Bu başlığa bakıpta “kahpe kader yaptı kelek, vermedi bana kalbini sersem şebelek” muhabbetini yapacağımı sanıyor olabilirsiniz. Defalarca yapılan “ah gözüm gözüm, aslanlar gibi adamdım da neden reddetti bu kadın” diye dövünüp, “boşverin kardeşler herşeyde bir hayır vardır, nasılsa buluruz birilerini” muhabbeti de yapmayacağım. Böyle milyonlarca yazı var. Ben olaya daha farklı yaklaşacağım… Peki ya reddeden veya terkedenin yaşadığı acılar?..

Şimdi diyeceksiniz ki: “Ne saçmalıyon olm be, terkedilmişiz girmiş kol gibi can acısı kulağımıza burda içimiz cayır cayır yanıyor, sen reddedenin acısı falan filan diyon”. Eee diyom ve derim de. Sen zannediyor musun ki reddeden veya terkeden kuşlar gibi özgür şu anda. Eğer ortaokul bebesi modunda değilse, kesinlikle o da kendini rahat hissetmiyor emin ol. Hani ortaokuldaki gençlerimiz için biriyle çıkmak veya ayrılmak veya reddetmek bir oyun gibidir ve acılar daha kısa sürede geçebilir, büyüdükçe oyuna biraz daha ciddiyet katılır, çünkü egolar daha büyümüştür ve olayın acısı daha da artar gibi. Peki nedir terkeden açısından bu acı?

Hayatımda birini ilk defa reddettiğimde orta sondaydım sanırım. O aralar öyle sıkı bir aşağılık kompleksi içindeydim ki hiç kimsenin benden hoşlanamayacağına kesinkes inanıyordum. Sonra birgün kuzenim, kendi evlerinin karşısında oturan komşu kızının benden hoşlandığını söyledi, söylemekle kalmadı bizi resmen bir odaya itti ve kapattı. Ne yapacağımı şaşırmıştım açıkcası ve olanlara da inanamıyordum. Kızla birlikte aynı odadaydık ve iki ayrı yatakta oturuyorduk ve ben ne yapacağımı bilmiyordum ve ne yapacağımı bilmediğim içinde yatağa uzanmış pozisyonda suratımın üzerine elimi koyup sanki çok uykum varmış gibi yapmaya başladım ve kızın suratına bile bakmadım. 15 dakika öyle geçtikten sonra kız gitti ve kuzenime de “suratıma bile bakmadı” demiş. Gerçi bu tavrım sadece şoktan olan bir kitlenme değildi, onun suratını bildiğim için de pek bakmak istememiştim açıkcası. (Tipim değildi deyin anlayın) Sonradan birkaç çabada daha bulunduysa da hep geri çevirdim. Böylece bu konuda siftahımızı yapmış olduk. Ha ondan önce de babamın arkadaşı Safinaz Teyze kızını bana yamamak için bayram gezmesinde ikimizi aynı odaya koymuştu film izleyelim güya diye ben de kıza kıçımı dönüp harbiden film izlemiştim. Aradan 14 sene geçmesine rağmen Safinaz Teyze halen bunu başıma kalkar, “kızımızı yapalım dedik, herif kıçını döndü” diye. :))

Derler ya siftahı bizden, bereketi Allahtan diye. Bu siftahın üzerine üstüste reddedişlerim oldu demek isterdim, ama olmadı uzun yıllar boyu. Lisedeyken sadece bir kişiyle yaşadım yine böyle bir olayı. Ayrıntılarını hatırlamıyorum ama kız okul arkadaşımdı ve Ankara’yı kazandık ve görüşelim falan diyordu, ben de aramızda birşeyler oluşabileceğini düşünmüş ve böyle birşeyi istemediğim için 3 ay boyunca aramamıştım. Sonra Ankara’da birkaç kere yolda görünce yolumu değiştirmiştim suçluluk duygusuyla. 3 ay boyunca rüyalarıma girmiş durmuştu kız, “beni neden aramıyorsun?” diyerek. En sonunda birgün karşılaştık ve hiçbirşey olmamış gibi davrandı ve “nerelerdesin hayırsız” dedi sadece. Sonra bol bol güldük eğlendik falan ve o günden sonra değil rüyamda, günlük yaşantımda bile görmedim onu. 🙂 Ama suçluluk duygumuno zaman farkına varmaya başlamıştım.

