Yer Değiştiren Şeyler
Deniz ile bilmiyorum kaçıncı seyahatimizdi bu. Hem iş seyahatlerimizi hem de kişisel seyahatlerimizi saymak istesem, sanırım başaramam. Yıllar içinde o kadar çok yere birlikte gittik ki, hepsi birbirine karışıyor. Mesela “Hani bir kere biz Tokyo’dayken…” ile başlayan sohbetlerimizin hiçbirinde, bahsi geçen olayın 15 yıllık seyahat dönemimizin hangi yılında ve hangi seyahatte olduğuna dair bir fikrimiz olmuyor. Sadece, silik hisler işte; mesela o sırada Deniz hala evli miydi veya ben hala eski evimde mi oturuyordum, gibi. Çoğu insandaki “pandemiden önceydi veya sonraydı” gibi genel hatırlatıcı hissiyle aynı sanırım.
Deniz ile ikinci işyerime başladığım sene tanıştım. Birlikte harika bir takım olduğumuz için, sonraki tüm iş değiştirmelerimizde takım olarak transfer edildik. O da benim gibi hırslı bir iş kadınıydı, hala da öyle. Benden bir yaş küçüktür ama on yaş daha küçük gösterir. İsmi Deniz olmasına rağmen, esmer güzelidir. Uzun bacaklı, küt saçlı, kaslı ve geniş omuzludur. Bilmeseniz yüzücü sanabilirsiniz. Ben ise daha orta boylu, yuvarlak hatlıyım. 20 yaşımda beyazlamaya başlayan saçlarımı uzun zamandır canlı bir kızıl/bakır rengine boyuyorum; bu renk benim bir markam haline geldi bence.
İşimiz, sürekli şehirden şehire gezip şirketimiz neyi satıyorsa onu pazarlamak. Dediğim gibi, işimizde iyiyiz. Pazarlayacağımız ürün her ne ise, ona gönülden inanarak satarız. Mesela Deniz’in alerjik bünyesi ve benim süper dirençli yapımla, ürünleri genelde önden ikimiz deneriz. Mesela yeni çıkan bir hijyenik ped vardı -bu hikâyeyi eşe dosta anlatırken ben çok gülerim, Deniz ise kızar-, önce kendimiz denedik tabii; artıları eksilerini bilelim diye. İlk gün bitmeden Deniz’e alerji yaptı, bende hiçbir şey olmadı. Yine de ürünü satmayı reddettik ve dolayısıyla işimizden olduk. Olsun, içimiz rahat.
Neyse, bu bilmemkaçıncı seyahatimizdi ve Deniz ile daha önce defalarca gitmemize rağmen doyamadığımız Los Angeles’a doğru yoldaydık. Yumuşak havası, genişlik hissi veren şehir yapısı, dost canlısı insanları ve boş zamanlarımızda yapabileceğimiz yüzlerce aktivitesiyle bu şehri çok seviyorduk. Uçak şehre yaklaşınca dümdüz, dağsız görüntüsünü ve palmiyelerini uçağın penceresinden izleyeceğimiz anı heyecanla bekliyorduk.
İnmemize daha 6 saat vardı. Deniz pencere kenarındaki koltukta, derin bir uykudaydı; ben de uyku gözlüğümü ve kocaman kulaklıklarımı takmıştım ama uyuyamıyordum. Eğer uyuyamazsam, Deniz’in enerjisine yetişmekte zorlanacağımı biliyordum. Hemen araba kiralayıp önceden araştırdığı veya daha önceki seyahatlerimizde beğendiği restoranlardan birine gitmek isteyecekti. Otele gidip bir duş alalım, dinlenelim diyecektim ama dinlemeyecekti. Günümüzü harcamayalım, diyecekti. Aslında haklı; ama zaten yeterince günümüz olsun diye iki haftalık bir seyahat planlamıştık. Harcanacak gün bol yani.
