Burak Eldem’in “2012: Marduk’la Randevu” kitabında özellikle altını çizdiği bir durum vardı: Marduk’un dünyaya yaklaşması sonucunda yaşanacak olaylar sonucunda, Orta Doğu’nun, bu olabilecek olayları öngören büyük devletlerce işgal edileceği. Nitekim geçtiğimiz senelerde bunun izlerini gördük. Ama şimdi ABD’de yeni bir yönetim mevcut. Peki bu işgal stratejisi değişti mi? Değiştiyse yeni strateji ne yönde olabilir? Türkiye’nin bu yeni stratejideki rolü nedir? Önce Burak Eldem’le başlamak istiyorum.

 

Sözünü ettiğin öngörüler, tam olarak söylemek gerekirse, belli bir “neden – sonuç” ilişkisinin izinden yürüyerek, tarihte bunun yinelenme periyotlarını ve yarattığı etkileri gözden geçirmekle ilgiliydi. Benim dünyaya ve evrene bakışım, klasik egemen “insan merkezli” bakışın uzağına düşüyor ve bu nedenle evrendeki değişimlerin fiziksel unsurlarını ve elle tutulur, somut sonuçlarını izleyip, insan topluluklarının günlük yaşamları üzerindeki etkisini doğru saptamaya çalışıyorum. Marduk’la Randevu’da yaptığım, yaklaşık beş bin yıl içinde tutulan kayıtlardan, üzeri okültüst kodlarla örtülmüş metin ve mitlerden, astronomi ve “gizem” geleneklerinin ardında bıraktığı verilerden yola çıkarak, oluşan resmi, bilinen tarihi değişim ve sarsıntı dönemleri ile eşleştirmek, çakışıp çakışmadığının sağlamasını yapmaktı. Kitabı okuyanların yakından bildiği üzere, ulaştığım sonuç, dinlerin “zor anlaşılır” ya da “muamma” gibi gözüken kimi kutsal metinleri dahil, yerleşik insan uygarlığının son beş bin yıl içinde bıraktığı kayıtlarda, fiziksel değişimlerin, doğanın tarihinin ciddi rol oynadığı. Yani, insan toplulukları kendi gelişim süreçlerini iç dinamikleriyle yaşıyor elbette. Ama bunun dışında bir de doğanın, evrenin, fiziksel dünyanın yadsınamaz etkileri var ki, seyrek aralıklarla da olsa bu etkiler radikal boyutlara varıp, tarihin akışına hiç de küçümsenemeyecek etkide bulunabiliyor. Bu tür büyük ve köklü fiziksel değişimlerin en etkililerinden biri, benim araştırmalarıma göre İ.Ö. 1650’nin hemen sonrasında oluşmuş. O dönem için “uygarlık merkezleri” diyebileceğimiz bölgeleri derinden etkileyen bir “doğal değişim” sürecinden söz ediyorum. Yani hayatı alışılmış olduğu gibi yaşanır olmaktan çıkaran ya da en azından hatırı sayılır oranda etkileyen fiziksel unsurlar devreye girmiş. Sözgelimi, Mısır, Mezopotamya, Ege Adaları, Hindistan, Çin’in batısı, Orta Amerika ve Güney Amerika’nın batısını etkileyen, beş ila on yıl arasına yoğunlaşmış, art arda gelen jeolojik afetler: Volkanik patlama, büyük depremler gibi. Sonra, bunlarla bağlantılı ya da bağlantısız olsun, yine aynı kısa zaman dilimine yoğunlaşan güçlü iklim değişimleri. Bunlar, büyük uygarlık olarak gördüğümüz Mısır, Babil, Harappa, Minos ve Çin’i ciddi etkilemiş. İklim dengelerinin bozulması, akarsu rejimlerinin değişmesi, tarımı ve yerleşik hayatı sarsınca, doğal olarak, üretilen ekonomik zenginliğe de darbe vurmuş. Tarih gösterir ki, ne zaman toplumların kaynak kullanım ve değer üretim süreçleri sekteye uğrar, sarsılırsa, bunun uzantıları çok kısa süre içinde toplumsal yaşamda ve siyasi gelişmelerde açığa çıkar. 3650 yıl önce olan da bu. Bir bakıyorsunuz, zaten sorunlu görünen bölgeler, oraları kontrol eden büyük güçler zayıflayınca birer belirsizlik alanına dönüşmüş ve kargaşa, iç savaşlar, göçebe kavimlerin işgal ve yağmalarıyla o büyük uygarlıklar yaklaşık yüz yıl süren bir “ara dönem” yaşamışlar. Mısır’ın ikiye bölündüğünü, Babil’in işgale uğradığını, Minos’un çözüldüğünü, Harappa’nın büyük bir bunalım yaşayıp çözüldüğünü biliyoruz. Hep aşağı yukarı aynı tarihlerde oluyor bunlar; yani doğal değişim başlayınca.

Şimdi, bugün benzeri bir fiziksel etki devreye girdiğinde, uygarlığın getirdiği teknolojik, psikolojik etkenler ve bilgi-deneyim birikimi sayesinde, aynı oranda şiddetli bir kargaşa yaşanmayacağını söyleyebiliriz. Ama yine de dünyanın işleyişini, ekonominin, hele de bugünkü gibi globalleşmiş bir ekonominin akışını sekteye uğratacak potansiyel demektir en azından. Yine buna bağlı olarak, dünyanın çözülmemiş siyasi sorunlarının olduğu bölgelerde, oturmamış dengeleri yeni kararsız noktalara sürükleyebilecek iç dinamikler de, böylesi doğal değişim süreçlerinde daha kolay ortaya çıkabilir. Bu nedenle ben, somut olarak “şunlar şurayı işgal eder, şurada şunlar olur” demedim ama, bugün dünyayı kontrol eden ya da etmeye uğraşan güçlerin, bütün bu olasılıkları göz önünde bulundurarak, 3650 yıl öncesine göre çok daha artmış güç ve olanakları devreye sokup, korkulu düş görmektense uyanık kalmayı yeğlemek isteyeceklerini vurguladım.

