Hep erkeklere kadınlar hakkında taktikler verecek değiliz ya, biraz da kadınlara öneriler de bulunalım. Buna da en temel erkek davranışlarından biriyle başlayalım: Eldeki Kuş.

Kadınları kuş olarak nitelendirmek bazılarında hazımsızlık, mide ekşimesi gibi tepkiler yaratabilir tabii, ama burada yerine cuk diye oturan bir mecazdan yola çıktık. Biliyorsunuz kuşlar daldaki kuş, teldeki kuş, pencere dışındaki kuş, kafesteki kuş gibi… türlere ayrılırlar. (Gerçi böyle bir türlemede yeni cat olundu). Bu yazıdaki mecazda kafesteki kuş konusuna hiç girmeyeceğim, çünkü kafesteki kuş konumundaki kadınların işleri cidden çok zor ve çok cesaret ister oradan çıkmak, bir çoğuda zaten o cesareti gösteremedikleri için kafese tıkılmışlardır. Genelde kafesten çıkma süreçleri çok sancılı ve acılı olur, allah kimseyi kafes içine girmeye razı etmesin. Bir de eldeki kuşlar vardır ki biz erkeklerin aslında en sevdiği türdür. Bu türle kurulan ilişkiler sevgili olmak yanısıra anne-çocuk ilişkisini de içerir. Anne ile çocuğun ilişkisi de genellikle koruyuculuk, göz yumma ve affetme ilkelerini barındırır. Çocuk annesinin elinden tutarken sağa sola sataşabilir, yaramazlık yapabilir, çevreyle oynaşabilir… Çocuk bilir ki ne yaparsa yapsın, annesi en fazla ona kızacaktır ama elini bırakmayacaktır. Bu elini tutma olayı çocuğa güveni verir ve artık yandan geçen amcalara tekme mi atar, teyzelerin çocuklarına tükürür mü… çocuğun insafına kalmıştır, annenin güvenli kanatları altında olduktan sonra…

Biz erkekler, sevgililerimizle olan ilişkilerimiz de çoğunlukla annemizle kurduğumuz ilişkileri baz alırız. Zaten dünyada tanıdığınız ilk kadın anneniz olduğu için onunla olan iletişiminiz kadınlar ile olan iletişimde temel oluşturur. Özellikle uzun süreli ilişkilere girdiğimiz kızları biraz incelersek, annemizin özelliklerinden bazılarını bulabileceğini gözlemleyebilirsiniz. Kızlar için de babaları genelde temel baz olmaktadır. (Tabii bu teorilerim bilimsel gerçekler değil, sadece gözlemlerime dayalıdır). Sevgilimiz de az yada çok annemize benzer özellikler bulduğumuz da hele ki yukarda verdiğim örnekteki gibi ‘annemizmiş gibi elimizden tutan” birini bulduğumuz da uzun zaman vazgeçemeyiz. Çünkü o bize güvenlik veriyordur, yaptığımız yaramazlıklar da bizi terk edip gitmeyecektir, en fazla biraz bağırış çağırış olacaktır ama yine yanımızda olacaktır… Karşımızdaki kız bize bu güveni verdiyse yandığının resmidir aslında. Çünkü artık bilinçaltlarımız yaramaz çocuk modunu devreye sokacaktır ve biz elimizden tutanı garantilediğimiz için çevremize göz atmaya başlayacağızdır. Genellikle de bu bakış ilişkiye aldatma veya artık ‘özel’ çaba harcamama olarak geri döner. Kızımız bir türlü anlayamamaktadır ilişkinin başında ona nice irili ufaklı sürprizler yapan oğlumuzun şimdilerde sadece özel günleri eline bir demet çiçekle tutuşturarak geçirdiğini veya onun için özel birşey yaptığında herifin ilgisinin en fazla 10 dk sürdüğünü veya artık içinden gelerek değil de görev icabıymış gibi “seni seviyorum dediğini… Ne değişmiştir de böyle olmuşlardır?