Neyse, evet, uyuyamıyordum ve kendimi zorlamaya çalışmaktan vazgeçmeye karar verdim. Kulaklıkları boynuma asıp uyku gözlüğümü çıkardım. Kulaklıklar olmayınca uçağın gürültüsü bir anda beynime doldu; denizin altındaki basınç duyulabiliyor olsa böyle olurdu belki.
Koltuğumdan kalkıp gerindim. Yolcular uyusun diye ışıkları azaltmışlar, pencere perdelerini kapattırmışlardı. Loş ortamda koridorun bir sağına bir soluna baktım. Ortalarda kimseler görünmüyordu. ‘Şanslılar! Uyuyabiliyorlar demek!’ diye düşündüm. Deniz’e bir bakış atıp, kalktığımda uyanmadığına emin olduktan sonra, ellerimi ceplerime sokup servis ekibinin durduğu galley’e ilerledim, yani uçak mutfağı dedikleri alana. Buranın havayolu jargonundaki isminin galley olduğunu, sağolsun Deniz’in eski bir kabin görevlisi sevgilisi öğretmişti bize. O çocuğu düşününce gülümsedim, çılgının tekiydi ama Deniz ile yarışamazdı tabii.
Galley alanına vardığımda, kırmızı rujlu kabin görevlisi beni görüp hemen “Canan Hanım, bir isteğiniz mi olacaktı? Ben size getirirdim, siz yorulmasaydınız” dedi gülümseyerek. İçten bir şekilde hizmetine adanmış gibi görünüyordu, böyle insanları seviyordum. Biz de Deniz ile böyleydik; gözlerimizden hizmet aşkı ve dürüst bir meslek hırsını okuyabilirdiniz. En iyi çalışanlar da bu tür çalışanlardır.
“Biraz bacaklarımı esnetmek istedim, sorun yok” dedim.
“Size bir şey ikram edebilir miyiz” dedi.
“Hayır, teşekkürler” dediğim sırada, önceden hiç sezdirmeden gelen tuhaf bir türbülans vurdu ikimizi de. O tabii ki benden daha deneyimli olduğu için, sadece olduğu yerde biraz sallandı; ama ben, kalçamı çat diye yandaki hazırlık tezgahına çarptım. Tam bununla ilgili bir şaka yapacaktım ki, ikinci darbe geldi. Sanki devasa eller uçağı bir yukarıdan bir aşağıdan dürtüyormuş gibiydi. O sırada kaptanın anonsunu duyduk, hemen kemerleri bağlamamızı ve yerimizde kalmamızı istiyordu. Kapalı pencerelerden dışarıyı göremiyordum ama sanki uçağın içinde bir şimşek çaktı. Bu ışık dışarıdan değil içeriden gelmiş gibiydi, ve geldiği gibi de hemen kayboldu. Kabin görevlisi bana doğru bir adım atıp tezgâhın yanındaki tutunma kollarına doladı ellerimi, kendisi de hemen oradaki kabin ekibi koltuğuna oturup kemerini bağladı. Beni koltuğuma kadar götürmediği, çok seri davrandığı ve göz teması kurmadığı için anladım ki, durum ciddi.
Şu anda Deniz’i derin uykusundan uyandırabilecek çok az şey düşünebildiğimden, bu türbülans her ne kadar yoğun da olsa, onun uyanmasından endişe etmedim. Tek istediğim, bir an önce koltuğumda arkadaşımın yanına dönebilmekti. Panik anlarında Deniz çok iyi değildi ama en azından birbirimizin elini tutardık. Daha önce de seyahatlerimizden 2-3 tanesinde uçakta sıkıntı çıkmıştı ama sorunsuz iniş yapabilmiştik. İniş boyunca birbirimizin elini tutup dualar etmiştik, herhalde işe yaramıştı ki ölmedik, diye düşündüm kendi kendimle şakalaşarak.