Nitekim, olan da bu aslında. globalleşmeyi garantiye almak, “arıza çıkaracak” kargaşa bölgelerinde düzeni ve otoriteyi netleştirmek. bunun olamadığı yerlerde “sürekli kaos” politikası güderek güç kullanımını meşru kılmak, ona zemin hazırlamak gibi. Ortadoğu, Uzakdoğu, Orta Amerika, böyle bölgeler. Doğal olarak buralarda hareket çok hızlı son dönemde. Soruna gelirsek, epey uzun bu girişin ardından, Türkiye’nin hem resmi hem de sivil anlamda, bu konudaki bir farkındalığın çok çok uzağında olduğunu söyleyebilirim ne yazık ki. Bunu açarız daha sonra. Ama ABD konusunda şunu söyleyeyim: Demokrat’ların kazanması, Obama’nın Beyaz Saray’a yerleşmesi elbette genel anlamda olumlu bir gelişme. Ama sivil güçlerin bilinçli çabalarının devreye sokulmasıyla zorlanan bu değişimin de manipule edileceğine, hatta edilmeye başladığına mutlak gözüyle bakabiliriz. Obama’nın işi gerçekten çok çok zor.

Sorunun birinci kısmının yanıtını çok net aldık sevgili Burak Eldem’den. İkinci kısmını ise Cem Şen’e yöneltmek istiyorum. Her ne kadar kitaplarında pek politikaya girmese de, kendisinin çok sağlam politik fikirleri olduğunu gayet iyi biliyorum. Ama aslında bu soru sadece politiği değil, birçok açıyı kapsıyor. Sevgili Cem, sence Türkiye’nin Dünya üzerindeki yeri nedir? Hem maddi ve hem de manevi açıdan ve önümüzdeki dönemde neler yaşayacağız sence?

Türkiye’nin konumu, bir insanın bedeninde karaciğerin ya da akciğerin konumundan farklı bir şey değil. Yani, bedenin herhangi bir yerindeki bozulmanın nasıl ki bedenin geri kalanını etkilemeyeceğini düşünemezsek Türkiye’deki ya da Uganda’daki bir bozulmanın da dünyanın geri kalanını etkilemeyeceğini düşünemeyiz. Bu anlamda Türkiye, kendi içinde, kendine özgü bir konuma sahip olsa da benim açımdan dünyadaki herhangi bir ülkeden çok da farklı bir öneme sahip değil. Aslında belki bakış açımızı biraz kaydırarak şöyle bir şey denemeliyiz: Hepimiz yavaş çekimde bir film sahnesi izler gibiyiz. Bu film sahnesinde, bir araba büyük bir hızla bir bariyere doğru yaklaşıyor. Hepimiz biraz sonra arabanın bu bariyere çarpacağını biliyoruz. Arabanın hızı ile bariyere olan mesafe orantılandığında, fren yaparak arabanın bariyere çarpmasını durduracağımız eşiği çoktan geçtik. Şimdi bu durumda araba duvara çarptığında nasıl bir hasar alır bunun tartışmasını yapıyoruz. Buna göre kendimizi konumlandırmaya bu çarpışmanın sonrasında ne yapacağımızı bulmaya çalışıyoruz. Oysa ben diyorum ki, hala bariyere çarpmadık. Yapacağımız şeyler yardımıyla belki hasarı azaltmanın bir yolunu bulabiliriz. O nedenle gelin çarpışma sonrasındaki olası hasarı hesaplamaya çalışmak yerine hemen şu an ne yapabileceğimize bakalım. Fakat bakış açısını bu şekilde değiştirdiğimizde Türkiye ya da şu mesele dışında başka bir şey görmemiz gerekiyor. Einstein’ın dediği gibi, bir sorun onu yaratan zihinle çözülemez. O zaman bakış açımızı nereye ve ne şekilde değiştirebiliriz. Belki bunu tartışmak çok daha iyi olur. Yoksa Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda ne olacağı, dünyadaki olası değişimlerle birlikte değerlendirildiğinde bir hasar raporu çıkarmak mümkün. İşin ruhsal kısmına gelince, ben de Burak gibi dilersen bunu ilerde tartışırız diyeceğim, ama şunu ekleyim: Ruhsallık, bundan yaklaşık 10000 ila 6000 yıl önce ilk büyük darbesini aldı ve insanlık o tarihten sonra “Tanrı’yı tahtından indirmek” için girişimlerini artırdı. Bunu da dinler ve kültür aracılığıyla yaptı. Senin anlayacağın Türkiye’nin ruhsal durumunu tartışmadan önce bu konunun anlaşılması lazım.

Türkiye olarak niyetlendik ama madem burada önce bu konuyu iyice anlamamız lazım, buradan devam edelim, çünkü Burak Eldem’in kitabında da bu konuya dair referanslar mevcut. Ama önce seni dinleyelim, bu son cümleni bize açabilir misin? Nasıl bir darbe yaşandı ve “Tanrı’yı tahttan indirmek”le kast ettiğin nedir?