En temel olay, elde edilmeye çalışılan kişinin artık elde edilmiş olması ve garantilenmesidir. Tıpkı mağazada aldırmak için kıçınızı yırttığınız oyuncağı 3 gün oynayıp sonra köşeye attığınız gibi. Artık o sizindir ve deyim yerindeyse tadınızı almışsınızdır. Tadınızı almamışsanız bile o nasılsa orda elinizin altındadır. Hani bir şehirdeki tarihi eserleri en az o şehrin sakinleri gezer ya… “Nasılsa istediğim zaman gider gezerim” düşüncesi içindedirler ve mesela o şehirdeki 20. yıllarında falan uğrarlar ancak. Aynen böyledir. Hele bir de kızdaki kaybetme korkusunun kokusunu almışsanız (ki kızların olduğu kadar erkeklerinde burnu tazı gibidir bazı konular da) yan gelip yatmaya başlarsınız. Zaman ilerledikçe de artık monotonlaşmaya başlarsınız ve rutinleşir hayat. Nasılsa bir sevgiliniz vardır ve bir arada oluyorsunuzdur istediğinizde. Sonra araya başkaları girer, gözünü dışardaki başka “elde edilecek oyuncaklara” kayar. Sevgilinize çaktırmadan onların peşinde koşmaya başlarsınız ve yakalanmadığınız sürece de vicdanınızı çok zorlamadan ufak kaçamaklara devam edersiniz. Burada yakalanmama çabalarınız, sevgilinizin karakterine göre artar veya azalır. Bazı kızlar “salak” derecesinde affedicidir, çünkü aslında ayrılmaktan ve alıştıkları düzenden çok korkmaktadırlar ve herif de bunu farketmişse boynuzlar babam boynuzlar. Nasılsa emindir ki akşam eve gelince onu bekleyen birileri olacaktır ve diğerleri kendisini reddetse bile evde onu kabul edecek birileri vardır. Ben yazarken bile rahatsız oluyorum bu mantıktan ama dürüstçe söyleyelim kendimize, erkek yada kadın farketmez, kaçımız bunu yaşamadık ki. Ha sevgilinizin çok yaygaracı olduğunu bilirseniz, adımlarınızı çok dikkatli atarsınız ve açıkcası siz istedikten sonra karşıdakinin ruhu bile duymak, her ne kadar kadınların bu konudaki 6. hisleri çok kuvvetliyse de…

Diyelim ki yakalandınız ne yapacaksınız erkek olarak? Kadınların çoğunun da bir zayıf noktası burada çıkar. Gerçeği değil, duymak istedikleri cevabı duymak isterler. Yani karşısındaki erkek sonuna kadar inkar ediyorsa kadınlar da biraz şüphe kalsa bile rahatlama tavırları görülür. Herif orada yapacağını yapmıştır, ama kadın burada “yapmadım”ı duymak için tazı gibi dikmiştir kulaklarını ve duyunca da iner. Bazı kadınlar ise gerçeği ister ve erkek açıkcası “salaksa” itiraf eder. “Salaklık” diye niteliyorum çünkü bir defa aldatmak aslında ilişkide veya kişide sorun olduğunun göstergesidir. Ya birşeyler ters gidiyordur ya da kişiler uzun süreli tek eşli ilişkiye hazır değillerdir. Bir defa hazır değilken böyle bir ilişkiye kalkışıyorsan yanlışı baştan yapıyorsun. Hele ki ortaokul sıralarında başlayıp 9-10 sene çıkıp evlenmelerde bu tarz olaylara daha kolay rastlanabilir. (İstisnalar hariç) Bence insanlar birkaç farklı kişiyi görmeli, denemeli yanılmalı ve sonradan kafalarındaki soru işaretleri azaldıktan sonra uzun süreli bir ilişkiye girmelidirler. Ha bu da herkes önüne gelenle çıksın anlamına gelmiyor. Ama hayatta birbirinden farklı insanların olaibleceği ve farklı tatlar verebileceklerinin bilincini kazanmak açısından gerekiyor. (Yine istisnalar olabilir tabii ki) Önüne ilk çıkanla evlenmek yada 8 sene çıkmanın bence pek bir manası yok, bir süre sonra da eşler birbirlerini bile suçlamaya başlayabilirler. Bir de çoğumuzun ruhunda varolan meraklar da devreye girince olaylar iyice karışabilir. Gerçi bu konu çok derin bir konu ve “salaklık” konusunu dağıtabilir. “Salaklık” diyorum çünkü madem aldatmaya niyetlendin, bari çaktırmadan yap ki kızı rencide etme. Ha bu dürüstlük anlayışına sığar mı? Zaten aldatma işin içine girdikten sonra “dürüstlük” ilkeleri falan gerilerde kalıyor. Ya uzun süreli ilişkiye girmeyip, tutamayacağın sözler vermeyeceksin; ya elindekiyle mutlu olmasını öğreneceksin (ki genellikle elini tuttuğun kişi dışardakilerden daha iyi bir seçimdir); ya ayrılacaksın madem sorunlar ve şikayetler var; ya da aldattıysan çaktırmayacaksın, yakalandıysan da TV’lerde ‘ben karımı aldattım’ diye bas bas bağıran Rafet El Roman pozuna düşmeyeceksin. Ben o tavra bir erkek olarak bile rahatsız oldum, karısı fazla bile dayandı. Madem yedin o haltı ve karına da itiraf ettin, sus be adam! İtiraf etmek kolay kolay dönüşü olmayan bir yara açacaktır bence karşındakinin içinde. Ne kadar olgun görünse bile “o beni aldattı” düşüncesi aklının bir köşesinde olacaktır ve ilişkinizde onarılması çok zor yaralar açılacaktır. Haa çok bariz yakalandıysanız ve hala reddediyorsanız (ki bunu da yapanlar vardır) reddetmek olayı daha da alevlendirecektir. Ama zaten o saatten sonra da ilişkiye geri dönmek adamı biraz zorlar. Erkek dergilerinde kadınların “yalan duymayı tercih etme” tavırları hakkında hep şöyle yazar: “Sonuna kadar inkar edin”. Açıkcası bazı açılardan içime sinmese de bunun kendimde bile işe yaradığını görebiliyorum. İnsan sürekli “gerçekler” içinde yaşamaktansa bazen yalanlara “bile bile” inanmayı yada duymazdan gelmeyi seçebiliyor. Bu doğru bir tavır mı tartışılır, ama henüz çoğumuz gerçekleri olduğu gibi kaldırabilecek düzeyde değiliz. Taa ki onları olduğu gibi duymaya hazır olana ve yaşamı olduğu gibi kabul edene dek. Zaten yukarda anlattığım ilişki türü de bence “olgun” bir ilişki türü değil, ama çok fazla yaşanıyor; ben de zamanında yaşamıştım.