Yaşadığım en ağır terketme olayı ise üniversite 2’deydi. Bir sınıf arkadaşım vardı ve biz bununla nasıl olduğunu anlamadan yakınlaşmıştık. Zaman içinde kızın bana fena bağlandığını hissetmiştim, ama benim içimde daha sonraları defalarca yaşayacağım bir duygu oluşmaya başlamıştı. Bu duygu, hayatımın düzeninin bozulacağı ve kontrolümün elden gideceği gibi korku gibi birşeydi. Bir de içinde şunu da barındıyordu ki ‘evet bu kızdan hoşlanıyorum, ama derin bir ilişki için gereken ateş yok içimde’. Birinci duygu için şunu söyleyebilirim ikinciyle bağlı olarak. Sanırım ‘özgürlük ve tek başınalık’ benim için doğal bir ruh hali. Kafana göre takılmak, hiçbirşey için zorunlu olmamak, yalnız kalabileceğim bana ait saatlerin olması vs. vs. gibi şeylere çok önem veriyorum ve bir ilişki belirdiğinde ilk başlarda ben de heyecan yapsam bile sonradan iş ciddiye binince hemen karşıma bunlar çıkıyor ve diyorlar ki “eeee ne diyon, bunlardan vazgeçmek zorunda kalabilirsin”; ben de diyorum ki “evet, bazı gevşetmeler yapabilirim ama tek şartla, karşımdakini gerçekten istemeliyim”. Bu noktada ikinci duygu giriyor ve diyorum ki “evet hoşlanıyorum, ama bu duygular benim akışımı değiştirmeme yetecek kadar güçlü duygular değil”. O zaman da otomatikman uzaklaşma moduna giriyorum ve gidiyorum. Bunun ilk örneğini bu kızda yaşamıştım ve onunla çıkmaya başladığımız ilk gün dehşete kapıldım birden ve hemen kaçmak istedim. Ha birde tabii şu da var ki bunun altında yatan “beni kimse sevemez” düşüncesi ve birisinin seni sevdiğini görünce bu temel düşünceni onaylayan bir davranışı görmediğin için sunulanı reddetme duygusunu da pas geçmem doğru olmaz. Tüm hepsi biraraya gelince ve bir de o yaşımda henüz kızlar, ilişkiler vs. hakkında son derece ‘toy’ olmam eklenince ondan ayrılmaya karar verdim…