Biliyorsun aslında bu konuyu ayrı bir yazı olarak yazmayı planlıyorum; o nedenle burada anlatmam ne kadar doğru olur emin değilim ama kısaca bahsetmeye çalışayım. Önce şunu çok iyi anlamamız lazım. Bir yıkım ile karşı karşıya olduğumuz kaçınılmaz bir gerçek. Bu yıkım için spiritüel olsun, mantıklı olsun en az 15-20 tane gerekçe sıralayabiliriz. Biri mi olur bunlardan bir kaçı birden mi bilinmez  ama kaçınılmaz olan şey global bir sıkıntıya doğru gittiğimiz. Bu durumda çok net olan bir başka önerme ile karşı karşıyayız: İnsanın anlayışında “köklü” bir değişime ihtiyaç var. Bu köklü değişim olmadan elimizdeki soruna çözüm geliştirmeye çalışmak, Einstein’ın sözünde olduğu gibi, sorunu yaratan zihin  durumuyla sorundan çıkış aramak gibi bir şey olacak. Tüm insanlık şu an ünlü “Ruhun karanlık gecesi” halini yaşıyor. Tam bir karanlık durumu. Karanlığın ne olduğunu ise defalarca tartıştık seninle Hasan; gerek dergindeki yazılarımızda gerekse karşılıklı sohbetlerimizde. Hatta hatırlarsan bir kere soru yanıtla gittik ve ben sana yanıtı söylemedim. Senin kendinin bulmanı bekledim ve sen kendin buldun yanıtı. Yanıt: Cehalet! Tüm insanlık inanılmaz bir cehaletin pençesinde. Bu cehalet, kitabi bilgi ile giderilebilecek türden bir cehalet değil çünkü yazılmış neredeyse tüm kitaplar bu cehaletin bir parçası olarak yazılmış durumda. Bu cehaletle yazılmamış bir kitabın günümüz zihninin anlamasına imkan yok. Bu kesinlikle olanak dışı. Dolayısıyla durumu bir kez daha özetlersem şunu söyleyeceğim: Büyük bir sorun ile karşı karşıyayız ve bu sorunun karşısında temeldeki “cehalet” bulunuyor. Bu cehalet, bugün “kültürlü insan” diye adlandırdığımız ve tarım devrimi ile başlayan insanın bir “hastalığı”. Buna hastalık adını özellikle veriyorum; çünkü ilk başladığında belki 5-10 kişi bu hastalıktan müztaripti ama öyle büyük bir salgına dönüştü ki, 5-10 bin yıl içinde dünyada bu hastalığa yakalanmamış insan kalmadı. Kalanları ise, hastalanmış olanlar ya yok etti ya da hastalandırdı. Son olarak Aborjinlere yapılanlar ortada. Mesela onları tam hastalandırmayı başaramadılar ama zavallılar şu anda alkolizm, ensest, şiddet, intihar gibi bir kabusun içinde yaşıyorlar. Bu cehalet, “Tanrı’yı tahtından indirebileceğimiz” yanılgısı yaşamamıza neden oldu. Bütün medeniyetimiz, kültürümüz, uçaklarımız, buzdolaplarımız, ileri uzay teknolojilerimiz hepsi, bütün bunlar bu hastalığın birer sonucu olarak gelişti. Bugün medeniyet dediğimiz, ilerleme dediğimiz ne varsa, bu hastalığın bir ürünü ve hepsinin tek bir amacı var: Tanrı’yı tahtından indirmek ve oraya insanı oturtmak. Peki bu hastalığı ne ya da kim başlattı? Benim “Talepkar tanrılar” adını verdiklerim.

“Talepkar Tanrılar”a benzer bir konu sanırım senin kitabında da vardı sevgili Burak. Daha doğrusu ucu Sümerler’e kadar uzanan bir kavram bu yanılmıyorsam. Bu noktadan hareketle insanın Tanrıları tahttan indirip, kendisinin oturma çabası içinde olduğuna katılıyor musun? Bu çabanın ne gibi etkileri oldu insanlığa? Şu anda yaşadığımız sıkıntıların temelinde de bu çaba mı var yoksa?

Cem’in sözünü ettiği kavram, benim de bir biçimde önemsediğim ve insan uygarlığının bu gezegen üzerinde izlediği seyri değiştirdiğine inandığım bir kavrayış ya da anlayışla bağlantılı. Çok kabaca “insan merkezlilik” diyebiliriz buna, yani tarihi, evreni ve varoluşu açıklamakta bütün o karmaşık süreçlerin ortasına başrol kahramanı, “esas çocuk” olarak insanı yerleştirmek. Verilerin bulanıklığı nedeniyle bu değişimin başlangıcını tam olarak saptamak kolay olmasa da, “geç neolitik” ya da tarımsal yerleşik toplum düzeninin son evreleri gibi düşünmekte sakınca yok. Nedir bunun çıkış noktası ve doğal sonuçları? Her şeyden önce, “insan” bir tarafa konur, onun dışında kalan her şey başka bir tarafa. Ardından, dışta kalan unsurların “maddi” olanları, bir biçimde “dekor” ya da “yan unsur” olarak insana verilmiş, bahşedilmiş nimetler olarak değerlendirilir. Yeryüzü, insan üzerinde yaşasın ve çoğalsın diye yaratılmıştır; bitkiler onun için yaratılmıştır; hayvanlar ona hizmet etsin diye verilmiştir; güneş onu aydınlatıp ısıtsın diye yaratılmıştır. Bu listeyi uzatabilirsin.

Böyle bir bakış, kendi anahtarını da söylemi içinde taşıyor: Yani, insan dışındaki unsurlardan, “maddi” olanları çıkardığında, geriye kaldığı varsayılan “maddi olmayan” unsur, bir “yaratıcı” gerektiriyor bir anda. Bu yaratıcı, her şeyin merkezine insanı koyuyor, bütün projesini ve edimlerini bu en önemli “ürünü” üzerine yoğunlaştırıyor. Doğal olarak, “yaratmak”, kendiliğinden bir “yaratıcı” ve “yaratılan” gerektirdiği için, düşünce ve kavrayışlar, bu varsayımın üzerine bina edilen “inanç sistemlerini” geliştirip kurumsallaştırıyor. Cem’in sözünü ettiği şey, bu düşünce ve kavrayış biçimi egemen kılındığı andan itibaren, insan ile evren arasındaki ilişkiyi bir biçimde “anlamlandırdığı” varsayılırken, onu aynı zamanda kendine bağlı ve “teslim olmuş” hale getiren “ilahi figür” ya da figürler. Kurumsallaşmış dinler, tarım toplumunun o ilk büyük gelişim ve huzuru tattığı evrenin sonlarına doğru ortaya çıkarken, o ana dek insan düşüncesinde evren ile özdeşleşmiş “büyük birlik, kavrayıcı oluşum” düşüncesini dağıtıp, yerine farklı, doğrudan doğruya bütün gözlem ve söylemini insan üzerine kurmuş ilahi güçleri koyuyor. Sümer’in gelişiminde bunların izini sürebiliyoruz ama asıl başlangıcı daha gerilere gidiyor: Harappa’yı, Minos’u ve Mısır’ın pre-dynastic dediğimiz hanedanlar öncesi dönemini de göz önünde bulundurmamız gerek. “Tanrılar” dediğimiz unsur, büyük oranda, tapınak olarak adlandırılır hale gelen “ruhani merkezler” tarafından, “insan’ın uzaydaki izdüşümü” haline getiriliyor ki, bu da doğal olarak insana özgü kimi niteliklerin ayrıştırılıp ilahi unsurlara atfedilmesi demek. Yani, “kötülük”, bu tanrısal güçlerden biri oluyor sözgelimi; iyilik ve vericilik, bir diğeri; koruyuculuk bir başkası. Hep insan nitelikleri, onları oluşturan parçacıklar, güdüler ve bileşenler, “göğe yükseltiliyor”. Bu durumda, kurumsallaşan “din” dediğimiz güçlü sistemler, sosyopolitik gücü de ellerinde bulundururken, aslında dünya üzerinde tek ve en önemli varlık olarak insanı konumlandırıyor, bütün yaratılışın ve onu izleyen sürecin öznesi olarak evrende insanı ayrı bir yere yerleştiriyor. Yani insan, tanrısallığın ürünüyken, paradoksal biçimde onun yerini de almaya başlıyor.

