Sabah kapımın, bam bam bam diye yumruklanmasıyla uyandım. Singapur’a geldiğim günden beri edindiğim alışkanlıkla İngilizce “koridorun sonundaki oda” diye bağırıp kafamı yastığa gömdüm.

Kaldığım otel katında en son odada Hintli genç bir arkadaş yaşıyordu. Bu arkadaş geçimini Singapur’da yasak olan porno dergi ve filmleri el altından satarak kazanıyordu. Bu neşeli arkadaşın odasından 24 saat müzik sesi gelirdi. Bu müzik genelde wah-wah düğmesi sonuna kadar açılmış bir gitarın sesi olurdu -ya da kısacası 70li yılların porno film müzikleri. Bu müziğin volüm derecesi hep sabitti, o yüzden birden volüm yükselirse, bunun anlamı bir kişinin odaya girmek için kapıyı açtığıydı. Büyük bir talihsizlik eseri bu Hintli arkadaşın ismi de “Doonj” idi, bu yüzden resepsiyonda Tunç ile Doonj karışıyordu.Benle proje için konuşmaya gelen mühendisler kendilerini kucaklarında porno dergiler ve ucuz kenevirle bulabiliyorlardı. Aynı şekilde sabahın köründe bir şeyler satın almaya gelen elemanlar benim kapımı çalabiliyorlardı. O yüzden artık alışmış ve yataktan çıkmadan bağırarak işi çözmeyi öğrenmiştim.

Fakat kapımın inatla çalınması üzerine yataktan kalktım ve kapıyı açtım. Karşımda iki metrelik ve iki tonluk Akebono’yu görünce dondum kaldım (Bkz. Singapur’da 5 minare yazısı)

Akebono hızla içeri girdi ve arkasından kapıyı kapattı. Bildiğim iki parça Japoncayla ona

“Konnichi wa Akebono-san, komend asai?” diye sordum.

Gayet sert bir surat ifadesiyle bana bakarak, İngilizce bana cevap verdi.

“Haydi, çabuk giyin, patron senle konuşmak istiyor” dedi.

Ben giyinirken de devam etti.

“Fazla Japonca konuşmamaya çalış. Şiven Hokkaido’daki 2500 yenlik fahişelerinkini andırıyor” dedi.

“Ulan 2 metre olmasan sana nasıl dalardım biliyor musun” diye mırıldanarak giyindim, sonra da Akebono’nun eşliğinde odadan çıktım. O gün geleneksel bir Çin bayramı kutlandığından, etraf bayrak sallayanlardan, havai fişek patlatanlardan geçilmiyordu. Zar zor ilerleyerek ofise vardık.

Bitlisli Hacı Osman her zamanki gibi ofisinde keyif içersinde kırmızı kadifeli koltuğa kurulmuş, bir yandan tuhaf bir şey içiyor bir yandan da sigara tüttürüyordu. Beni görünce ayağa kalktı, bana sarıldı, sonra da yanındaki koltuklardan birine oturttu.

“Nasılsın Tunç gardaş iyi misin?” diye sordu bana.

“İyiyim Osman Abi, sağ ol” dedim tedirginlikle. Acaba bu seferki planı neydi? Japonlara çiğ köfte partisi mi düzenleyecektik? Yoksa Çinlilere kokoreç mi yedirtecektik? Ya da bir yerden harmandalı ekibi bulmuştu da halay başı için beni mi düşünüyordu?

Osman abi elindeki içkiyi bitirdikten sonra şişeyi eline aldı.

“Heç Absent içtin mi Tunç gardaş?” diye sordu bana.

“Yok “

“O zaman şimdi beraber birer tane çakalım.”

Osman abi iki tane ince uzun bardak getirdi. Bardağın tepesine bir tane ince uzun kaşık koydu, kaşığın üstüne de iki tane küp şeker yerleştirdi. Sonra bardağa küp şekerlerin üstünden dolaştırarak yemyeşil bir sıvı döktü. Çakmağını küp şekerlerin üstüne değdirerek , şekerleri aleve verdi. Şekerler iyice karamelize olunca da kaşığı bardağın içine devirdi ve sıvıyı iyice karıştırdı. Sonra da üstüne buz gibi su ilave etti, bardaktaki sıvı şimdi bembeyaz olmuştu.

“Şerefine” dedi ve bardağını benle tokuşturdu. Bir yudum aldım, anasonlu, yumuşak içimi olan bir içkiydi.

“Absent bu mu abi?”

“Heeee, bizim rakı gibi, ama daha güzel…”

“Neden yapılıyor bu abi?” diye sordum. Sorduğuma da pişman oldum.