Ayrılma kararının en ama en zor tarafı bunu karşındakine nasıl ileteceğini bilememendir. Hele ki hayatında bunu ciddi anlamda hiç yapmamış birisi için daha büyük kabus oluyor. Onunla bankta oturuyorduk ve öpüşüyorduk. Evet, onu terkedecektim ama bir yandan da bunu nasıl yapacağımı düşünmek için zaman kazanmam gerekiyordu ve susabilmemiz için en güzel fırsatta öpüşmekti sanırım. (Zevk aldın mı? Accuk) Sürekli kafamda bunu nasıl yapacağımı çeviriyordum ve maalesef halen de bunu kelimelere dökme konusunda yetersiz hissederim kendimi ve tavırlarımla belli etmeye çalışırım. Sonra bir an durduk ve gözlerim içine baktı “bunu söylemek benim için çok zor çünkü sanırım ilk defa yapacağım ama ‘seni seviyorum’ dedi”. Ben de içimden kocaman “hassiktir, aha şimdi sıçtık” dedim. Olayın zorluk derecesi artmış ve resmen hayati bir noktaya gelmişti. Onu o anda terketmem onun için onarılması zor ve uzun süreli bir kırgınlık yaratacaktı, terketmemem benim için azap dolu günleri başlatacaktı ve birşeyler yapmak durumundaydım… Peki ne yaptım? Biraz durdum ve düşündükten sonra “Maalesef bu iş yürümeyecek, frekanslarımız farklı ve devam edemeyiz” dedim. O zamanlar sprituel bilgilerle tanışmıştım çoktan ve bu “frekanslar farklı” bahanesini de bu bilgilere borçluydum ve aslında onu da… Bu sözleri söylediğim kız bana sadece birgün “astral seyahat diye birşey duydun mu?” diye sordu ve olaylar gelişti. 🙂 Bu gelişen olaylar bizi bu noktaya getirmişti ve ben ona bu sözleri söyledikten sonra hiçbirşey diyemedi “peki”den başka…. İnsanların terkedildiklerini duyduktan sonra farklı tepkileri oluyor genelde: Bir kısmı olayı sineye çekiyor ve sanki pek birşey olmamış gibi davranıyor, bir kısmı ise üstünüze atlayıp “ağzına sıçtığımın herifi madem ayrılacan neden iki saattir öpüşüyon” gibi bir tavır sergiliyor. Birinci tavrı sergileyene çok “olgun” sıfatı versek de terkeden içinden içinden koca bir “üfff ucuz atlattık” rahatlığı vermiyor değil, ikinci tavırla pek karşılaşmadım desem yalan olmaz. O, birinci tavrı göstermişti ve ben rahatlamıştım. Ama maalesef bu rahatlığım uzun sürmedi, çünkü okulda hep gözümün önündeydi ve kendimi suçlu hissediyordum. Gece rüyalarıma falan giriyordu ve bu tam 1 sene sürdü. O süreç içinde sadece bir kere geldi bana ve çok sarhoştu ve dedi ki “lütfen yardım et bana”, ben de bunu “geri dön ve acılarımdan kurtar beni” olarak algıladığım için tepki gösterip “sana nasıl yardım edebilirim ki” diye cevap vermiştim. Ondan sonra da bir daha uğramadı ve ben de yavaş yavaş içimden bu duyguyu atmıştım, ama kökleri duruyordu. Sonra yıllar sonra birgün onunla karşılaştık ve birbirimize sarıldık. İçimden birşey çıkmak istiyordu ve yine çok zorlanıyordum. En sonunda ona dedim ki “Sana birşey söylemek istiyorum ve bunda zorlanıyorum açıkcası. O zaman seni çok kırdığımı biliyorum ve bunun acısını 1 sene boyunca yaşadım ve içimden de atamadım. Senden özür dilerim”. Bana çok tatlı bir gülümsemeyle baktı ve yanıtladı: “evet beni çok kırdın, ama görüyorum ki sen daha fazla kırılmışsın, hadi bakalım bunlar geçti” ve bir daha sarıldık. Ondan sonra da bir daha görmedim onu. 😉