Tüm bu düşünceler hızla aklımı meşgul ederken, baktım ki kabin görevlisi kemerini çözmüş bana doğru geliyor. “Canan Hanım türbülans geçti, her şey yolunda şu anda. Kendinizi iyi hissetmiyorsanız size koltuğunuza kadar eşlik edebilirim” dedi. Gözlerimi kırpıştırıp görevliye saf saf bakarken, bir saniye önce öleceğimi düşündüğümü fark ettim. Ona teşekkür edip Deniz’i uyurken görmeyi bekleyerek hızla koltuğuma döndüm. Deniz koltukta değildi.
—
Deniz koltukta değildi. Tuvalete mi gitti acaba diye düşünmedim; çünkü sanki Deniz koltukta hiç oturmamış gibi, ne uyurken burnuna kadar çektiği battaniyesi, ne etrafına saçtığı eşyaları, hatta uçağın ezik büzük yastığı bile yoktu koltukta. Toparlanıp uçaktan inmişti sanki. Tüm bunları proses edemeyen beynim, az önceki ölüm korkusundan dolayı kafamın karıştığına ikna etti beni ve yanlış koltuk numarasına geldiğimi düşünerek kabin boyunca yürüdüm. Hayır, doğru koltuktaydım. Deniz koltukta değildi. Deniz’e dair hiçbir belirti de yoktu. Deniz yoktu.
Tekrar galleye gittim, görevliye arkadaşımı görüp görmediğini sordum. Kafası karışmış gibi oldu bir an, sonra görmediğini söyledi. Yavaş yavaş terlemeye ve paniklemeye başladım. Nabzım hızlanıyor, nefesim sıklaşıyordu. Tuvaletlere gittim, içerideki insanlar çıkana kadar hepsinin önünde bekledim. Tüm koltukları tek tek gezip herkesin yüzüne baktım. Ön ve arka sıralardaki yolculara onu görüp görmediklerini sordum; diğer kabin görevlilerine de. Uçağın ekonomi kısmına da geçtim, tüm bunları orada da yaptım. Telefonumdan Deniz’in fotoğrafını göstermek istedim ama telefonumun şarjı bitmişti.
Sonra yerime oturup yanımdaki boşluğa uzun uzun baktım. Gözlerimden yaşlar sızmaya başladı. Böyle bir şey oluyor olamazdı. Ya ben deliriyordum ya da aklımın alamayacağı bir şeyler oluyordu. Ben hiçbir zaman doğaüstüne, uzaylılara, perilere inanan biri olmamıştım. Ünlü fantastik filmleri bile izlememiştim. İlgim hiç yoktu bunlara. Dolayısıyla da mantığım şu an içinde bulunduğum durumu kavrayamıyor, anlamlı bir çıkarım yapamıyordu. Kocaman bir kadın, kilometrelerce havada olan bir metal kafesin içinden nasıl kaybolur, anlayamıyordum. Sonuçta ‘şuradan çıkıp gitmiş olabilir’ diyebileceğim bir ihtimal de yoktu…
Sakin duramadığım için tekrar ayağa kalktım ve tüm uçağı tekrar dolaştım. Başım ağrımaya, ellerim titremeye başlamıştı. Zar zor koltuğuma ulaştığımda, yüzüm ağlamaktan ıpıslak, ağzım ise kupkuruydu. Görevliye seslenip kaptanla konuşmak istediğimi bildirdim. Olumlu bir cevap alamayacağımı anladığımda artık sabrımın sınırına gelmiştim. Bağırıp çağırmaya, ağlayıp koltuğa vurmaya başladım. Şaşkınlıkla beni anlamaya, neden aynı anda panik ve yas içinde etrafa saldırdığımı çözmeye çalıştı kırmızı rujlu görevli. Yanımda oturan başka bir kadın yolcu olmadığını, sistemlerinde böyle bir bilgi göremediğini söyledi. Ben iyice sinirlenmiştim, “benimle dalga geçiyor olmalısınız” dedim çığlık çığlığa. Ardından pırıl pırıl traşı ve sakinleştirici ses tonuyla kabin amiri araya girdi. Kaptanla görüşmek isteme sebebimi dinlemek istedi, kendisinin durumu kaptana ileteceğini söyledi. Şu anda benim tek yapabileceğimin, sakinleşmek ve durumu çözebilecek kadar kafamı toparlamak olduğunu hatırlattı. Telefonumu alıp galleyde şarja takacağını, telefon açılır açılmaz da arkadaşımın fotoğrafı ile işlem yapacakları bilgisini verdi.