Toplumsal gelişim süreci içinde tapınak sistemlerinin oluşması, iktidar ve gücün merkezileşmesinin en önemli aşamalarından biri. Dolayısıyla bu aşamada birileri çıkıp diğer insanlara, “tanrıyı onlardan daha iyi bildiklerini” ve daha önemlisi “tanrı’nın haberci ya da elçi” kimliğiyle onları görevlendirdiğini kabul ettiriyor bir biçimde. Oldukça kritik bir dönüşüm bu. Kötülük nereden geliyor sorusunun yanıtı da, “insanlaştırılmış tanrısallık” anlayışı içinde kendiliğinden oluşuyor, “iyilik ve koruyuculuk” da. Ama en önemlisi, tanrı ya da tanrıların insanlarla ilişki biçimlerinin, “seçilmişler” aracılığıyla iletilen “emir ve beklenti” sistemi üzerine kurulması.

Bu noktada, “talepkar tanrılar”, aslında tapınak sistemlerinin tam merkezine yerleşiyor. Şimdi bu şekilde anlatıldığında, bütün bu sürecin binlerce yıl önceki “çoktanrılı” anlayışa dayanıp, son iki bin yıl içinde “islah edildiğini” düşünenler olabilir. Ama böyle bir şey yok. Sürecin izlediği yol ne denli farklı değişim eğrileri çizerse çizsin, bugün insan, bundan beş bin yıl önce (tahminen) üretilip kurumsallaştırılmış bir inanç ve “evren kavrayışı”nın etkisinde. Bir ekolün ya da teolojinin panteonu ya da kutsallık çemberi, yerini neredeyse bütünüyle aynı mantıkta işleyen başka bir “insan için insana yönelik” inanç anlayışına bırakıyor. Bakın “kötü tanrı ya da tanrılar”ın yerini, Şeytan alıyor sözgelimi. Kimi zaman “cinler” aynı işlevi görmek üzere teolojideki boşluğu dolduruyor.

Binlerce yıl önce ortaya çıkan ve evreni insan merkezli bir “siyah – beyaz” kutupluluğu içinde değerlendiren dualizm, bugünün tektanrıcılığı içinde tüm canlılığıyla dimdik ayakta. İşte bu nedenle, kökenin gelişimi de izlendiğinde, Harappa’dan, Sümer’den, Eski Mısır’dan bu yana, tanrının yerini, “tanrı adına insan” almış durumda. Sosyolojik ve siyasi anlamda bunu, “sınıflı toplumların ve hegemonya sistemlerinin manevi altyapısı” olarak da adlandırabiliriz. Sakıncaları? Neye göre sakınca arayacağımıza ya da neyi onaylayacağımıza bağlı. Evrende böyle referans noktaları yok ve her şey akış içinde. Ama perspektifimiz insan topluluğu olacaksa, ki bu söyleşide böyle, sakınca da, Cem’in sözünü ettiği kavramda somutlaşıyor: Cehalet.

Yani, beş bin yıl, belki de daha uzun bir süre içinde kemikleşmiş anlayış, son derece güçlü bir “perdeleme” etkisi yaratarak, tümüyle bunun üzerine inşa edilmiş bir bilgi sistemi aracılığıyla bugün evreni ve evren-insan ilişkisini kavramamızı ciddi biçimde güçleştiriyor.

Bunu daha kısa söylemek gerekirse, “tapınak sistemi” dediğimiz kurumsallaşmayla gelen “insanı tanrısallığın yerine koyma” sürecini tektanrıcılık, değiştirmek şöyle dursun, güçlendirdi. Akıl ve rasyonalizmi bu manipulatif inancın yerine koyma iddiasında olan Aydınlanma düşüncesi ve onun devamındaki düşünce akımlarıysa, hep o başlangıç noktasındaki “defo” yüzünden sıkıntı çekti, distorsiyona uğramış bir “gerçeklik” anlayışını “mutlak ve tartışılmaz gerçeklik” yerine koydu.

Bir başka deyişle, ben bu değişimi, yani Cem’in “tanrının tahtından indirilmesi” olarak nitelediği sürecin başlangıcını, insan uygarlığının kısa tarihi içindeki en belirleyici kırılma noktalarından biri olarak ele alıyorum. Kitabım “Fraternis”te bunun üzerinde uzun uzadıya durmuştum. Gerçekliği ve insan-toplum-doğa-evren ilişkisini daha özgür, daha esnek bir kavrayış içinde ele almadıkça, yapılan şey, Einstein’ın dediği gibi, “sorunu yaratan zihniyetle sorunu çözmeye çalışmak”tan öteye gitmeyecek. Yaklaşmakta olan dönem için, bunun değişip değişmeyeceğini öngörmek ise, şu an hiç kolay değil.

Söyleyişimize Türkiye ve geleceği olarak başlamıştık ama geldiğimiz nokta itibariyle bambaşka bir noktadayız. Ama açıkçası bundan yana bir şikayetim yok, bilakis çok çok önemli bir konuyu açıyoruz. Bakalım akışında neler gelişecek, Türkiye’ye döner miyiz yoksa sonraya mı bırakırız bilemeyeceğim. Ama şu anda aklımdaki soru şu: Sevgili Cem, günümüzdeki spritüel akımların bu çerçevede yeri ne? Sanki varolanın yeniden üretilmesi ve mevcudun devamı üzerine devam eden bir akımı, sanki yeniymişçesine yaşıyoruz. Sanırım biz resme doğru noktadan baktığımızı sanıyoruz, amma velakin daha tabloyu çevirip bakmamışız bile. Keza hep aklıma gelen bir soru da şu: Biz insanlık olarak tümevarımla evreni anlamaya çalışıyoruz. Kendimizden yola çıkarak evrene doğru genişlemeye ve anlamaya çalışıyoruz, ama esas yapılması gereken tümdengelim gibi geliyor. Ancak o zaman resmi görüp, nerede durduğumuzu anlayabileceğiz. Senin bu iki nokta hakkındaki düşüncelerini öğrenebilir miyim?

