Nedir bizi bir şeylere sığınmaya zorlayan, sığınıp ondan sonra onlara sıkıca sarılmaya ve onları korumak ve kollamak ve herkese ne kadar doğru olduklarını anlatmak adına tüm dünyayı karşımıza alıp avaz avaz saldırmak, dil uzatana yumruk sallamak? Hatta öldürebilmek, bir başka insanı sırf doğruları bizimki ile örtüşmüyor diye öldürebilmek… Konunun bu bölümüne geldiğimizde herkesin tasvip etmez bir şekilde başını sallayacağını biliyorum ama bu sebeple bir adam öldürmek ya da o adamın karşısına geçip ya da arkasından haykırmak ile arasında hiçbir fark göremiyorum. Sonuçta yaptığımız sırf bizim inandığımıza inanmıyor diye bir insana karşı koymak. Bu karşı koymanın boyutu bizim içinde bulunduğumuz saplanma derecesine göre değişiyor o kadar, yani hiç birimiz masum değiliz aynı hastalığı hepimiz hergün sergiliyoruz.

Sorulsa her insan “ben barış yanlısıyım” der, çocuklarımıza barış dolu bir dünya bırakmak isteriz, içinde kelebekler, çiçekler uçuşan mesajlar veririz ama her gün yaşadığımız kendi basit hayatımız içinde nasıl da sürekli savaştığımızın farkında bile değiliz.

Öncelikle niye saplanıyoruz? Ait olma duygusu mu? O saplanılan bölgeye, oraya daha evvel saplanmış kişilerden oluşmuş gruba ait olma duygusu. Boşluktan kaçış mı? İnandığı bir şey olmalı canım insanın hayatta, öle boş boş teneke gibi gezecek değiliz ya? Bundan mı? Tutunma ihtiyacı mı? Kendi başıma ayakta duramayacağım galiba bana destek gerek, tutunmam lazım mı? Kendini önemli hissetme ihtiyacı en önemlisi tabii, Ben …..’im denilen her cümlede ben’e katılmış bir değer vardır, gizli de olsa bir böbürlenme. Ve bu ben bir şeyim’leri ne kadar çoğaltırsa insanoğlu o kadar var sanır kendini.

Egonun kişiye çeşitli etiketlerle kattığı bu değerler o kadar önemlidir ki, kişi onların kendisinden kayıp gitmemesi için sıkıca tutunur. Üstelik her gün artan bir inançla güçlendirmek durumundadır onu. Ne kadar güçlendirirse, tutunduğu şeyin değeri o kadar yüksek olacak ve dolayısıyla ben ..’im dediği konu güçlendikçe kendisine katılmış olan değer de o kadar artacaktır.

Bu sayede her geçen gün daha güçlü bir savunucu olur kişi. Artık kendi inanması yetmez, daha çok inananın artması da gereklidir, bunu fark eder. Konuşur, konuştuğunda karşısındaki onay veriyorsa sorun yoktur, ego bir artı daha almıştır ama eğer karşı taraf farklı bir görüşün doğruluğunu öne sürüyor ise ego yaşamını sürdürebilme amacı ile saldırır. Saldırının boyutu kişilerin egolarının kişide hüküm sürme oranı ile bağlantılıdır. Yani hastalığın boyutu ile ilgili.

Herhangi bir konuda bir başka insanın karşıt görüşüne tahammülümüz yok, bu bir varolma savaşı çünkü. Ben var isem o olamaz. Oysa hepsi olabilir, kişi kendi inandığının doğruluğunu ne kadar gerçek olarak algılıyor ise bir başkasının inandığı konunun da o insan için bir o kadar gerçek olduğunu fark edebilmek zorundadır. Ancak bu kabulü verebilmek Bir’e ait olan özümüzün bilişi olduğu için ego düzeyinde kavranması imkansızdır. Öz, herkesin kendisi ile bir olduğunu bilir. Öz her zaman Bir’dedir. Ego ise her zaman ayrılıkta.

Kişi ‘ben’ diye başladığı her cümlede kendini diğerlerinden ayırmaktadır ve fark etmeden bu her ayırışta daha çok tedirgin olmakta ve tek başınalık korkusuna bir ekleme daha yaparak toplumun her bireyinde görülen hastalığı kuvvetlendirmektedir.

 

Herkesin dünyaya baktığında gördükleri ancak kendi algısıdır ki bu algının gerisinde egomuz vardır. Yani ben ne olduğumu zannediyorsam ancak onu görürüm,algılanan şeyler algılayana bağlıdır çünkü. Ben zannettiğim her şey bir sanrıdan ibaret olduğuna göre algıladığım şeyler de bir sanrıdır, ben’in yansımalarıdır sadece. Bu kadarını fark edebiliyor isek o zaman karşımızdaki kişinin de sadece kendi algılarını görebildiğini, aynada göreceklerinin sadece ve sadece nereye bakarsa baksın kendi olabileceğinin ayırtına varabilmemiz gerekiyor. İki kişi farklı filmler seyredip aynı şeyi anlatabilir mi? Oysa sürekli kendi filmlerimizi seyredip, bunları gerçek zannedip, bir başkasının aynı filmi görmeden anlayabilmesini bekliyoruz. Anlayamadığı için de suçluyoruz, ‘o hatalı’ diyoruz, oysa adam görmüyor ki senin gördüğünü nasıl sana senin istediğini anlatsın. Sen onun filmini gördüğünü mü zannediyorsun?

Bu halde farklı sanrılar içinde kıvranan bizler, bir de suçlamaya başlıyoruz, “bu doğrudur” diyoruz, “benim gördüğüm, görmek istediğim bu, sen de bunu göreceksin” diyoruz. Kızıyoruz, saldırıyoruz, hatta öldürüyoruz.

Ah, insanoğlu esasında hiçbirimiz kendimizden başka bir şey görmüyoruz.

Ne zaman ki bunun ayırtına varacağız o zaman kendi gördüklerimiz için savaşmayacağız, “bu benim filmim, o da onun ki” diyeceğiz. Bunu yapabildikten sonra hepsinin sonuçta film olduğunu fark edip egonun makinistliğini elinden alıp algımızın ötesindeki gerçeğe geçebileceğiz ve o zaman, işte o zaman hepimiz sadece Öz’ü fark edebileceğiz. ‘Savaş karşıtıyım’ demek bile gerekmeyecek çünkü karşıt olunacak gerçekte hiçbir şeyin olmadığını, karşıtlığın sadece ayrılık bilincinden kaynaklandığını göreceğiz.

Ayrılık, Öz’ün bilmediği ayrılık. İşte o zaman karşımıza gelen konu ne olursa olsun gülümseyebileceğiz zira gördüğümüz biz, filmini anlatan sahte bir kimlik değil, onun içinde fark edilmeyi bekleyen kusursuz parçamız olacak.

Konuk Yazar