Bana su, şarap ve bolca yastık verdiler; birkaç dakikalığına dinlenmemi istediler… sadece telefonum şarj olana kadar.
Tamam, dedim.
Birkaç dakikalığına oturup bekleyeceğim.
En yakın arkadaşım kaybolmamış gibi.
İmkânsız bir senaryoda çaresiz kalmamışım gibi.
Her zaman hızlı ve kolay karar veren, çözümler üreten, zeki ve becerikli bir kadın değilmişim de kafadan çatlağın tekiymişim gibi.
Orada panikle titrerken, sakinleşmek için kafama diktiğim şarabın da etkisiyle, hafiften yorgunluk çökmeye başladı. Kirpiklerimin altından sızan gözyaşlarımı savuşturmak için birkaç saniye gözlerimi kapattım. Uyumuşum.
Kabin görevlisinin omuzuma, bir serçenin kanat çırpışı gibi belli belirsiz dokunmasıyla uyandım. Gözümü açtığımda elime telefonumu verip “şarjınız tamam” dedi. Ona teşekkür edip oturduğum yerde gerindim. Ardından pencereyi gösterip “güneşliğinizi açabilir misiniz, inişe başladık” diye ekledi. Benden önce diğer yolcular güneşliklerini açtıkları için içerisi zaten aydınlık olmuştu, ben de açıp aşağıda sonsuz gibi görünen geniş düzlükleri gördüğümde gülümsedim. En sevdiğim şehirlerden biriydi Los Angeles.
İyi ki uyuyabilmiştim uçakta, yoksa bugünkü planlarıma yetişemeyecektim ve sinir olacaktım. Sonuçta bu seyahatte günüm bol olmasına rağmen, hemen araba kiralayıp önceden araştırdığım veya daha önceki seyahatlerimde beğenip tadı damağımda kalan restoranlardan birine gitmek istiyordum.
Kabin görevlisinin galleyde olup olmadığını görmek için koltuğumda yana eğildim, bir kahve fena olmazdı. Kabin mutfağının havayolu jargonundaki isminin galley olduğunu da kabin görevlisi olan eski bir erkek arkadaşımdan öğrenmiştim. Ne çılgın adamdı! Tabii benimle yarışamazdı.
Yan koltuktaki genç kızın bana tuhaf tuhaf baktığını farkettim ve ona gülümserken ‘acaba uyurken salyalarım mı aktı’ diye korktum. Kız hemen gözünü kaçırdı. İşte bu tuhaftı. Sonuçta insanlar beni severdi. Genelde.
Birkaç dakika sonra kabin amiri yanımda diz çöktü; pencereden gelen ışığın bol jöleli saçlarında yansıdığı yakışıklı bir adamdı. “Biraz daha iyi misiniz Canan Hanım” dedi. Sanırım kahveye ihtiyacım vardı.
“Neden öyle dediniz, kötü mü görünüyorum” diye cevap verdim tereddütle. “Arkadaşınızın fotoğrafını görebilir miyim, telefonunuz açıldıysa” dedi.
“Hangi arkadaşımın?” dedim sessizce. Neden bahsediyordu, hiçbir fikrim yoktu. Dört bir yandan gelen manalı bakışlar ve fısıldaşmalar da beni ürkütmeye başlamıştı. Uyurken kâbus görüp tuhaf sesler mi çıkarmıştım acaba. Nedir yani bu?
