“Karanlığın en yoğun zamanı, şafağın öncesidir.”

Ruhsal şifalanma sürecinde, sorunun çözülmesi için tek bir yol vardır: İstediğiniz kadar meditasyon yapın, tütsüler koklayın, otlar için, şarkılar söyleyin, bunların çözümleri geçicidir; asli çözüm soruna neden olan kaynakla yüzleşmektir. Bu kaynağın gözlerinin içine, canınızı ne kadar acıtırsa acıtsın, bakabilmektir. Ancak o zaman kaynağın etkisi hafifler ve sorununuz çözüme kavuşabilir. Fakat diğer her türlü reddetme, görmezden gelme ve bastırma yolu, aslında sizin yüzleşmeden kaçışınızdır ve ne kadar kaçarsanız o kadar büyüyecektir sorun.

 

İşte dünyamız ve ülkemizin şu dönemde yaşadıkları da, yüzyıllardır beraberimizde getirdiklerimizin sonucu. Sahiplenmeler, maddi gücün peşinde koşmalar, kişisel hırslar ve ihtiraslar, korkular, bastırışlar, reddedişler, açlıklar ve tüm bunların sonucunda da ortaya çıkan karmakarışık dünyamız ve ülkemiz. Karanlığın en yoğun halini yaşıyoruz gezegen ahalisi olarak. Siyaseti, gündemi bir yana bırakın, yerküremizi mahvettiğimiz için gezegenimizi kaybetmek üzereyiz, bir elli seneyi çıkartabileceğimiz meçhul, kendi kıyametimizi son hızla kendimiz yaratıyoruz. Öte taraftan karanlık, gezegene pençelerini geçirmiş, emiyor da emiyor… Bir grup insan, dünyada sınırsız gücü elde etmek uğruna, her türlü karanlık oyunu oynuyor, politikaları belirliyor, savaşlar çıkartıyor, ülkelerin kaderini yönlendiriyor ve insanlığı yokoluşuna doğru sürüklüyor. Bu insanlar, çıkarları uğruna ülkemize de el atmış vaziyetteler ve ülke halkını “böl-yönet” stratejisine uygun politikalarla, bir güzel ayrıştırıyor ve birbirleriyle kapıştırıyorlar.

Aslında daha fazla anlatmaya da gerek yok, dünyanın ve ülkemizin ne halde olduğunu hepimiz görüyoruz, ama tam anlamıyla ne yapacağımızı da bilemiyoruz. Bu noktada ben kendi önerilerimi sunmak istiyorum sizlere.

Duvarımda yıllardır asılı duran ve birçok kişide de asılı durduğuna inandığım bir metin var, başlığı “Eski Bir Tapınak Yazıtı”. Bu metin şu cümlelerle başlıyor: “Gürültü patırtının ortasında sükunetle dolaş, sessizliğin ortasında huzur bulunduğunu unutma.” Benim bu insanın midesini bulandıracak derecede baş döndürücü hızla yaşanan olaylar karşısında tutunduğum yegane motiv bu cümlede saklı. Maalesef buna uyabilmek zor olsa ve insan kendini esen sert rüzgarlara kaptırıp, ruh halini alt üst etmeyi kolaylıkla başarabilse de, o en zor zamanlarda bile bu kelimeleri hatırlayıp sakinleşmeye çalışıyorum. Etrafımız gürültü patırtının ötesinde yıkılıyor resmen, ama dış dünyanın içsel dünyamızı etkilemesine izin verdiğimizde de, bir canavarın ağzında bir o yana bir bu yana savrulmaktan beter hale geliyorsunuz. Zaten dışın içi değil de, için dışı etkilemeye başladığı noktada şafağın sökmeye başladığını göreceksiniz. Ama bir yandan da şunu eklemek lazım, şu anda yaşadıklarımız da içimizin dışarı yansıması değil mi? Evet, aynen öyle. Düşündüklerimiz, inandıklarımız, yaptıklarımız… bunların hiçbirisi boşa gitmez, hepsi bütün halinde insanlığın ortak bilincini oluşturur ve bu bilinç de aynen bizlerden geriye, aynen dünyaya yansır. Yani karşılıklı bir etkileşim söz konusudur.

Bu noktada şunu sormam lazım: Karanlığın dağılmasının yegane yolu nedir? Kılıcı çekip yallah diye dalmak mı? Karanlık bir odaya elinizde kılıçla daldığınızda, o karanlık dağılıyor mu? Demek ki yol bu değil. Evet, yanıt çok basit, ışıktır, aydınlıktır. Bu yanıtı herkes verebilr, ama bunun nasıl yapılacağını kestirmek zordur, aslında benim önereceğim yöntem en zorudur: İnsanlığın bilincinin yükselmesinde katkıda bulunmak.

Ülkemizin geçirdiği şu karmaşık dönemle ilgili aklımda tuttuğum tek bir cümle var: Ben zamanı geldiğinde Türkiye’nin hak ettiği, kendi değerini bulduracak ve aydınlanmış bir yönetimce idare edileceğini görüyorum ve sürekli bu düşünce üzerine yoğunlaşıyorum. Ha şu anda öyle bir yönetimin izi, eseri yok. Mevcut her türlü yöneticimiz, varolan düşünsel enerji sistemimizin ürünleri. Fakat ne kadar çok kişi bu düşünce üzerine yoğunlaşırsa, böyle bir yönetimin ortaya çıkışının daha kolaylaşacağını düşünüyorum, şu anda en uzaktaki ihtimal olarak görünse bile. Yaşadıklarımız, düşüncelerimizin ortak sonuçları aslında. Sen birey olarak kendi aydınlığını yaşamıyorsan (burada diplomalardan, okunan kitaplardan falan bahsetmiyorum), etrafına o ışığı yayamıyorsan; zaten alacağın sonuçta bu kadar olur. Korkularımızla yüzleşmekten kaçarsak, kendi gücümüz ve değerimizi sallamazsak, kendi yaşantımızı aydınlatamıyorsak… içimizin dışarıya nasıl yansıdığının sonuçlarını da görüyoruz, ne kadar ondan kaçıp, istemesek de. Keza birbirimize bileniyor ve “-e karşı” tavrıyla hareket ediyoruz. Karşımızda düşmanlar görüyoruz sürekli ve onlara aynı kin ve nefretle yanıtlar veriyoruz. Karanlığı karanlıkla besliyoruz kısaca.