Zaman ilerledikçe artık ilişkilerimin sayısı artmaya ve kiminde terk eden, kiminde terk edilen taraf olmayı daha sık yaşamaya başlamıştım. Aslında her biri ayrı bir iz bırakıyordu bende. Açıkcası sanırım fazla duygusal bir yapıda olduğum için “boşveremiyordum” ve en hava-civa ilişkim bile ben de birşeyler bırakıyordu. Ama zaman insanı bir yandan da tecrübe dediğimiz bir ‘yalama’ olma sürecini de beraberinde getiriyordu. Yine zaman içinde kendimle ilgili bazı tavırların farkına vardım ve bunu kabul etmeyi öğrendim, bu da bana rahatlamalar ve ne istediğini bilme sürecini de beraberinde getirdi. Ve karşımdakine de “neyi ne kadar yaşayabileceğimizi bildiriyordum artık”. Diyeceksiniz ki “bunu nasıl bilebiliyorsun?”. İşte bu noktada tavırlarımdan birisi çıkıyordu meydana. Benim tüm ilişkilerimde birini ilk gördüğümde ne hissettiysem ve onunla ne yapmak isterdin sorusuna ne yanıt verdiysem ilişkimizin boyutunu o belirliyordu. Uzun süreli ilişkiye girmem için çok büyük çarpılmalar yaşamam gerekitğinin farkına vardım. İyi bir tandığımla sonradan büyük bir aşık olmadık hiç, sadece yakınlaşmalarımız olabildi. Benim ilişkilerim hep büyük aşkla başlıyordu ve hoşlandıklarımla ise de en fazla 1 hafta çıkıp ayrılıyordum. Hatta kızın birisi benim bu huyumu öğrendiğinde “biliyorum bana da bunu yapacaksın di mi?” demişti. Aslında o anda aklımda böyle birşey olmamasına rağmen, eşşeğin aklına karpuz kabuğu gelmişti bir kere ve 1. haftanın dolduğu gün bırakmıştım onu. (eee, sonuçta ilişkiler duyguların yoğun yaşandığı oyunlardır değil mi?) 😉 Kendimle ilgili keşfettiğim bir başka şey ise benim karşımdakine duygusal anlamda acı verebilecek şeyleri söylemekte zorlandığım durumu idi. 3 senelik ilişkim sırasında defalarca ayrılmayı istemiş olmama rağmen bir kere söyleyememiştim, sonuçta o beni bıraktı. 🙂 Zaten olay ondan sonra kopmaya başladı ve o bırakılıştan sonra “ulan karşımdakiler beni istediği zaman bırakabiliyor madem, ben de artık bunu ifade edeceğim” diye bir karar aldım. Hatta sonra ki zamanda peşpeşe birileriyle olup kısa zamanlarda da ayrıldım falan, ama maalesef ifade etmeyi sözlerle değil tavırlarla belli etmeye devam etmiştim. Sonuçta bana kızgın ve kırgın bir sürü kalp bıraktım ve açıkcası bunlar içinde üzülmedim değil. Ama artık suçluluk duygusuu bırakmıştım geride ve bir başka bakış açısı daha belirmişti içimde. Bunun daha olgunca ve duyguların sallanmasına bırakmayan bir bakış açısı olduğunu hissetmiştim, şöyle ki: Daha önceki yazılarımda iki yoldan bahsetmiştim aşk hakkında. Güvenli yol ve “the dream”in yolu. Benim karşıma iki yoldan da insanlar çıktı ve iki yolu da deneyimledim ve şunu şunu anladım ki. Güvenli yol sürecinde karşıma çıkan kişilerden evet hoşlanıyordum. Onlarla birşeyleri paylaşmak çok güzeldi, çok güzle şeyler paylaşıyorduk da… Ayrıca onların hiç birisi ruh, fizik, tavır olarak harika tavırlarından en ufak derece aşağı değillerdi ki hayatıma giren kızların çoğu başkalarının bulmak için dua ettiği türden kişilerdi, ama karşınızdaki insan dünyanın en mükemmeli de olsa eğer siz ona karşı derin bir tutku hissetmiyorsanız, gerisi olmuyor. Yani en azından benim açımdan olmuyor. Çünkü biliyorum ki hayatımın ilerleyen dönemlerinde bu tutkuyu yaşayacağım birileri çıkacak ve o anda yanımdaki kişiyi artık görmez olacağım. Böyle bir durum her iki taraf içinde acaip kırıcı olur ve cidden o ‘harika’ insanların böyle birşeyi hakedeceklerine inanmıyorum. İleride kırılmamak için şimdiden mesafeyi belirliyorum ve karşımdakine aktarıyorum. Diyeceksin ki değişmez mi bu? Kendimi çok iyi tanıyorum ve değişebileceğini sanmıyorum. Bu bakış açısıyla hareket etmek tabii ki büyük cesaret istiyor, düşünsenize karşınızdaki insan dünyalar güzeli, aranızda çekim var, karakteri harika ve paylaşımlarınız da çok güzel, ama siz onunla devam etmemeyi seçiyorsunuz; çünkü aşık değilsiniz ve esas seçiminiz “the dream”i yaşamak. Ben bu seçimi birden fazla kere yaptım ve bu olayı yaşayan kişiler şu anda bu satırları okuyorlar. Evet, işte bööleydi; bu yüzden olmadı, çünkü ileride kırılacağımızı biliyordum; acı verdiğimi biliyorum, ama artık şunu da kabul ettim ki dünyada ‘acı’ diye birşey de var ve bazen bu ‘acı’ büyük bir armağana dönüşebiliyor. Aslında armağan olan “ayrılık” olabiliyor ve bunu görmesi de kabullenmesi de kolay olmasa da büyük “armağanları” içinde taşıyabiliyorlar. “Tanrı ile Sohbet”te vardı: “Bazen öyle durumlar yaşanır ki ölmek en yüksek seçim olabilir” diye. Gerçi bu farklı bir olay ama bazen “ayrılmak” da en yüksek seçim olabilir. Biliyorum “acıyor ve acıtıyor” ama…

