Az önce kim olduğunu bir türlü hatırlayamadığım birine aylar, belki de yıllar önce yazdığım bir mektubu buldum word dosyaları arasında… Böyle bir mektubu yazdığımı dahi hatırlamıyordum… Kendimi bu denli iyi ifade edebilmiş olduğuma şaştım, çünki bir süredir hızla kelimeler üzerindeki gücümü kaybetmeye başladığımın farkındayım… Kavramları karşılamıyorlar… İşte kime yazmış olduğumu bilmediğim şu ilginç mektup:

Bir insanın iç dünyasına girmek… Onun sana ışık tuttuğu yollarda ilerleyerek çevreni seyretmek… Hele bir de bu parlak bir ekran üzerindeki kelimeler yardımıyla gerçekleşiyorsa boşlukları kendi hayal gücünle tamamlayarak deneyimlemek… Garip. Ama güzel de. Hoşgeldin.

Seni okurken aklıma beni gülümseten bir hikaye geldi yine.. “yine” diyorum çünkü sık sık düşünüyorum birazdan anlatacağım şeyi… Bir fransız lisesinden mezun oldum ben. Okuldaki şımarık zengin çocuklarıyla çok da sağlam iletişim kuramazdım ama derslerle aram çok iyiydi… Neyse… Lise sonuncu sınıfta fransız edebiyatı dersimize müthiş bir hoca geliyordu. Adam Pera’da soğmuş büyümüş bir fransız levanteniydi. Bilgi, hoşgörü, mizah anlayışı ve analitik zekaya hat safhada sahipti. Ellili yaşlarının sonundaydı ve nesi var nesi yoksa kafasında, bize verebilmek için uğraşıp duruyordu. Adı Mediçi’ydi. Bir gün sınıfa geldi ve şöyle dedi: “Bugün varoluşçu felsefeye giriş dersi göreceksiniz.” 27 kişilik sınıftaki herkes bu hocanın derslerini çok severdi çünkü adam isteyenlerin dersi dinlemek yerine üniversite sınavına yönelik testlerini çözmeye devam edebileceklerini söylerdi. Dersinin tek kelimesini bile kaçırmadan dinleyen 4 kişilik ön sıra tayfasının elemanlarından biriydim ben de :)) Uzatmıyım, deminki cümleden hemen sonra sınıfa bir soru sordu: “Şimdi söyleyin bakalım, bu sınıfta kaç tane mösyö mediçi var?” Sınıf afalladı, herkes soruda bir şaşırtma olduğunu hissetmesine rağmen bir ağızdan cevapladı: “Bir tek siz varsınız mösyööö!..” Mediçi gülümsedi ve düzeltti: “Hayır. Bu sınıfta 28 tane mösyö mediçi var. Bunlardan biri benim. Diğer 27 tanesi ise sizin kafanızdaki mösyö mediçiler. Varoluşçuluğa giriş dersimiz bitti. Testlerinize geri dönebilirsiniz.” Dumur olup düşünmeye başladım. Varoluşçuluğu az çok tanıyordum. Varlık her zaman özden önce geliyordu ve öze şekil veriyordu. Mösyö Mediçi biz onu tanımadan önce de varlık olarak vardı ve onun varlığı, bizim kafamızdaki mösyö mediçi özünün oluşmasını sağlıyordu. Uzunca bir süre bu örnek üzerinde tek kişilik beyin fırtınalarına kapıldıktan sonra hocamın yanıldığına karar verdim. (Buna karar vermem yıllar sonrasına denk gelir. Tasavvuf felsefesiyle yoğun olarak haşır neşir olmaya başladıktan sonrasına…) Yanılıyordu, çünkü sınıfta 28 değil, 29 tane mösyö mediçi vardı. 29.su kendi kafasındaki kendine dair imgeydi ve her ne kadar bizim kafamızdakilere oranla Mediçi’nin varlığının esas haline çok daha yakın olursa olsun, tamamen aynısı değildi. Kendinden içeru kendini ne derece biliyordu acaba? Bir gün yolda ona rastlayıp bunu söylemek isterdim… Kimbilir…

İşte seni okurken demin, bu olay aklıma geldi yine… Bana kendinden bahsediyorsun.. Ben de sana kendimden bahsettim. Bende sana dair bir dosya, bir öz oluşmaya başladı. Ama senin bana verdiğin bilgilerin kaynağı senin varlığın değil, özüne dair bilgiler. Yani sen kendi gözündeki kendini anlatıyorsun bana. Ne kadar tanıyorsun acaba kendini? Ben ne kadar tanıyorum beni?