Derin bir nefes alıp “neden bahsettiğinizi açıklar mısınız” dedim. Bunu söyler söylemez kabin amirinin gözlerine, beni rahatsız eden bir acıma duygusu veya merhamete benzer bir his yerleştiğini fark ettim ve sorar gibi kaşlarımı kaldırdım. Eliyle kravatını düzeltti, bunun kazandırdığı iki saniyeyi değerlendirmeye çalışıyor gibiydi.
“Kusura bakmayın” dedi yumuşak bir gülümsemeyle, “sanırım ben bir karışıklık yaptım, özür diliyorum”.
“Ta… tamam,” dedim tereddütle.
Tam o sırada arka koltuklardan birinde oturan yaşlıca hanım tuvalete doğru gitmekteydi ve yanımızdan geçerken bana “buldun mu arkadaşını hayatım, her şey yolunda mı” diye sordu. Gülmeye başladım. Çünkü tüm bu durum komikti. Kesin bir tür şakaya maruz kalıyordum ve gizli kameralara yakalanmıştım falan. Yani başka bir mantıklı açıklama düşünemiyordum. Soran gözlerle kabin amirine baktım. Yüzünde, her an patlayacakmışım gibi korku dolu bir ifadeyle omuzlarını silkti.
Bu saçmasapan durumu daha fazla uzatmak istemedim. Belli ki kabin ekibi kendilerince bir şaka yapmaya çalışıyorlardı yolculara. Bununla uğraşamayacak kadar uykusuz ve yorgundum.
“Şakanız bittiyse bir kahve alabilir miyim” diye sordum, “hemen efendim” diyen kırmızı rujlu kabin görevlisi galleydeki perdenin arkasında kayboldu.
Bana bu uçuşu değerlendirmem için mail gönderdikleri zaman, tüm bu tuhaflıklardan ve yetersiz açıklamalardan bahsedeceğime emin olabilirlerdi. Bu kadar köklü ve profesyonel bir havayolundan böylesine saçma bir davranış beklemezdim. Yeni nesil bir şey miydi bu? Böyle sürprizler için yaşlanmıştım belki de.
Birden, elimde sıkı sıkı tuttuğum telefonu farkettim. Amir ne demişti; ‘telefonunuz açıldıysa arkadaşınızın fotoğrafını görebilir miyim’…
Telefonu açtım, şifremi girdim.
Telefonun duvar kağıdını gördüm… ve başım döndü. Gözlerimi sıkıca kapatıp açtığımda, duvarkağıdında köpeğim Jake’in dilini burnuna değdirdiği fotosu vardı.
Az önce ne görmüştüm peki? Görme sinirlerimden beynime ulaştığında, gerçeklikle bağlantımı kesme tehdidinde bulunarak başımı döndüren neydi?
Sanki…
Sanki… Jake değildi.
İki kadının yan yana durup güldüğü bir fotoydu sanki…
Sanki kadınlardan biri esmer, diğeri kızıl saçlıydı… ve kızıl saçlı olan… ben miydim? O bir saniye içerisinde gördüğüm görüntü gerçek miydi? O zaman neden ben kızıl saçlıydım, esmer kadın kimdi?
“Sayın yolcularımız,
İniş için alçalmaya başlıyoruz. Lütfen koltuklarınıza dönerek emniyet kemerlerinizi bağlayınız. Koltuk sırtlıklarınızı dik konuma getirmenizi, yemek masalarınızı kapatmanızı, pencere perdelerinizi açmanızı ve el bagajlarınızı güvenli bir şekilde yerleştirmenizi rica ederiz.
Elektronik cihazlarınızı uçuş modunda kullanmaya devam edebilirsiniz. Kabin ekibimiz iniş için son kontrollerini gerçekleştirecektir. İş birliğiniz için teşekkür ederiz.”
