Bir önceki yazımda belirttiğim gibi Batı’nın özgürlük vaadinin ardındaki gerçek dışılığı görünce; bizim yönümüz Güney-Doğu’ya dönmüş oldu: Bali’ye.
İlk adımı attığımda bir yükseliş değil, yavaşlama niyetiyle çıktım yola. Havalimanından evimize giderken hissedilen o sıcak rüzgâr ve palmiye gölgeleri, beni ilk anda “burada farklı bir şey var” diye uyardı. Taşıdığımız bavullar hafifti ama içimizde biriken yükler daha hafiflemiş gibiydi.
Bir ay boyunca, “azla yetinmek” bana imkân değil, lüks gibi geldi. Küçük bir mutfak, açık hava duşu, güneşin batışına karşı yapılan yürüyüşler… Bu mekanlar bana batının parlak ışıklarından daha parlak bir huzur sundu. Sabahları kahveyle birlikte denizi dinledim, kuşları izledim. Öğlen sıcaklığı, gölgede verilen mola, hiçbir şey yapmama izni verdi bana. “Ne kadar daha fazlası olabilir?” sorusu değil, “ne kadar daha azıyla yetinebilirim?” sorusu döndü dilimde.
Burada insanlar daha “yavaş” yaşıyordu. Zamanın hızını değil ritmini hissediyordum. Batı’da hep “ilerle, daha hızlı ol, daha çok kazan” diye koşarken, burada gün batımı ile birlikte durma izni veriyordu. Bir sabah, sevgilimle villanın veranda verandasında otururken şunu dedim: “Belki özgürlük, hızla değil yavaşlayarak başlıyor.” Ve o anda, batının “özgürlük” vaatlerinden çok farklı, doğunun sessiz gücüyle yüzleştim.
Bali’de sakin bir sabah yürüyüşünde bir köy pazarına dalmıştık. Taze tropik meyveler, el işi magnetler, tezgâh başında gülümseyen satıcılar… Hiç bir şey “lütuf” değildi; her şey “sürdürülebilir bir mutluluğun” parçasıydı. İnsanlar fazla tüketmiyor, çok üretmiyor, ama çok yaşıyordu. Bu hayata dahil olurken ben de alıştım bir doz azla yetinmeye ve bu yetinmenin verdiği tatlı huzura.
Akşamları denizin hemen önünde bir bambu şezlong üzerinde otururduk. Güneş suya batarken, gökyüzü turuncudan çalana, ardından gri-mor bulutlara çekilirken, sevgilimle hiçbir şey konuşmadan birbirimize bakar olduk. Çünkü kelimelerin gücü azalıyor, sessizliğin gücü artıyordu. O anlarda bir şey daha fark ettim: “Mutluluk” karmaşık bir denklem değil; basit bir atmosferle, birlikte geçirilen anlarla, farkındalıkla doğuyor.
Bir ayın sonunda asıl değişim buydu: ben artık “özgürlük için koşmam” gerekmiyordu; çünkü özgürlük, koşulsuz olmayı, sahip olduğunla barış içinde olmayı, yüklerini yük olarak değil eşlikçi olarak benimsemeyi öğretiyordu. Bali’nin yüzüme vurduğu güneş, toprağındaki sakinlik ve denizinin sabrı bana bir şey söyledi:
“Batının hızlı ışığıyla aldanma. Burada Güneş de ağır batıyor; ama bıraktığı gölge çok uzun, çok sağlam.”
Ve ben bu gölgede, hızlıca gölgelenmek yerine, gölgede dinlenmeyi seçtim. Bir ay boyunca Batı’nın “daha çok, daha hızlı, daha parlak” çarkından çıktım ve doğunun “yeterince, yavaşça, sessizce” haline geçtim. Ve bu geçiş acısız değil ama tatlıydı çünkü içimdeki durma arzusu, hareket hırsından daha güçlü hâle gelmişti.