Önce Burak’ın söylediği bir şeye katkıda bulunmak istiyorum. Aydınlanma düşüncesinin, ilk öncülü kullanarak defolu bir hale geldiğinden bahsetti. Burası çok önemli. Eğer bu durum yeterince anlaşılamazsa o zaman, “aydınlanma çağı” adı altında başlatılan bir zamanların, din yerine bilimi koymaya çalışan düşünce sisteminin aslında yeni çağ için yaratılmaya çalışılan bir din olduğunu anlamakta zorlanacağız. Yine eğer bunu yeterince iyi anlayamazsak o zaman dine suçu atıp bilimi ya da entelektüel “aydınlama”yı göklere çıkaracağız. Oysa durum bu değil. Yani başlangıçtaki  “önerme” hatalı olduğu için, bu önermeden yola çıkan dini akımlar kadar entelektüel akımlarda da ciddi hatalar var.  Bu anlamda din hatalı bilim hatasız gibi bir durum ile karşı karşıya değiliz. Joseph Needham’ın “Science and Civilisation in Ancient China” adlı devasa eserinde, yazarın şöyle bir lafının duyduğumda dehşete kapılmıştım: Çin gibi bütün bu teknolojik gelişimleri yaratan bir kültürün nasıl olup da bilim yaratamamış olduğu çok şaşırtıcıdır, demişti. Aynı ithamı daha sonradan eski Mısır için de okumuştum. Mısır’da gelişmiş bir teknoloji olduğundan ama bir bilim olmadığından bahsedilir.  Bunun ne kadar “yobaz” bir yargı olduğunu sanırım anlayabilirsiniz. Bilim, “biz, seçilmiş insanın” tanımladığı şey olmak durumundadır. Din, yine biz seçilmiş insanın tanımladığı bir şey olmalıdır. Bu nedenle karşımızdakini kendi dinimize, kendi bilimimize, kendi yaşam biçimimize ve en mutlak olarak “kendi tanımlarımıza” zorlarız. Hastalanmış insanın en belirgin özelliklerinden bir tanesi de budur. Kendi tanımı haricinde bir tanım, kendi tanrısı haricinde bir tanrı, kendi yaşam biçiminden başka bir yaşam biçimi, kendi doğrusu haricinde bir doğru bilmez. Bunun bir uzantısı olarak da kendi haricinde bir başka şeye yaşama hakkı tanımaz.

Soruna gelirsek Hasan, belki yanıtımı tahmin edebilirsin? Bugünün ruhsal akımı dediğin “her şey” temelde, ilk yanılgının bir uzantısından başka bir şey değildir. Bugün bilinen tüm yeni ruhsal akımlar eski kültlerin bozulmuş halidir. Hint, Çin, Japon, Şamanist, Animists, Kelt, Mısır, İslam, ne kadar kült varsa onlardan derme çatma bilgilerle hazırlanmış, tabiri caizse yeniden ısıtılıp sofraya konmuş, biraz da çağın ruhu ile tatlandırılmış yeni akımlardır. Dolayısıyla yeni ruhsal akımlarda, kendi adıma düşünmeyi gerektirecek bir şey bulamıyorum. Baktığım zaman gördüğüm şey, temel cehaletin uzantısı; o kadar. Gerçek ruhsallığın ise bütün bu olup bitenle bir ilgisi yok. Gerçek ruhsallık, eğer gnostik bir terim kullanmam gerekirse “Bilgi”yi arar. Bu bilgi dışarıdaki bir bilgi değildir. Bu bilgi maddenin özündeki bilgidir. Bu bilgiyi bulmak için önce “özün” ya da “merkezin” neresi olduğunu bulmak lazım. Bu öz ya da merkez öyle bir yer olmalı ki, orası gerçek “kaynak” olmalı.  Fakat bu kaynak, bu zihinle araştırılacak bir şey değildir; bu yolculuk “bu insan”ın yapabileceği bir yolculuk değildir. “Bu insan”, farklı koşullanmıştır. Yanılgı içindedir. Dolayısıyla arayışı bu yanılgı tarafından yönlendirilecek ve vardığı sonuç yanılgının içindeki bir nokta olacaktır. İlk olarak, bu zihin, bu cehalet, bu anlayış terkedilmeden arayışa girmek pek mümkün değil bence. Yanılgıyı ortadan kaldırmak aslında sanıldığı kadar zor değil. Zor olan şey, yaşadığımız, gördüğümüz ve bize öğretilen “her şeyin” hatalı olduğunu kabul edecek cesareti bulmak. Bu cesareti bulmayı başardığımız anda “yolculuğa” hazır hale geliyoruz.

Sevgili Burak, sistemde sıkıntı yaratan noktaların altını çiziyoruz da şimdi şunu düşünüyor insan. Diyelim ki elinde insanlık tarihini yeni baştan yazma gücü var ve bundan binlerce yıl öncesine dönüyorsun. İnsanlık için nasıl bir dünya tasarlardın ve özellikle insanın dünya üzerindeki yeri ve onunla iletişimi nasıl çizerdin. Keza şu anda, gidişatı sıkıntılı çizilmiş ve buralara kadar gelmiş insanoğlu için bundan sonrası için nasıl bir düzenleme gerekiyor ki bu “defo”ları mümkün olduğunca “yama”yalım?

Bunun tek ve çok net bir yanıtı yok elbette. Çünkü her şeyden önce bir varsayım üzerine konuşuyor ve gerçekleşmiş bir süreci olmamış sayarak, çıkış noktasına dönüp yeniden düşünmeye çalışıyoruz. İkincisi, insan toplumlarının yaşayışı ve gelişimi, bambaşka bir dinamizme sahip ve bunu belli bir “ideal” ya da tasarım üzerinden giderek yönlendirmek, sınır çizmek fazla anlamlı değil. Bu yüzden, “toplum mühendisliği” kavramını yeni bir dönüşümle “tarih mühendisliği” haline getirmeden bir şeyler söylemeye çalışmak en doğrusu gibi görünüyor şu anda. Her şeyden önce, bir “değişimi” öngörmek ya da yön değişikliğini, alternatifleri tasarlamak için, önce var olan durumun olumsuzlanması gerek (ki bunu yaptık, yapıyoruz zaten) ardından da işleyişin tökezlediği ya da yolun çatallaştığı noktayı belirlemek. Bu sorunun yanıtına, böyle bir noktadan girmek daha anlamlı olacak. Uygarlık tarihini masaya yatırıp “defo”yu teşhis ettiğimiz noktada, kendiliğinden bazı “habis” unsurlar da fark edilir hale geliyor. Tabii bunların “subjektif” yargılar olduğunun altını çizmek lazım; “ahkâm kesmek”ten çok, belli bir noktada durup resme bakıldığında görünenleri, kendi değerlendirmemle ifade etmeye çalışıyorum.