“Tahtakurusu zehrinin damıtılmasından”

Tüküreyim mi yutayım mı diye düşünürken hemen konuya girdi.

“Bak Tunç gardaş, sana bi teklifim var… Hem temiz yüzlüsün, hem de prezetabıl bir adamsın… İngilizcen de iyi… Zaten hasret kalmışım Türk görmeye… Böyle ara sıra çeviri meviri işleri , ya da tercüme işleri için senden yardım isteyeceğim.. Gelir gidersin buraya… Ne dersin? ”

Bu sondaki “ne dersin’i” tamamen nezaketen sormuştu. Yapacak bir şey yoktu.

“Ara sıra olur abi” dedim yavaşça.

“Ha şöyle…” dedi gözleri parlayarak.

İkinci bardağı da bitirdiğimde iyice zom olmuştum. Fakat Hacı Osman, memnun üçüncü bardağı doldurmak için şişeye yanaştı. Fakat şişenin bitmiş olduğunu görünce bozuldu.

“Tunç gardaş, bi zahmet Akebono ile gidin bir şişe kapın gelin” dedi.

“Abi, gerek yok, yeterince içtim” dememe rağmen beni dinlemedi, 10 dakika sonra Akebono ile kendimizi yine bayram cümbüşünün içinde bulduk. Kalabalığı yara yara ana caddelerden uzaklaştık, ara sokaklardan birine daldık. Ara sokaklara daldığımız anda, bu içkinin illegal olduğunu ve Singapur’da çoğu içki gibi el altından satıldığını anladım. Singapur’da içkiye uygulanan vergi çok fazlaydı, bu yüzden bazı dükkânlarda tezgah altından içki satışı yapılırdı. Singapur gibi kurallar üzerine yaşayan bir ülkede bu büyük bir suçtu ve yüksek bir para cezası vardı. Akebono ile iyice tenha bir yere gittik ve bir kapıyı çaldık. Kapıyı açan adam bizi bir deponun içine aldı. İnanılmaz bir yerdi, her taraf kasa kasa içki doluydu. Akebono adama para verip bir şişe Absent aldığı anda birden dükkân içinden yüksek bir ses duydum.

“POLİS, herkes olduğu yerde kalsın”

Korkuyla Akebono’ya döndüm, onun da şaşkınlıkla sağa sola bakındığını gördüm. Bunun üzerine panikle girdiğimiz kapıyı açtım ve arkamdan gelen seslere aldırmadan, dışarı doğru koştum. Kapıdan dışarı çıkar çıkmaz, kutlamaların ara sokaklara kadar sıçramış olduğunu gördüm. Bunu fark etmeme neden olan olaysa o hızla ve telaşla temsili bir Çin ejderhasına toslamam oldu.

Arada sırada Çin’le ilgili belgesellerde ya da filmlerde dikkatiniz çekmiştir. Kocaman kafalı bir Çin ejderhası kostümü vardır. Çinliler bu kostümün içine girerler ve kıvıra kıvıra giderek ejderhanın ağzını burnunu filan oynatırlar.

İşte ben telaşla kapıdan çıkarken bu ejderhanın altına girdim ve ejderhanın başını taşıyan Çinliye tüm gücümle çarptım. Çinli ihtiyar ve ufak tefek bir adamdı, yere yuvarlandı ve orada kaldı. Kostümün içinde, ne yapacağımı bilmez bir şekilde beklerken, devirdiğim adamın arkasındaki Çinli beni ittirdi, panik içinde ve kötü bir İngilizceyle “Ejderha duramaz, bu kötü şanstır” dedi.

Durmayı düşünen kim?

Ben zaten kaçmak için yer arıyorum.

Ejderha kafasını ellerimle tutup başımın üstüne yerleştirdikten sonra, deli gibi bodoslama koşmaya başladım. Tabii arkamda Çinliler de bana ayak uydurmak zorunda kaldılar. E, ejderha birden atağa kalkınca yanında giden zil çalan, davul çalanlar da ejderhaya yetişmek için koşmaya başladılar. Tüm ekip yavaş ve yampiri giderken, birden paldır paldır koşmaya başlamış olduk. Arkamdaki Çinli beni durdurmaya çalışıyor bir yandan da yeni direktifler veriyordu.

“Sağ elinle Ejderhanın çenesini oynat, ağzını aç kapa ”

“Ejderha düz gitmemesi gerekiyor, çapraz çiz.”

“Sol kolunla pompaya bas, ona basınca burundan duman çıkar.”

