Tıpatıp benzerler!
Belki de burada “erkek” yerine “aşık olunan erkek” sözcüğü kullanılırsa daha uygun olacaktır.

Peki nerdedir bu benzerlik? Bir kitabın kabartmalı, koyu yeşil dış kapağıyla; esmer, uzun boylu bir erkek arasında ne gibi bir ortak yan olabilir ki?

Bu sorunun cevabını bir kitapçıya her girişlerinde, kalp atışlarında belli belirsiz, yerinde duramayan, “acıkmış” bir değişimin ayrımına varanlar yanıt verebilir belki de. Aynı kalp çarpıntısı, o uzun ve esmer adam sizin görüş alanınıza girdiğinde de meydana geldiğinde bir yerlerden tanıdık gelebilir.

Kitapçının otomatik kapıları açılır, dışarıdaki sıcak ve bunaltıcı hava geride kalırken yüzünüze çarpan serinliğin eşliğinde davetkar kitap kokularıyla karşılanırsınız. Alışveriş hastası bir kadının en sevdiği mağazaya girip; rengarenk, cıvıl cıvıl, “al beni” diye yırtınan yeni sezon ürünleriyle ilk karşılaşmasına benzer belki de bu an. Ve kadının beyninde yanıp sönen o cümle: Hepsi benim olmalı!

Hepsini okumalıyım!
Ancak bu heyecan, kabına sığmayan coşku, aynı zamanda ince bir çaresizlik hissine de eşlik eder. Onca kitap okumuşsunuzdur. Onları evinize, raflara, özenle yerleştirmiş; onlar, kim olduğunuzun aynalarıymışçasına evinizdeki en değerli köşeyi kütüphaneniz bellemişsinizdir. Kralsınızdır evinizde, kitaplarınızla. Ancak o kitapçıda, küçücüksünüzdür.

Kadın, bir seferde hepsini almak ister o giysilerin. Ancak ne cüzdanındaki para yeter buna, ne de kredi kartının limiti. (Alsa bile ne kadarını giyebileceği ve de giyse bile tatminsizliğine gem vurup vuramayacağı şüphelidir ya…) Kitapçıdaki tüm kitapları da bir seferde okumak imkansızdır. Sırayla tüm kitaplara göz gezdirirken, arada tek tük kendi okuduklarınza rastlarsınız. Hala yetersiz, bilgisiz olduğunuz gerçeğiyle içiniz un ufak olurken, bir başka düşünce beliriverir zihninizde; Nesi kötü ki burdaki kitapların çoğunu okumamış olmanın? Daha okuyacak, öğrenecek bir dolu şeyin olduğu için sevinmelisin bile. Hem bilgi sonsuzdur, bilgi denizinde ne kadar yüzersen yüz, karayı göremezsin!

Bundan sonra biraz rahatlayıp en çok satan kitaplar bölümüne göz atarsınız. Ardından tarih, edebiyat, psikoloji, kişisel gelişim, şiir, yeni çıkanlar… Uzunca bir süre geçer, klasik bir “siz belirtisi” olarak, dalıp gitmişsinizdir. Dakikalar sonra, eliniz kolunuz seçip beğendiğiniz romanlar, denemeler ve incelemelerle dolu, kasaya doğru ilerlerken açgözlülüğünüze yenilip gözünüzden kaçmış olabilecek diğer kitaplara da çapkın bakışlar atmaktasınızdır. Sonra O’nu görürsünüz.

Yok, hayallerinizin erkeği falan değil, başka bir kitaptır gözünüze çarpan. Çarpmıştır ama basbaya. Dokunmuştur sanki size bir yerleden. Ona doğru ilerlemeye başlarsınız. Adı mı, yazarı mı, kapağı mı sizi böylesine etkileyen; anlayamadan.

Peki o erkek nasıl dokunmuştu size bir yerleden? İlk zamanlarda neyine tutulmuştunuz da ona doğru ilerlemeye başlamıştınız anlayamadan? Belki kitaba sırtınızı dönüp gitseydiniz en fazla bir kaç saat meşgul edecekti zihninizi, sonra solacaktı görüntüsü gibi, size hissettirdikleri. Unutacaktınız, tam da şu en çok satanlar rafından kapıp aldığınız bir kitabı yarılamışken.

Ama ne fayda, kaçış yoktur. Sokmuşsunuzdur o garip erkeği hayatınıza, aklınıza. Kapağı mı, yazarı mı, adı mı, fiyatı mı çekmiştir sizi bilmiyorsunuzdur.

Belki yayınevi, belki baskı sayısıdır, kim bilir? Ya da hepsi, hiç biri!

Belki şeytan tüyü vardır, ya da yapbozunuzdaki eksik parçaya tekabül ettiğini hissediyorsunuzdur o erkeğin, pardon kitabın, o kokusunu doya doya içine çekmeyi hayal eder olduğunuz sayfalarında.

Ve yaklaşırsınız… Yaklaştınız. İşte şimdi elinizde kitap. Kalınca biraz.. Kalp atışlarınız hızlanıyor, çünkü her kitabın eninde sonunda biteceğini biliyorsunuz. Sizin gibi hızlı ve heyecanlı bir okuyucu ister istemez bu okuma süresini daha da kısaltıyor. Biten her şey de her defasında yakıyor içinizi, -o şeyi sevseniz de sevmeseniz de- ardında buruk tatlar bırakıyor, acıtıyor. Ancak ölüm ne kadar geç gelirse o kadar iyi değil mi? Aklınızı çelen bu kitap da uzun, çok uzun; iyi haber. 