Bu yazıyı yazmayı düşünürken bir an şu aklıma geldi: “ileride çocukların olduğunda ve kalp kırıklıkları yaşayabilecekleri durumları farkettiğinde nasıl bir tavır göstereceksin?”. İlerisi için kesin konuşmak zor ama “korumacı ebebeyn” rolü göstermeyip onların hayal yada kalp kırıklığı yaşamalarına izin vereceğimi düşünüyorum. Çünkü strelize bir fanus içinde yaşayan çocukların büyüdüklerinde çok daha kolay yıpranabileceklerini düşünüyorum. Ben Mersin’de toz toprağın, sokak yiyeceklerinin, mikropların içinde büyüdüğüm için bunlara karşı çok dayanıklı olduğumu düşünüyorum, tıpkı kırıklıkları kabullenmekte artık daha az zorlandığım gibi. Ha bir de şu var, uzun ilişkim bittikten sonra bir sürü kişiyle yakınlaştım ve reddedişlerimin de sık olduğu bir dönem geçirdim. Bu süreç içinde sadece tek bir kişiye karşı “tutkulu, coşkulu, yoğun ve ilk görüşte” aşkı hissettim, ama o da beni reddetti. :))) Onun da kendine göre nedenleri vardı tabii ki, ama açıkcası ‘evlat acısı’ gibi koydu beee ve daha da koyan şu düşünceyi kabul etmek durumunda kalmam oldu: “eee sen nasıl karşına çıkanları ‘harikalar ama tutkuyu hissetmiyorum’ diye reddettiysen, birilerinin de sana aynı şeyi deme hakkı var be kardeş, o yüzden kıçını bük ve otur”. Bunu reddetme gibi bir durumunuz da yok çünkü o zaman kendini kandırmış olursun, paşa paşa kabul ediyorsun ve kızamıyorsun da içinden gelse bile; çünkü tükürdüğünü yalamak var ucunda. Eh dürüstlük de sanırım biraz bu. Eğer birşeyi tükürüyorsan, onun sonuna kadar arkasında duracaksın. Ama açıkcası ‘kızamamak’ fena koyuyor bee… :)))))

İşte bööle arkadaşlar. Aslında bir nokta daha var ki terkedeni rahatsız eden onu da atlamadan yazıyı bitirmeyeyim. O da şu ki: terkettiğiniz zaman sizi rahatsız eden şey yukarda yazılanlarla birlikte birgün bunun sizin de başınıza gelebileceğinizi hissetmeniz. Bu da zor bir durum tabii ama naparsınız bu oyun korkarak oynanınca daha zorluyor insanı. Cesur olmak lazım, belki de yaşamazsınız kim bilir. Siz seçimizi yapın da hele bir ve cesaretle yürüyün. Bakalım neler çıkacak karşınıza…

Hayırlı terkedişler dilerim efendim… ;))))

Hasan 'Sonsuz' Çeliktaş

18 Kasım 1976'da Mersin'de doğdu. Toros Koleji'ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü'ne girdi. Fakültesini çok sevdiğinden mezuniyeti sonrasında oradan ayrılamadı ve asistan kadrosunda eğitim hayatına devam etti. 2005'te ise İzmir'e yerleşti. 2001 yılında "Sonsuzlukotesi" mail grubunu kurmasıyla başlayan yazarlık hayatı, önce 2002'de sonsuzlukotesi.com'u, daha sonra da 2004'de derKi.com'u kurmasıyla devam etti. Bir yandan da Cosmopolitan, Esquire, Yeni Aktüel, Zodiac, Akşam Brunch gibi dergilerde ve Akşam Gazetesi'nde serbest yazar olarak yazıları yayınlandı. 2011'de ise Anadolu topraklarından doğup Amazon.com'da yayınlanan ilk Türk Spiritüel dergisi "The Wise"ı oluşturdu. Halen yazmaya devam ediyor. Duru Sonsuz ile Özün Dünya'nın babası sıfatıyla onlara rehberlik yapmaya çalışıyor...