“… ve YAVAŞLAAAAAAAA!”

Bir yandan koşarken, bir yandan da Çinli’nin dediği her şeyi yapmaya başladım. Gösteriyi izleyenler şaşkınlıkla kaçışmaya başladılar. Çünkü hemen arkalarından burnundan fosur fosur duman çıkan, ağzını açıp kapayan ve yampiri bir şekilde dörtnala giden bir ejderha vardı. Ejderhanın hemen yanında da ona yetişmeye çalışan bir bando koşuyordu. Önümde, sağımda solumda devrilenler filan oluyordu, resmen üstlerine basıp geçiyordum. Hatta sağımda hafif şişman bir davulcu düştü, millet “aman ejderha kaçmasın” diye çocuğun üstüne basıp geçtiler, çocuk çizgi filmlerde olduğu gibi resmen düzleşti ve asfalta yapıştı.

Korkudan beynim doğru düzgün çalışmadığından sığınacak bir yer arıyordum. Birden geçtiğim sokağı hatırladım. İki blok ötede kaldığım otel vardı. Doğru oraya doğru keskin bir dönüş yaptım. Yaptığım keskin dönüşle iki tane zil tutan kıza çarptım ve onları yere düşürerek sağ tarafta genel bir dalgalanmaya sebep oldum. Arkamdaki adamların bırak koşacak, yürüyecek takatleri bile kalmamıştı, ama ben korkudan öyle bir koşuyordum ki… Ben Johnson filan geçemezdi yani.

Arkamdaki Çinli, İngilizce olarak “Tanrım yanına geliyorum, bu sadık kulunu kollarına al” dediğini duydum.

“Az kaldı ihtiyar dayan“ dedim ve bodoslama otelin kapısından içeri daldım. O hızla da duramadım tabii, resepsiyon bankosuna tosladım ve arkadan koşanların da hızlarını alamayarak bana çarpmasıyla, ejderha bir Meksika dalgalanması yaşadı, dalgalandı dalgalandı, sonra da lobinin ortasında yere yıkılarak can verdi.

Bizle beraber içeri giren zil tutan ve davul çalanlar da ya resepsiyona yığıldılar ya da bizim üstümüze devrildiler. Ben aradan sıyrılmaya çalışırken otel sahibinin sesini duydum.

“Bak Chang, sana bu sene bereketli geçecek demedim mi? Şimdiden otele bir dolu adam ve bir ejderha girdi. Voliyi vurduk bu sene .”

Ejderhanın altından sıyrıldım ve yanda olayları şaşkın şaşkın izleyen turistlerin arasına katıldım. Adamlar burnundan duman çıkan bir ejderha’nın paldır paldır koşarak bankoya vurması şokunu hala atlatamamışlardı. Bir tanesi tur rehberine yerde can çekişen ejderhayı göstererek: “Bu sık sık olur mu ?” diye sordu.

Tur rehberi de “Ben de hayatımda ilk defa yaşadım” şeklinde cevap verdi.

“Hatta ilk defa bir ejderhayı ölürken görüyorum.”

Turistler şoku atlatır atlatmaz fotoğraf makinelerine sarıldılar ve yerde ruhunu teslim eden ejderhayla, altından çıkmaya çalışan adamların fotoğraflarını çekmeye başladılar.

Çok meşhur bir film yıldızıymış gibi, elimle yüzümü kapayarak patlayan flaşlardan kaçtım ve dışarıdaki kalabalığın içine daldım. Lobiden çıkmadan yere baktım ve ölü ejderhaya “kusura bakma mecburdum” diyerek hemen oradan topukladım.

Bara vardığımda, Akebono’yu da Hacı Osman’ı da kahkahalar içersinde buldum.

Meğer o gelen ses televizyondan gelmekteymiş ben boşuna panik yapmışım. Akebono arkamdan koşmuş ama son sürat beşinci vitesle giden bir ejderhaya yetişemediği için bana sesini duyuramamış. Hacı Osman televizyonu açtı ve haberleri gösterdi. Singapur başbakanı yüzünde acı bir ifadeyle konuşma yapıyordu: “Maalesef bu seneki bayramımızda acı bir olay yaşandı ve ejderhalarımızdan birisi bir otel lobisinde can verdi… Bu üzücü olayın bizi etkilemeyeceğini umduğumu ve yılın yine de bereketli geçeceğine inandığımı söylemek istiyorum…”

Sırtıma yeni yüklenen “ ejderha katili” suçlamasıyla bardan ağır ağır ayrıldım.

Tunç Pekmen