Kapağın üzerinde sağ elinizi gezdiriyorsunuz yavaşça. Pürüzsüz. Biraz tozlanıyor eliniz, ama aldırmıyorsunuz. Sabırsızca arkasını çevirdikten sonra, yazıları okumaya başlıyorsunuz. Sanki yıllardır izini sürdüğünüz hikaye orda özetlenmişçesine, kıskıvrak yakalandığınızı hissediyorsunuz bu kitap tarafından. Gözünüz fiyat etiketine kayıyor. Hiç de ucuz olmadığını farkederken, kasaya doğru taşıdığınız kitaplarla birlikte bunu da almaya o anki durumunuzun yetmeyeceğini anlıyorsunuz. Ama vız gelir! Diğer her şeyi önünüze gelen ilk rafa sıkıştırırken, elinizde tuttuğunun tek bir kitapla birlikte kasaya doğru ilerliyorsunuz. Pardon, sekiyorsunuz. Ve artık sizin oluyor. Sahiplenme duygusunu tadarken, onun da aynı şeyi hissedip hissetmediğini geçiriyorsunuz aklınızdan.

Tam 495 sayfası var. 495 keşfedilecek sayfası… Heyecan. Heyecandan nefes bile alamıyorsunuz, “Bana neler oldu?” diye soruyorsunuz kendinize, “Neler oldu bana da böylesine kendimi kaybediyorum daha doğru dürüst tanımadığım bir adamı düşününce?

Her şeye farklı bir kılıf giydiriyorsunuz artık, bir garipsiniz vallahi. Böylesiniz, çünkü O var.

Bir kitap gibi okumak istiyorsunuz onu. Sonuna kadar okumak… Her satırını özümsemek, gıdım gıdım keşfetmek, dibine kadar kazmak istiyorsunuz.

Şu 495 sayfalık romanı elinizde tutup bakarken düşüyor jetonunuz. Kitabın kapağındaki çizimler yok oluyor, onun keşfedilmeyi bekleyen dipsiz kuyu misali gözleri beliriveriyor.

Onun her yüzünü tanımak, bütün düşlerini, gizlerini, acaba ve keşke’lerini bilmek istiyorsunuz; bir solukta okumak… Bir acele bir telaş… Satır aralarına kadar girmek, soğutmadan, ama sindire sindire bitirmek… Bir merak, bir heyecan… Artık dayanamayıp ilk sayfasını açıyorsunuz kitabın, derin bir nefes aldıktan sonra. Çok derinlere dalmaya hazırlanan amatör bir yüzücüsünüz.

Uzunca bir zaman geçiyor, ama siz hala okuyorsunuz. Kitabın tılsımlı olduğuna iyiden iyiye inanmış gibisiniz. Bir heton daha düşüyor. Ruhunuza ayna olduğu, her harfinde kendi suretinizi gördüğünüz, kendinizi görmeye olan tüm bu açlığınız yüzünden onu böylesine sevdiğinizi, gözlerinin ardındakini görmeyi arzuladığınızı anlıyorsunuz belki.

Okuyorsunuz O’nu. Bir oturdu mu, kafasını kaldıramayanlardansınız okuduğunuzdan. Ama bittiğinde hızla kalkmayın da başınız dönmesin. “Bitmek” sözcüğünü duyunca içiniz yine cız ediyor. Görmek istemeseniz de kaçamıyorsunuz, biçilmiş bir süre var, yazılmış belli bir sayıda sayfa var, ve siz yarısını geçtiniz çoktan. Çarşamba bitti mi, haftanın geri kalanı da çabucak geçer der tanıdığınız birisi. Son’a da yaklaşıyorsunuz. Ne yapacaksınız o an gelince? Kaçınılmaz bir hüzünle, girmenin kolay çıkmanın çok zor olduğu o dünyadan kurtulmaya mı çalışacaksınız?

Ağlayacak mısınız? Soruyorum, çünkü her son mutlu değildir.

Daha da uzunca bir zaman geçiyor. Bakıyorum, bir elin parmakları kadar sayfanız kalmış okuyacak. Midenizdeki ayrılık sancısına dokunuyorum, merakınızı soluyorum. Bir kaç sayfa sonra tüm gizlerini, tüm düşlerini öğrenmiş, kuyunun sonuna ulaşmış olacaksınız. Her zerrenize nüfuz etmiş olacak, ve ilk aldığınız andaki gibi kokmayacak bundan sonra. Küçük kabarıklıklar, kahve izleri olacak sayfalarında. O zaman da eskisi gibi çekici gelecek mi size? Elinizi tuttuğunda tepeden tırnağa titreyecek misiniz?

Onun 495. sayfasının son satırının son cümlesini de okuduğunuzda ne hissedeceksiniz?

Öyle kalakalacaksınız belki.

Ya da kafanız karmakarışık olacak.

Zaten şu yeni yazarlar da ucu açık hikayelere bayılıyorlar.

Zeynep Oğuz