Peki kadınlar bu konuda ne yapabilir? En sıkı davranış biçimi, erkeğin karşısında kendinin “ondan bağımsız, her an elinin altında bulabileceği bir oyuncak gibi olmayan, bir ilişkiye artı mutluluklar için giren ama bulamazsa rahatlıkla gidebileğini veren, özgür bir birey” olduğu mesajlarını veren bir tavırdır. “Ben senin annen değilim, kız arkadaşınım ve kız arkadaşlarınla aranda bir kanbağın yoktur”u verecek kız. Tabii bazı kızlarımız da bu mesajı verecem diye BBG evinde birbirine laf anlatmaya çalışan tipler gibi kasılırlar ve olduklarından daha kasılmış bir hale gelirler. Bu da ilişkiyi yıpratır. Aslında herşeyin temelinde kendi içinde ayakta duraibilen, bağımsız bir birey olduğunu hissetmekte ve zaten ondan sonrası çok kolay oluyor. Kendinizi kasmanıza bile gerek olmadan tüm ruh halinizle karşındakine bu mesajları çakıyorsunuz zaten. Ama henüz bu yolda gelişme aşamasındaysanız bu mesajları verecek uygun kanalları bulmanız gerekiyor. Bazı erkekler tavırdan anlar, bazılarıyla çocukla konuşur gibi tane tane söylemeniz gerekir, bazıları yazılardan anlar, bazıları da kısa süreli terk edilmekten vs. Tabii kızda da cesaret olması şarttır. Böyle bir tavır içine girecekseniz, onunla bir daha olamayabileceğiniz düşüncesini de kabullenmeniz gerekecektir. Blöfler her zaman işlemeyebilir. Ama çoğunlukla eldeki kuş tavrındaki erkekler, ayrılık tehlikesini gördükleri anda basarlar yaygarayı çocuklar gibi. “Annecim annecim nolur gitme, bak sana söz bir daha yapmicam” tavırları içine girerler, birkaç gün üzerinize titrerler, sonra tehlike geçince de aynen devam… Bu nereya kadar böyle devam eder? Taa ki kişiler ve ilişkiler olgunlaşana kadar… Ve bazen olgunlaşmak için en uygun yol: “İlişkiyi sona erdirmektir”. Evet siz bu yazıyı “ilişkimi nasıl kurtarabilirim” düşünceleriyle de okumuş olabilirsiniz, ama inanın bazen ayrılmak en güzel ve olgunlaştırıcı çözümdür. Hayat akan kocaman bir nehir ve bizler de birbirimizle birşeyler paylaşan, birbirlerine değerli armağanlar veren ruhlarız. Paylaşma zamanı bitmişse, birbirne verilebilecek “son” güzel armağan “ayrılık” olabilir. Ayrılık, rahatsız edici bir kelime olsa da aslında muhteşem bir armağan olabilir, alamısını bilene…

Ayrıca şunu da unutmamak gerekir ki “her güzel masalın bir de sonu vardır”… Tabii masalınızı 3 sayfada da bitirebilirsiniz, romanda yazabilirsiniz, ansiklopedik boyutlara da getirebilirsiniz… Bu sizin seçiminize kalmış… Ayrıca “happily live after” da masalın sonu için bir seçim olabilir, değil mi? 😉

Hasan 'Sonsuz' Çeliktaş

18 Kasım 1976'da Mersin'de doğdu. Toros Koleji'ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü'ne girdi. Fakültesini çok sevdiğinden mezuniyeti sonrasında oradan ayrılamadı ve asistan kadrosunda eğitim hayatına devam etti. 2005'te ise İzmir'e yerleşti. 2001 yılında "Sonsuzlukotesi" mail grubunu kurmasıyla başlayan yazarlık hayatı, önce 2002'de sonsuzlukotesi.com'u, daha sonra da 2004'de derKi.com'u kurmasıyla devam etti. Bir yandan da Cosmopolitan, Esquire, Yeni Aktüel, Zodiac, Akşam Brunch gibi dergilerde ve Akşam Gazetesi'nde serbest yazar olarak yazıları yayınlandı. 2011'de ise Anadolu topraklarından doğup Amazon.com'da yayınlanan ilk Türk Spiritüel dergisi "The Wise"ı oluşturdu. Halen yazmaya devam ediyor. Duru Sonsuz ile Özün Dünya'nın babası sıfatıyla onlara rehberlik yapmaya çalışıyor...