Altın deyince aklınıza ne geliyor?
Ziynet eşyası mı, güç mü, yoksa başka bir şey mi?
Peki Kolombiya Bogota’daki “Altın Müzesi”ni hiç duydunuz mu?
İlk duyduğumuzda gidesimiz pek gelmemişti. Çünkü aklımıza direkt Avrupa’daki müzelerde gördüğümüz kraliyet mücevherleri, paralar vb. geliyordu. Fakat rehberimiz bu müzenin çok derin olduğunu ısrarla söyleyince ziyaret edelim dedik ve hiç ama hiç böyle bir şey beklemiyorduk. Zihnimizdeki altın; ziynet eşyasıydı, düğünlerde takılan çeyrekliklerdi, bileziklerdi; yani tamamen maddi bir değerdi.
Ama burası bir başkaydı. Müzeye girince sizi derinden bir uhreviyet sarıyordu. Rehberin şu sözleri de bizi derinden etkiledi:
“Yerliler için altın bir meta değildi; güneşi temsil ediyordu ve bu yönüyle Tanrılarıyla kurulan bağdı. Bu bağı da altından heykeller yapıp Tanrılarına sunarak sürdürüyorlardı.”
Müzede her bir eserin kendine has bir titreşimi vardı, çünkü onu yapanlar altına ruhlarını akıtmışlardı…
Müzeden çıktığımda içimde zıt hisler beni çekiştiriyordu: Bir yanda altının bu yönünü hiç görmemiş olmanın şaşkınlığı ve o ruhsal bağı derinden hissetmenin sarhoşluğu;
Diğer yanda ise: İspanyolların gelip o altını yalnızca bir meta olarak görüp her şeyi yağmalamaları ve güç hırsıyla kendileriyle kurabilecekleri o derin bağ fırsatını da kaçırmaları ve aslında günümüzde de insanlığın benzer bir hal için savrulduğunu fark etmenin yüze inen tokadı vardı.
İnsanın İki Yönü
Avatar 3’ü izlerken Altın Müzesi ve yerliler hep aklıma geldi.
Bir yanda doğayla, “Ana”yla derin bağ kurmuş yerliler…
Diğer yanda ise yalnızca gücün peşinde olan, hırslı ve yıkıcı topluluklar…
Film aslında içimizdeki bu iki yönü bize yansıtıyor. Avatar serisini bu kadar sevmemizin ardında belki de bu var.
Bize;
“Güçlü olursam hayatta kalırım ve bunun için her şeyi yapabilirim” diyen yıkıcı yanımızla,
varoluşla bağ kuran ve bu bağ sayesinde kendi yüceliğini keşfeden yönümüzü aynı anda hatırlatıyor.
Her iki yön de bizde mevcut.
Bu yüzden insanlığı toptan yıkıcı, yok edici, yalnızca kendi çıkarı ve hırsı peşinde koşan bir güruh olarak görmek de doğru değil.
O zaman bu insanlığın içinden çıkmış, evrensel değerleri bizlere hatırlatmış nice üstadı, ruhu, sanatçıyı, güzel insanları nereye koyacağız?
Bu, insanın yaşam yolculuğunda yaptığı seçimlerin sonucu:
İnsan en yüceye de gidebilir, en diplere de…
Dünyaya da takılı kalabilir, ötesine de geçebilir…
Diğer gezegenlerde yaşam ne hâldedir, oradakiler nasıl yaşar, nasıl seçimler yapar bilemiyoruz. Ama sırf bu açıdan bakıldığında bile Dünya ve insanlık, her iki kutbu da içinde barındırabilmesi açısından gerçekten nadide.
Özlediğimiz O “Bağ” mı?
Avatar serisi de bu zıtlığı, devrimci sinema teknolojileriyle bize sunan ve bu yönüyle çok sevilen bir seri oldu:
Bir yanda bağlantıda “Yerliler”, diğer yanda istilacı “Kaşifler”…
Günümüz dünyasını şekillendiren bu zıtlığı seri çok iyi yansıttı.
Üstelik bunu göz alıcı teknolojilerle yaptı.
Avatar 1 çok çarpıcıydı; ilk olması açısından da devrimciydi. Serinin ikinci filminde açıkçası sonlara doğru sıkılmıştım. Aksiyon vardı ama derinlik pek yoktu.
Avatar 3 ise her anlamda tatmin eden çok güzel bir film olmuş. Hem aksiyon var, hem görsellik, hem de derinlik.
Filmden çıkarken adeta bir ziyafet sofrasından kalkmış gibi hissediyorsunuz. Mümkünse sinemada izlenmesi gereken bir film.
Ve insana şunu sorduruyor:
“Evet, bizlerin Na’viler gibi saçlarımızın ucunda fiziksel bağlantıları yok… Ama peki ya o bağlantıyı sağlayacak görünmez bağ organlarımız olamaz mı?
Biz de varoluşla bu şekilde bağlantı kuramaz mıyız?
Ve bu bağı kurabilsek, o hep hissettiğimiz yalnızlık ve ait hissedememe hâli son bulur mu?”
Zaten ‘Yola Düşenler’den olmamızın ardında da bu bağı yeniden ve kalıcı olarak kurma arzumuz yok mu? 😉
Avatar 3’ü kaçırmayın… 🙂