Uygarlığın yönü ve seyrindeki kırılma, en temel biçimiyle “şiddet – mülkiyet – hegemonya” üçlüsüne bağlı. Elimizdeki veriler, herhangi bir “kurumsallaşmış iktidar” ve onun Althusser’vari bir deyişle “ideolojik aygıtları” olmadan önce, insanlığın, tarım toplumunun ilk evrelerinde daha sağlıklı, daha kolektif ve daha özgür bir evreden geçtiğini gösteriyor. Bunun önüne set çekenler, sırasıyla mülkiyet sisteminin hiyerarşik temel göre biçimlenmesi ve üretim sürecini denetleyen kastların oluşması (ki “sosyal sınıfların doğuşu” diyebiliriz buna) ve hemen buna bağlı olarak, böyle bir sistemi “meşru ve güvenli” kılacak fiziksel ve ruhsal altyapı-üstyapı kombinasyonunun sağlanması. Bir noktada, konuşmanın başında değindiğim “insan dışı” ve doğal faktörler sonucu, denge sarsılıp “kararsızlık” ortaya çıkınca, kaosun içinden yeni varoluş, o anki insan toplumunun davranış ve düşünce alışkanlığına göre biçimleniyor. Bundan yaklaşık 5-6 bin yıl kadar önce, egemen ya da çoğunluğu etkisi altına alan anlayış “sopa kimin elindeyse payın en büyüğünü o alır” ilkesinde somutlanınca, tarihin seyri de ciddi biçimde değişmiş. Az önce değindiğimiz “defolu kavrayış” ve onu geçerli/egemen kılan sistem de ilk çekirdeğini bu noktada biçimlendirmiş. Her şeyden önce, “başka türlü olabilir miydi?” sorusuna net bir yanıt getirmek gerekiyor burada. Din, yaşananları “kader”le açıkladığı için teolojik bakış “başka türlü olamazdı, bunlar ne yazık ki yaşanmalıydı” der. İlginç bir biçimde, dini dışlayıp alternatif-rasyonel açıklama getirme iddiasındaki Aydınlanma düşüncesini bir tür amentü haline getirenler de, “her şey, başka türlü olamayacağı için bu şekilde oldu, bu gelişim kaçınılmazdı” diyerek, her şeyin üzerine yerleştirdiği “toplumsal ilerleme” denen tartışmalı kavramı bir tür “kadere” eşitleyiverir.

Yanıt, çok net ve çok özgür olarak verilmeli: Evet, elbette başka türlü olabilirdi, evrende seçenekler ve açıklamalar hiçbir zaman “tek ve değişmez” değildir, alternatifler, derenin yatağını değiştirecek devinimler her zaman mümkündür. Altı bin yıl önce de mümkündü, şimdi de mümkün.

Daha somutlaştırmak gerekirse, tarihin kırılma noktasında (ya da noktalarında) gelişim başka türlü bir yol izleyebilir, bugüne varan yol çok daha farklı bir koşullar zincirini oluşturup biçimlendirmiş olabilirdi. Bunlar üzerine yapılacak fikir yürütmeler elbette “laboratuar koşulları”ndan yoksun olduğu için varsayıma dayanacak. Ama bugünün hastalığını eğer “tek boyutlu düşünce”, dayatıcı inanç, şiddeti bir enstrüman olarak kullanan “ikna yöntemi” olarak teşhis ediyor ve bunun ardında yatan psikolojik, kültürel ve sosyal unsurların da farkına varıyorsak, yanıt belli. Benim bakış açıma göre uygarlık tarihinin kırılma noktasında somut ya da “potansiyel” olarak ortaya çıkıp, tarih boyunca insan topluluklarını ve varlığını tehdit eden üç önemli faktör var: Birincisi, “din” ve buyurgan inanç sistemleri; ikincisi, sosyal gelişimin bulunduğu aşamaya göre budunculuk, şovenizm, ırkçılık ya da milliyetçilik formlarında ortaya çıkan “demografik” ve kültürel anlayış; üçüncüsü de, mülkiyeti “şiddet marifetiyle korunması ya da edinilmesi gereken bir asset/varlık” olarak gören sosyopsikolojik davranış ve düşünce biçimi. Bunların üçü de birbirine bağlı ya da süreç içinde birbirlerini tetikliyor, doğuruyor, güçlendiriyor ve pekiştiriyorlar. Bu nedenle, uygarlık başka bir seyir de izleyebilirdi derken, o anki koşullardan bağımsız olarak, resme bu pencereden bakıyorve buna göre belirlediğim ya da yeğleyeceğim diyelim, bir alternatif öngörüyorum elbette: Evreni ve inancı tektipliğe indirgemeyecek ve buyurgan bir bakışla şiddet kullanarak kabul ettirmeye çalışmayacak insanların varlığını ön koşul olarak görüp, “kurumsallaşmış din” ve sistemlerin ortaya çıkmaması ya da rağbet görmemesi her şeyi farklı kılardı diyerek başlıyorum. İkincisi, mülkiyetin kişisel unsurlar üzerinde alabildiğine geniş ve serbest özgürlükleri garanti altına alırken, toplumu ilgilendiren unsurlardan (ilk başta üretim araçlarını kastediyorum elbette) net bir biçimde uzak tutulması her şeyi bambaşka bir çizgiye yönlendirirdi. Üçüncüsü de, coğrafi-etnik ya da sosyal oluşumlara dayalı “grup ruhu”, yani binyıllar içinde milliyetçiliğe ve ırkçılığa dek varacak “etnik dayanışma – arınma” anlayışının küçük gruplar dışında rağbet görmeyip kendiliğinden çözüleceği bir dünya resmi, beş altı bin yıl sonra bugün bizi bambaşka bir noktaya getirirdi. Ama görüldüğü üzere, bunların hepsi birbirine bağlı kavramlar ve birinin varlığı ya da baskınlığı zaten diğerlerini de birlikte getirecek ya da etkileyecekti. Kısacası, bence önemli olan nokta şu: “Başka türlü olamazdı ki” demek, “iman” ile eşdeğerdir, kadercilikle örtüşür. “Elbette başka türlüsü de her zaman mümkündü, şimdi de mümkündür” demekse, özgür düşünce ve sağduyuyu, esnek evren kavrayışını ortaya koyar. Tercihse, benim tercihim bu ikinciden yana. Yeğleyeceğim ya da olmasını doğru gördüğüm seçeneklerin, büyük bir olasılık ağacı içindeki seçeneklerden yalnızca birkaçı olduğunu asla akıldan çıkarmadan tabii. Bütün her şey, bu noktada düğümleniyor: “Dünya böyledir, insan toplulukları böyle böyle yaşar, evren böyle işler, bu budur ve başka açıklaması/alternatifi yoktur” anlayışının karşısında, seçeneğin ve farklı duruşun her zaman mümkün olduğu bakışını yerleştirmek. Bugüne ve yaklaşan döneme sağlıklı teşhisi de ancak böyle koyabileceğimizi düşünüyorum.