Anonsla kendime geldim. Telefona bön bön bakıyordum. Herhalde bir şey arıyordum telefonda. Ya da oyun mu oynuyordum, Solitaire? Aman, neyse ne. Bu uçak yolculuğu beni epey yordu anlaşılan. Kafam bulanıp duruyor sürekli. Susuz mu kaldım acaba, vücudum nemsizlikten çöktü mü…
Ağzımda şarap tadı var, demek ki çok şarap içtim. Evet, sorun anlaşıldı. Susuz kalmış vücudum.
—
Pencereden güzel Los Angeles’a inişimizi izleyerek zaman geçirdim. Heyecanlıydım ama normaldeki gibi neşeli bir heyecan değildi bu, midemde dönüp duran soğuk bir his vardı… anlamsız, tuhaf ve yabancı bir histi… ama aynı zamanda da son derece tanıdık ve adeta canlıydı. Fazla düşünmemeye çalıştım bu hissi. Düşünmek beni huzursuz edecekti.
Havaalanında pasaport sırası kalabalıktı. Beklerken hep yaptığım gibi, sıradaki diğer insanları inceledim. Hepsinde komik bir şey keşfedip veya uydurup kendi kendime eğlenmeye çalıştım. Eğlenemedim. Normalde, bu keşif/uydurma oyunum çok daha eğlenceli olurdu; nedense bu sefer tek taraflı ve boş geldi.
Aslında ben negatif hisler ve umutsuzlukla boğuşan, melankoliye yatkın biri değilimdir. Şu saçma ruh halim nereden çıktı anlamıyordum. Sanki hayatımda bir boşluk vardı ve ağlamak istesem de ağlayamıyordum; çünkü düşününce, neye ağlayacaktım ki? Neyi kaybetmiştim ki?
Jetlag mi oluyordum? Daha önce bir kez jetlag olmuştum, böyle psikolojik değil fiziksel olarak vurmuştu beni. Bu sefer farklı şekilde mi deneyimliyordum acaba… Of çok yorgundu beynim… Sanki yıllardır bir fizik denklemini çözmeye çalışıyormuşum ve beynim aynı formüllerde ve yollarda gidip gelerek uzun zamandır uyumamış gibi…
Otele kendimi zor attım. Araba kiralayıp restoran restoran gezme planım biraz bekleyecekti. Gözlerimi zor açık tutuyordum. Herhalde uçakta sandığım kadar iyi uyuyamamıştım.
Görevli valizlerimi odaya çıkarırken arkasından ağır adımlarla takip ettim, odaya girdiğimde ise uyuşukluğum bir anda yok oldu; oda çok büyük ve çok güzeldi evet… ama iki adet çift kişilik yatak vardı içeride! Ya bana yanlış odayı vermişlerdi, ya da ekstra ücret almak için bir oyundu bu. Koskoca lüks otelin ekstra ücret için böyle bir amatörlük yapacağına inanmıyordum. Herhalde bu seyahatin olayı buydu; beklenmeyen yerlerden gelen beklenmeyen şeyler…
Hemen resepsiyonu arayıp durumu bildirdim ve kendi rezervasyon yaptığım odaya geçmek istediğimi söyledim. Görevli, kendinden son derece emin bir ses tonuyla, rezervasyonumun bu odada olduğunu, ödemenin de zaten yapıldığını söyledi.
Kafa karışıklığıyla yataklardan birine oturdum. Pencere kenarındaki yatağı seçmiştim, her zaman pencere kenarındakini seçerdim; tuvaletten uzak, dış dünyaya yakındı. Pencereden dışarı bakarak birkaç dakika düşündüm. Yani… evet… herhalde rezervasyonu yaparken elim kaymış ve iki yataklı odayı seçmiştim, bu mümkündü.