Bu noktada şu yanlış anlaşılmasın, meydanı boş bırakmak değil kastettiğim. Tabii ki duruşumuzu sergileyeceğiz, tavrımızı belli edeceğiz; düşüncelerimizi aktaracağımız yazılar yazacağız; fakat bunlarda “-e karşı” motiviyle değil; insanlığı kucaklayabilecek çözüm yolları bulmakla hareket etmek gerek. Çünkü sorunların kökünde insanlığın ortak bilinci, bu bilincin kökenin de birey olarak bizler yatıyoruz. Aydınlanan her kişinin, bu bilinci daha yukarılara taşıyabileceğini ve bunun yansımasının da dünyaya daha olumlu olabileceğinden haberimiz var mı acep? (Bkz. Morfejenik alanlar kuramı) Hani o meşhur “tek bir kişi, dünyaya bedeldir” sözü vardır ya… Aynen bu şekilde işler ve bu dünyaya mutlaka da yansır. Ama siz karşınızdakine sövüp saydıkça ve nefret ürettikçe, var olan bilincin içinde yüzer durursunuz ve kimselere bir fayda sağlamaz bu.

İnsanlık bilincinin kökeninde bizlerin yattığını söylemiştim, bizlerin aydınlanmasının yolu da kendimizle acımasızca yüzleşmekten geçiyor. Bakmaktan kaçındığımız yüzlerimize, korkularımıza, karanlığımıza bakabilme cesaretinden. Bunu yapabildiğimiz ölçüde ışığımız artacak ve yayılacak. Ama bunu sözde değil, özde gerçekleştirdikçe yaşanacak bu. Yoksa sadece kendinizi kandırmış ve yanılsamalarla dolu dünyanıza, yenilerini eklemiş olursunuz. Zaten o ışığı yakaladığınızda da, ortalara çıkıp gek gek dolaşmazsınız, böyleleri kendilerine inanmadıklarından onaylatma çabası içindekilerdir, gerçekten aydınlanmış kişi bu hali sadece yaşar, böylelerine de sevgiyle gülümser. Ne kadar aydınlanırsak ve ne kadar çok kişi aydınlanırsa, insanlığın şafağı görmesi o kadar kolay olur. Fakat şunu da belirtmem lazım ki bu anlattığım çok zor bir yoldur ve bu yoldan yürümeyi çok az kişi seçmiştir. Umarım bu yolu seçenlerin sayısı gittikçe artar ve insanlık hakettiği yaşamı sürebileceği bir dünyaya sahip olabilir.

“Morfojenik Alanlar” Kuramı

Rupert Sheldrake’in kuramına göre, herhangi bir türün bir üyesi, yeni bir davranış biçimini öğrendiğinde, bu canlı türü için geçerli olan nedensel alan birdenbire değişmektedir. Eğer bu yeni davranış biçimi yeterince uzun bir süre boyunca tekrarlanırsa o zaman, meydana gelen “morfojenik titreşim” bu türün tamamını etkilemektedir.  Lyall Watson, “Lifetide: The Biology of Consciousness” adlı kitabında, günümüzde “Yüzüncü Maymun İlkesi” olarak adlandırılan bir ilkeyle bu konuya önemli bir örnek vermektedir. Watson yalıtılmış bir adadaki maymunların yeni bir davranış biçimini öğrendiklerinde, bir diğer adadaki maymunların da aniden, aralarında hiçbir iletişim olmamasına karşın, aynı davranış biçimini öğrendiklerini gözlemlemiştir. Kısacası anlayacağınız, bir kişinin bile insan türünün mevcut bilincinin ötesinde aydınlanması, türümüzün tamamını etkileyecektir.

Hasan 'Sonsuz' Çeliktaş

18 Kasım 1976'da Mersin'de doğdu. Toros Koleji'ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü'ne girdi. Fakültesini çok sevdiğinden mezuniyeti sonrasında oradan ayrılamadı ve asistan kadrosunda eğitim hayatına devam etti. 2005'te ise İzmir'e yerleşti. 2001 yılında "Sonsuzlukotesi" mail grubunu kurmasıyla başlayan yazarlık hayatı, önce 2002'de sonsuzlukotesi.com'u, daha sonra da 2004'de derKi.com'u kurmasıyla devam etti. Bir yandan da Cosmopolitan, Esquire, Yeni Aktüel, Zodiac, Akşam Brunch gibi dergilerde ve Akşam Gazetesi'nde serbest yazar olarak yazıları yayınlandı. 2011'de ise Anadolu topraklarından doğup Amazon.com'da yayınlanan ilk Türk Spiritüel dergisi "The Wise"ı oluşturdu. Halen yazmaya devam ediyor. Duru Sonsuz ile Özün Dünya'nın babası sıfatıyla onlara rehberlik yapmaya çalışıyor...