Aslında az önce sorduğum soru öyle bir nokta ki, çözüme yönelik açılımlarını dinliyoruz üstatların. Bu noktada Burak Eldem’in yanıtını aldık, ama ben aynı zamanda, aynı soruya Cem Şen nasıl yanıt verir merak ediyorum. Soruyu tekrarlıyorum: Diyelim ki elinde insanlık tarihini yeni baştan yazma gücü var ve bundan binlerce yıl öncesine dönüyorsun. İnsanlık için nasıl bir dünya tasarlardın ve özellikle insanın dünya üzerindeki yeri ve onunla iletişimi nasıl çizerdin. Keza şu anda, gidişatı sıkıntılı çizilmiş ve buralara kadar gelmiş insanoğlu için bundan sonrası için nasıl bir düzenleme gerekiyor ki bu “defo”ları mümkün olduğunca “yama”yalım?

Böyle bir güç herhalde her insanın aklını başından alırdı. Bu nedenle asıl güç sanırım bu gücü “kendimden” bağımsız ya da “kendi arzularımdan bağımsız” nasıl kullanacağımı bilmek olurdu. Ne olursa olsun, o güçle ne yapacağıma benim şu anki aklım ve şartlanmalarım karar verecek. Yine de eğlenceli bir oyun oynamayı deneyeceğim; ama ilk olarak sondan başlamak ve son sorunu yanıtlamaya çalışmak istiyorum. Şu “yama” meselesi çok önemli. Bizim cehalet ile biçimlenmiş kültürümüzün en iyi bildiği şey “yama” yapmaktır. Bir şey işe yaramıyor mu? Onu daha iyi hale getirmek için yamalamak gerekir. Zorunlu eğitim işe yaramıyor mu? O zaman onu 8 seneye çıkarmak gerekir. Gene yaramazsa 11 seneye çıkarırız. O da olmazsa daha fazla para ayırırız. Öğretmenleri daha iyi yetiştiririz. Fakat kimse şu basit çıkarımda bulunmaz: Madem ki işe yaramıyor, o zaman niçin DEĞİŞTİRMİYORUZ?

Bunun da yanıtı çok basit: çünkü elimizde bir plan olmadığını düşünüyoruz. Oysa değişim bir planla değil bir vizyonla olur. Plan kendi kendini yaratır. Eğer bir şey belli bir vizyona sahipse o zaman bir plana ihtiyacı yoktur. Eğer bir vizyon yoksa o zaman plan gerekir. Bu açıdan baktığımızda şu anki kültürümüzde işe yarayanı tutup işe yaramayanı atacağımız bir sistem ya da yamalama, işe yaramayan okul sistemini iyileştirme çabamızdan farklı bir şey değil. Bu nedenle ister son zamanlarda popüler olan Zeigiest akımı olsun ister başka bir şey hiçbir yama bir işe yaramaz. Daha doğrusu BİR PLAN VAR OLDUĞU SÜRECE DÜNYA ASLA KURTULAMAZ!

Eğer dünya kurtulacaksa bu planı olan insanlar tarafından yapılmayacaktır. Bu, vizyonu olan insanlar tarafından yapılacaktır; çünkü vizyon akıştır, plan ise akışı kontrol etmektir. Akış ise kontrol edilebilecek bir şey değildir. Kontrol etmeye çalışmak onu, şimdikine benzer bir yaşam biçimine sokacaktır. Bu nedenle “yama” asla yapılmamalı. Herhangi bir şey asla DÜZELTİLMEMELİ. Düzeltilmeye de çalışılmamalı. Bu en büyük hata olacak. 68 kuşağının hatası buydu mesela. Bütün dünyayı değiştirme güçleri vardı; ama plan yapmaya kalktılar. Bu söylediğim sözün size “anarşiyi” çağrıştıracağını biliyorum. Oysa ben bir anarşişt değilim. Kesinlikle böyle bir düşünceyi savunmuyorum. Çok net olarak söylediğim şey şu: İşe yaramıyorsa değiştir. “Ne ile değiştireyim?” sorusu, soruların en tehlikelisi ve hilelisi. Bir şey ile değiştirme, yalnızca yaptığın şeyi yapmayı bırak. Örnek olarak şunu vereyim: Pek çok insan zihninin akışını kontrol edemediği için depresyona girer, panik atağa kapılır. Bu durumdan kurtulmak için bir sürü yöntem dener. Olumlu düşünür, vitamin kullanır, dine sarılır vs vs. En fazla bir psikiyatr bir ilaç verir ve zihni durur. Kendini geçici uyuşma halinde iyileşmiş sanır. Oysa durmayan bir zihni durdurmak için zihni kullanmak ya da onu değiştirmeye çabalamak zaten sorunu kötüleştirmekten başka bir işe yaramaz.  Mesele bırakmaktır. Düşünmeyi bırakmak. Bu kadar. Nasıl? Bırakarak. Böyle bir durumu şu ana kadar yaşamayan tek bir insan olduğunu sanmıyorum. Günümüz modern insanının %90’ı bu durumu deneyimliyor. Bunların en az %90’ı da zihinlerini durdurmanın ne kadar zor olduğunu biliyor. Gördüğünüz gibi tüm insanlığı bekleyen yokoloşu engellemenin yolu da işte bu. Aslında çok basit ama o kadar da zor. 

