“Buradan hemen uzaklaşmazsak, bizi de beyaz beze saracaklar merak etme” diyerek beni kolumdan çekerek uzaklaştırmaya başladı. Sıkıntılı bir uf çektikten sonra Bay Chang’ı takip etmeye karar verdim. Hızlıca yürüyerek önce binanın önünden, sonra o bloktan, en son da o sokaktan iyice uzaklaştık.

Orkide sokağına geri döndüğümüzde ikimiz de nefes nefese kalmıştık, bu yüzden köşe başında durup biraz soluklandık. Nefes alıp vermemiz düzelince Bay Chang’a ne için o binaya gittiğimizi sordum. Bana öbür gün işte anlatacağına söz verdi.

Üstelemedim, ayrıldık.

Yorulmuştum ve hiçbir yere gitme modumda değildim. O yüzden otele dönüp uyumaya karar verdim. Kaldığım sokağa vardığımda hava iyice kararmıştı bile. Yavaş yavaş otele yürürken, karşı kaldırımdan bir ses duydum: “Pekmen, erkencisin bu gece”

Karşı kaldırıma baktım, ve Cindy’i yine o komik Noel baba kıyafetiyle müşteri beklerken buldum.

“İşler kesat galiba…Hala burada beklediğine göre…” diye sordum.

Sigarasını söndürerek yere attı ve bana baktı.

“Arkadaş ister misin?” dedi hafif şuh bir sesle.

Gözümün önünde hala üstlerinden köpükler akan Taylandlı kızların görüntüsü vardı. O kadar heyecandan sonra vücutta hala akan adrenalin de cabası. Aslında şu anda tam ihtiyacım olan şey “biraz et” ti.

“Neden olmasın” diye mırıldandım ve elimi gayri ihtiyari cüzdanıma götürdüm. Elimin boşlukta süzüldüğünü görünce, binadan kaçarken montumu almadığımı fark ettim.

Hafızamı biraz zorlayınca o Koreli cücenin çıkarken montumu bıraktığım sandalyeye doğru seyirttiğini, oradan sonra koşarak odadan uzaklaştığını hatırladım. Ben daha odadan çıkmadan eleman hem montumu hem de cüzdanımı yürütmüştü.

Şansıma cüzdanda hiçbir önemli evrak yoktu, sadece içinde biraz param vardı. Ama şu anda cüzdanım kaybolduğu için, üstümde beş kuruş para bulunmuyordu.

Cindy’e üzgün bir şekilde bakarak, ceplerimi “param yok” der gibi gösterdim. Bir umutla

“Beleşe olur mu?” diye sordum.

Cindy sıkıntıyla püfledi ve bildik repliğini okudu

“ No money, no honey… Pekmen”

Kara talihime küfrederek otelime doğru yürümeye devam ettim…

Tunç Pekmen