Yine kafam çatlayacak gibiydi. Baş ağrısı değil de… bir tür sıkışma, yoğunluk ve doluluk gibiydi hissettiğim. Alerjilerim mi coşmuştu acaba Los Angeles’ın ikliminde… Birazcık uzanayım da dinleneyim diye düşündüm; uyanınca her şey netleşirdi, dinlenince…
Gözümü açtığımda sabah olmuştu, hemen doğrulup oturdum. Duvar tarafındaki yataktaydım, örtülerin altına girmiş derin bir uyku uyumuştum. Pencere kenarındaki yatağa yatmamış mıydım ben?
Kalkıp valizimi açtım, eşyalarımı yerleştirmek biraz düzen getirirdi düşüncelerime. Valizden birer birer kıyafetlerimi çıkarırken, uzun, saten elbiseleri görüp şaşırdım. Bu elbiseleri, renklerini, elimdeki yumuşak ve kaygan hislerini hatırlıyordum; ama bunları giydiğimi hiç anımsamıyordum. Bana, benim vücuduma yabancı gibiydiler. Bir tanesini alıp üzerime geçirdim, topuklu ayakkabıyla bile yerlerde sürünecek gibiydi boyu. Terzide kendime göre modifiye etmediğim bir kıyafeti seyahate mi getirmiştim? Hiç benlik bir hareket değildi.
Duşa girip tazeleneyim dedim, gerçekten de ılık su çok iyi geldi. Çıkıp yüzüme ve tüm vücuduma kremlerimi süründüm, parfümlerimi sıktım ve yenilenmiş hissederek odaya döndüm.
Eh bu elbiseleri getirdiğime göre bari giyeyim, diye düşündüm. Bunları otelin terzisinde kısalttırabilirdim. Boy ölçüsü almak için tekrar aynı elbiseyi üzerime geçirdim ve aynanın karşısına geçtim. Elbise ince vücudumda kayarak yerleşti. Ama bir tuhaflık vardı. Elbise tam boyuma göreydi, uzun değildi. Derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım… Neden uzun veya kısa olsundu ki zaten, sonuçta bunlar benim elbiselerimdi, benim bedenimdeydiler. Aldığım nefesi yavaşça verdim.
Telefonu elime aldım ve son aramalara girdim gayriihtiyari bir şekilde. Parmağımı aşağı yukarı kaydırarak bir şey aramaya başladım. Kimi arıyordum rehberde? Sanki bu kafa karışıklıklarımı sona erdirecek, bana destek olacak, güven verecek biri vardı… o kişi hep vardı… hep yanımdaydı. Şimdi de ona ihtiyaç duyuyordum. Bir gölge, transparan bir örtü gibi beni takip eden o soğuk his yine midemde döngüsünü çizmeye başlamıştı.
Giyinip otelden çıktım. İlk toplantımı çok hoş bir iş adamıyla, şehir merkezindeki ofisinde yaptım. Los Angeles’ın şehir merkezini pek sevmiyordum, LA hissi vermiyordu. Toplantının ardından Venice’e gelip okyanus havasını derin derin soluyarak butik kafelerden birinde öğle yemeğimi yediğim sırada, adamın bana kur yapışını düşünerek gülümsedim. “Doğal kızıl mısın?” diye sormuştu mesela. Ona hülyalı bakışlar atarak “Esprilerine, sözleşmeyi imzaladıktan sonra zevkle cevap vereceğim” demiştim, “zevkle”yi vurgulayarak. Akşam bir şeyler içmek için beni arayacağından emindim. Bu olayı anlatmak için sabırsızlanıyordum… aa… pardon… kime? Kime anlatacaktım? Anneme? Annemle bu tür sohbetler etmezdik ki. Arkadaşım Meltem’e? Meltem ile konuşmayalı aylar olmuştu, arayıp çapkınlıklarımdan mı bahsedecektim?
Yalnızlık başıma vurmuş olmalıydı. Varolmayan bir şeyin özlemini çekiyor gibiydim. Ben her zaman ne istediğimi ve onu nasıl alacağımı bilirim… bu hisler bana göre değildi.