İhtiyacımız olan şey bir plan değil, bir çözüm değil, yalnızca yaptığımızı yapmayı bırakmak; o kadar. Peki niçin? Çünkü işe yaramıyor. Bu kadar basit. Karmaşık bir şeye gerek yok. Yamalara gerek yok. Bir takım parçaları değiştirmeye gerek yok. Parayı ortadan kaldırmaya, sosyalizme, demokrasiye, kapitalizme, ekolojiyi koruma sistemlerine vs gerek yok. Yalnızca kültürü bırakmak gerekiyor; bu kadar. Bunun için dağlara kaçmak, avcı toplayıcı olmak filan da gerekmiyor. Neyse bu uzadıkça uzayacak tabi ki. Belki de bunu karşılıklı sohbette açmak daha doğru olur. Ne de olsa bu sohbeti MSN üzerinden yapıyoruz. Bu nedenle şimdi eğer tarihi değiştirme şansına sahip olsaydım ne yapardım soruna geleyim. Baştan da söylediğim gibi bu benim aklımdan, benim eğitimimden ve önyargılarımdan oluşan bir seçim olurdu. Muhtemelen de hatalı bir seçim olurdu. Dahası, deminden beri anlattığım gibi bu bir plan; bir vizyon değil. Yine de madem ki oynuyoruz; o zaman oynayalım. İlk olarak, tarım devrimi öncesinde bir noktadan başlamak isterdim her şeye. Yani insanın diğer türler ile belli bir denge durumunda yaşadığı zamanlara uzanırdım. 

Bu zamanlar nüfusun doğal bir dengede olduğu zamanlardı. Ürün artarsa nüfus artar ürün azalırsa nüfus azalırdı. Dolayısıyla kimse aç kalmaz, bu anlamda pek acı da çekmezdi. Elbette, kültür tarafından biçimlenmiş bilim bunun tersini söyleyecektir. Bize doğanın ürkütücü bir yer olduğunu, eski zamanın insanının doğanın insafına kaldığını, orman kanunlarının geçerli olduğunu söyleyecektir. Bu da en büyük yalanlardan bir tanesidir ya neyse. Bu zamanlarda ilk olarak, tarım devrimini asla başlatmazdım. Böyle acımasız bir çabanın başlamasına izin vermezdim. Ardından insanın yüzbin yıldır yaşadığı şekilde yaşamasına izin verirdim. 

Tüm arayışı zaten içine doğru olan insanın bu arayışını destekler ve tarım devrimi sonrasında “dışa doğru olan bilimi”, içe doğru kanalize ederdim. Evrenin sırlarını “içeriden keşfetmelerini” özendirirdim. Kaldı ki zaten yaptıkları da buydu. Tanrıyı tahtından indirmek yerine “O’ndan yaratıldıklarını”, “O’nun sureti” olduklarını anlayan insanın bu anlayışını bozmamasını sağlamaya çalışırdım. Fakat dediğim gibi, bütün bunlar benim önyargılarımın bir uzantısı olurdu. Bunun insan için iyi bir şey olduğunu söylemek son derece burnu büyük bir şey olur. Tanrı, insan aracılığıyla bilinmek istediyse, deneyim ve özgür iradeyi deneyimlemek istediyse sanırım bir yerlerde bir bozulma kaçınılmaz olacaktı. Bu nedenle belki de her şeyi şu anki haliyle olduğu gibi bırakır ama bu noktada, işe yaramayan bu sistemi bırakmalarını sağlamak isterdim. Ne de olsa uyumun yaratılması için karmaşaya, yani kozmos için kaosa ihtiyaç vardır. Mesele bizim, ruhsal evrimimizin bu aşamasında bir üst seviyeye çıkıp çıkamayacağımızda. Ben, samimi olarak, insanın evriminde bir üst basamağa çıkacağına inananlardanım. Bütün mesele bunu kaç kişinin yapacağı. Eğer daha fazla sayıda insan bunu başarırsa, insani olan, sonlu olan yanım bundan mutlu olur. 

Fakat yeterince sayıda insan bunu başaramazsa, sonsuz olan, insani olmayan yanım bundan rahatsız olmaz. Buda’ya “su damlası buharlaşacak. Ne yapalım?” diye sormuşlar. Budha, “Onu okyanusa katın,” demiş. Bu anlamda baktığım zaman yanlış olan bir şey yok. Olması gereken bir şey de yok. Yalnızca olan var ve olan, bu haliyle kusursuz. Sanırım insanlar bunu anlarlarsa, her şey mükemmel olurdu.

Bu noktada durmak istiyorum çünkü çok derin bir mevzuya girdik ve bu konu uzadıkça uzar. Okurlarımız bilmiyor bu söyleyişiyi nasıl yaptığımızı, ama MSN üzerinde şu anda yaklaşık 5.5 saattir online’ız ve saat sabahın 4’üne geliyor. Türkiye niyetiyle çıktık, ama nerelere geldik. Daha da gideceğiz, ama bir sonraki sayıya. İkinize de çok teşekkür ederim bu değerli yorumlarınız için.

Hasan 'Sonsuz' Çeliktaş

18 Kasım 1976'da Mersin'de doğdu. Toros Koleji'ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü'ne girdi. Fakültesini çok sevdiğinden mezuniyeti sonrasında oradan ayrılamadı ve asistan kadrosunda eğitim hayatına devam etti. 2005'te ise İzmir'e yerleşti. 2001 yılında "Sonsuzlukotesi" mail grubunu kurmasıyla başlayan yazarlık hayatı, önce 2002'de sonsuzlukotesi.com'u, daha sonra da 2004'de derKi.com'u kurmasıyla devam etti. Bir yandan da Cosmopolitan, Esquire, Yeni Aktüel, Zodiac, Akşam Brunch gibi dergilerde ve Akşam Gazetesi'nde serbest yazar olarak yazıları yayınlandı. 2011'de ise Anadolu topraklarından doğup Amazon.com'da yayınlanan ilk Türk Spiritüel dergisi "The Wise"ı oluşturdu. Halen yazmaya devam ediyor. Duru Sonsuz ile Özün Dünya'nın babası sıfatıyla onlara rehberlik yapmaya çalışıyor...