Bir kaybeden, bir tutunamayan olduğuna sen karar vermişsin. Aslına bakarsan “olduğuna” değil, “olmaya” karar vermişsin. İhtiyaçların var. Sen sana ihtiyaçların olduğunu söylüyorsun. Sen sana emirlerini bildiriyorsun. Sen sana bu emirler karşısında ne yapacağını bilmediğini söylüyorsun. Sen en sonunda sana isyan ediyorsun. Sen seninle anlaşamıyorsun. Bilincini parçalara böl. Birbirleriyle taban tabana zıt gibi görünen isteklerini, kafan içinde kuracağın bir mecliste tek tek ele al, bir hakem seçip “sen”leri konuştur. (Fight Club’ı izledin mi? Bir hakem olmazsa çatışma büyür.) Kendinde beğendiğin bir sürü yön var. Aslında nasıl da değerli bir herif olduğunu eşşek gibi biliyorsun. Ama sistemle uzlaşamayan, tepkisel (ve aslında korkan, karanlık) bir yönün var ki bu değerleri kullanmana bir sürü kurnazca yöntemle engel oluyor. Sana obsesif kompulsif olduğunu, kronik depresyona mahkum olduğunu, tembel ve uyuşuk bir adam olduğunu, veya ne yaparsan yap DIŞARIDA KALMAYA VE KAYBETMEYE MAHKUM OLDUĞUNU fısıldıyor durmadan. Şimdiye kadar onu dinlememeye çalıştın. Ona arkanı dönmeye, ondan kaçmaya çalıştıkça o uzlaşmaz yanın senin korkundan daha da bir beslendi, palazlandı. Sana kendini nasıl görmen gerektiğini öğretmeye çalışacak cürete sahip oldu. Kendini algılayışını bozdu. Cümlelerim kulağa çok set geliyor olabilir, bu kelimelerin ifadeyi kısıtlamasına bağlı bir tuzak. Yazdıklarımı dikkatli oku ve kendini ameliyat masasına yatırıp kes, biç, incele. Göreceksin, anlayacaksın ne demek istediğimi.

Ben “yaratan”ın var olduğuna “inanmıyorum.” Yaratanın var olduğunu “biliyorum”. Bilmek ve inanmak çok farklıdır. Evrende var olan herşeyin bir zıttı, bir antidotu vardır. İnancın zıttı şüphedir. İnancın var olduğu her yerde şüphe de vardır. Şu anda karşımda bir bilgisayar ekranı durduğuna “inanıyorum.” Bunu bilmiyorum. Günlük hayatta işleri kolaylaştırmak için 5 duyuma inanan biri olarak davranmayı “seçtim”. (ASLINDA KAŞIK YOK. :))Ama tanrıya inanmayı seçmenin bana hiçbir pratik faydası yoktu. İnanmak yerine ona ait dosyayı uzunca bir süre boş bırakıp bir yolculuğa çıktım kendi içimde. Bildiğim tek şey var olduğumdu. Kendi varlığımı bilerek yola çıktım ve yürüdükçe bu beni tanrının varlığına götürdü. Onunla ilgili hala çok az şey biliyorum. Ona ulaşmak, kavuşmak için büyük bir özlem içinde olmama rağmen burada kalıp bu gezegendeki var oluş şeklimi bütünlemeyi seçiyorum.