İkinci toplantımı akşamüstü yine şehir merkezinde, bu sefer şık bir restoranda, benim yaşlarımda, Monica isimli bir iş kadınıyla yaptım. İlk toplantım her ne kadar eğlenceli geçmiş olsa da bu ikinci toplantı çok daha olumlu geçmişti. Sözleşmeyi hemen imzalatmıştım ve mavi gözlü, yanık tenli, sarışın Monica ile Santa Monica sahiline gidip akşamında da partilemiştik. Alkolün etkisi ve gece kulübünün yanıp sönen ışıkları altında Monica ile dans ederken, kendimi aynı anda hem rol yapıyormuş gibi hem de çok alışık olduğum bir ortamda rahatmışım gibi hissetmiştim. Aynı anda iki zıt şey hissedebilmek mümkünmüş, diye geçirdim içimden.
Ancak tuhaflıklar bitmiyordu. Monica, dansa ara verip barda birkaç yakışıklıyla flörtleştiğimiz sırada bana dönüp göz kırptı ve kulağıma eğilerek “benim konuştuğum adam sarışından çok kızılları beğeniyor, gel değişelim” demişti. Ona gülüp “tanıdığın bir kızıl var mı” dediğimde, barın duvarındaki devasa aynayı işaret ederek gözlerini devirdi. Aynada beni gösterdiğini anlamıştım ama bu amerikalıların kızıl şakalarını anlayamıyordum bir türlü. Yeni bir trend falan olsa gerekti… çünkü aynaya baktığımda kendimi görüyordum: esmer, küt saçlı, uzun ve ince ben.
Anlayamadığım şakaları ve alkolün etkisiyle, en çok da bence yol yorgunu olmam sebebiyle pilim bitmişti. Monica ile vedalaşıp son detayları konuşmak üzere onu yarın arayacağımı söyleyerek kulüpten çıktım.
Otele geldim; hızlıca bir duş alıp yatmak üzere pencere kenarındaki yatağa yöneldiğimde, bedenim yorgun bir mıknatısla çekiliyormuş gibi yavaş yavaş duvar kenarındaki yatağa doğru yalpaladı. O kadar da sarhoş değilim diye düşündüm, neler oluyordu böyle? Tansiyonum mu düşmüştü? Kafa karışıklığıyla yatağa baktım ve o anda kanım dondu. Örtüsü açıktı duvar kenarındaki yatağın. Yastığın üzerinde de… kızıl renkte birkaç saç teli vardı! İnanamıyordum! Bu kadar lüks bir otelde böylesine bir hijyen eksikliğiyle ilk kez karşılaşıyordum. Midem bulanmıştı. Hemen pencere kenarındaki yatağın yastığını kontrol ettim, çok şükür temizdi.
Yorgunluğum, sinirime üstün geliyordu. Bu iğrençliği otel yönetimine sabah olunca bildirecektim, şu an uğraşacak halim kalmamıştı.
Uyandığımda, Los Angeles’ın parlak güneşi ağır perdelerin arasından yüzüme vuruyordu. Neşeyle esneyerek telefonuma uzandım ve kıpır kıpır bir şarkı açtım. Müziğin canlandırıcı etkisiyle ayna karşısında dans ederek dişlerimi fırçalarken, seyahate çıkmadan önce dip boya yaptırdığım sultan kızılı saçlarımın banyo penceresinden sızan güneş ışığında parıldamasına hayranlıkla baktım. O anda içimde sanki itaat etmeye direnen bir noktanın enerjisi tükendi ve o alan sıfırlandı. Ondan boş kalan minik yere de kızıl saçlarımın pırıltısı yerleşti. Karmaşa bitmişti, eriyerek tüm boşluklara dolmuştum. Ben artık tümüyle, tamamiyle bendim: Deniz.