Doğduklarından beri göz kapaklarını açmayı bilmedikleri için “renk” denen şeyden bihaber insanlara kırmızı, mavi, mor dokunuşlar, yeşil, sarı ve turuncu sesler, beyaz, eflatun ve toprak rengi kokular sunmak ve zamanı gelip ilk kez uyandıkları zaman sevgi dolu bir paylaşımı rengarenk, beraberce yaşayabileceğimiz bir ortam hazırlamak için burada kalıyorum. Karşındaki insanın içindeki çocuğa senin içindeki çocuğun elleriyle dokunup diliyle konuştuğunda kapalı göz kapakları ardında tasavvur ettikleri kırmızıyı gözlerini ilk açtıkları anda elleriyle koymuş gibi tanıyabildiklerine şahit olduğum için kalıyorum. Binlerce yıldır var olan insan soyunun kendini asla tekrarlamayan genetik çeşitliliği karşısında ne denli birebir aynı olduğumuzu seyretmeye doyamadığım için kalıyorum. Başkalarının içindeki değerlere ve güzelliklere hayran olup da kendini beş para etmez ve değersiz hissetmeye kendi kendini mahkum eden çocuklara hayatlarında belki de ilk kez bir ayna tutup hayranlıklarını görmek için kalıyorum. Kısacası ben seni ve beni çok sevdiğim için kalmayı seçiyorum. Devir para devri ha? Mülkiyet… Mülkiyet nerde başlıyor biliyor musun? İnsanın temel yanılgısı “kendi kendine sahip olduğunu” düşünmesidir. Sen kendine dahi sahip değilken nasıl olur da herhangi başka bir şeye sahip olabilirsin ki? Sahip olduğunu sanmanın verdiği keyif ne denli sahte ise, ait olduğunu hissetmenin verdiği haz o denli büyük… Dindar olduğunu söylediğin için bunu bir çok insana göre daha rahat anlayabileceğini sanıyorum… İbadet insanı rahatlatır. Seçtiğin yol her ne olursa olsun, asıl olan, kendine ihanet etmemendir. “Din” kelimesinin tam karşılığını bilirsin: Yol… Bu yolda ilerlemek adına attığın her adım vicdanınla tam anlamıyla barışık ve bütünleyici olmalıdır. İçinde bir yerlerde kafana yatmayan, zekanın eleştiri oklarına maruz kalan, şüphe tohumları eken karanlık noktalar varsa yürümeyi bir an için bırak, yere otur ve okumaya başla. Okuyacağın kitap herhangi bir beşerin halt edebileceğinin (yaratmak yaradana mahsustur, insanoğlu sadece halt edebilir.) çok ötesinde bilgiler içeren evrendir. Bu kitabı okuyacak olan senin gönül gözündür. 5 duyun sadece yardımcı olur. Onları da kullan. İçindeki korkuyu, karanlığı ve kötülüğü bastırma, bunları yenmeye çalıştıkça güçlenecektirler. Onlara dön ve bak. Onları senin bir parçan olarak kucakla ve ışığa boğ. Geçmişinden getirdiğin ve sana daimi bir acı veren kötü hatıraları unutmaya çalışmak yerine iyice hatırla, onları düşün ve “yol”da giderken kullandığın arabadan atmaya uğraşmak yerine arka koltuğa oturmalarına izin ver. Bu sayede direksiyona müdahale etmelerini engellersin. Sana tüm bunları yazıyorum, çünkü satırlarındaki samimiyet içimdeki çocuğa dokundu bir şekilde… Tüm bunları kendi hayatımda pratiğe geçirmeye başlamamla beraber eskisine oranla çok daha huzur ve barış dolu, kendisiyle ve tüm dünyayla barışık bir insana dönüşmeye başladım. Bana bunları kimse öğretmedi. Keşke birileri çıkıp çok daha önceleri bana renklerden ve içimdeki evrende çıkacağım yolculuktan bahsetseydi… Çocukça bir “keşke” işte…

Bana yaz… Ben de sana yazarım…

not: saçların kırmızı mı? :)))

Aycan Çankaya

1976 yılında İstanbul’da doğdum. 1994’te Saint Benoit Fransız Lisesi’nden, 2000’de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun oldum. Öğrencilik yıllarımda ilgilenmeye başladığım hipnoz ve NLP’yi 2 yıl boyunca pratisyen hekim olarak çalıştığım özel poliklinikte kısmen uygulama şansım oldu. 2002 yılında evlendim ve hekimliğe ara vererek ilaç sektörüne girdim. İki yıl kadar medikal danışman, bir yıl kadar da ürün yöneticisi olarak çalıştığım süre boyunca NLP Practitoner, NLP Master Practitioner, Reiki ve Hipnoterapi eğitimleri aldım.