Akhenaton’la Ezber Bozmak

56.460 views

“Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Hz. Muhammeden abdühu ve resulühu” dediğimde İslam dininin ilk şartını yerine getirmiş oluyorum. Kelime-i Şehadet söylenmeden, hiç kimsenin İslam dinine girmiş sayılmadığını, ondan diğer vecibelerin beklenemeyeceğini hepimiz biliyoruz.

Anlamını da hepimiz biliyoruz. Ama tekrarlamakta fayda var. “Şehadet ederim ki, Allahtan başka ilah yoktur, ve Hz. Muhammed de onun kulu ve elçisidir.”

Şimdi M.S. 600’lerde ortaya çıkan ya da çıktığını zannettiğimiz bu sözün, biraz farklı da olsa, ortaya çıkmasından tam 2000 sene önceki halini görelim. “Aton’dan başka Tanrı yoktur, Akhenaton onun elçisidir ve ışığını bize ulaştırır.”

Bu çalışmada tek tanrılı dinlerin kökenleri konusunda ezberimizi bozmaya çalışacağız. Sunacağım bireysel sentez, daha önce söylenmiş sözlerin ve yazılmış satırların bende bıraktığı izlerden oluşan bir önerme. Eksikleri ya da yanlışları da olabilir. Ama ben bu tezle ikna olmuş durumdayım. Kitabımda da yer alacak, ve her hakkı mahfuzJ. Ama alternatif bir bakış açısı olduğunu umuyorum. Ve hangi dinden olurlarsa olsunlar, ya da bu alternatif bakış açısını öğrenene kadar dinlerden uzak durmuş olsunlar ya da olmasınlar, okuduktan sonra buna inansınlar ya da inanmasınlar, derki okurlarında zaten mevcut olduğuna emin olduğum önyargısız bir bakış açısıyla okumanızı umuyorum.

Akhenaton tahta çıktığındaki adı 4. Amenhotep(Amenofis)’ti. Diğer firavunlarla karşılaştırdığımız zaman, hakkında çok az şey biliyoruz. Çünkü Akhenaton’un adı ardılları tarafından tarihten silindi. Hatta, bu eski Mısır’da en kötü ceza olarak bilinse de, mezarından bile silindi. Bu yazıda zaten bu cezalandırmanın nedenleri üzerinde duracağım. Akhenaton’la ilgili resmi tarih bilgisi isteyen okurlar için birçok kaynak önerebilirim. Ama resmi tarih anlatmayacağım, tam tersine resmi tarihe ters sorgulamalar yapacağım.

Resmi tarihe göre Akhenaton, 18. hanedanın son firavunlarından biri olarak, M.Ö. 1353–1336 yılları arasında, 17 yıl hüküm sürdü. Babası 3. Amenhotep’in son dönemlerinde bir süre kral naipliği yaptı ve babasının ölümünün ardından tahta çıktı. Annesi Tiya soylu bir ailenin kızı olmayan, halktan gelen ilk kraliçedir. Tiya bazı kaynaklara göre 3. Amenhotep’in veziri olan, yaşamı sırasında Mısır’ı etkin bir şekilde yönettiği için çok onurlandıran ve Mısır tarihinde ilk kez Kral Vadisi’ne gömülen sıradan ölümlü olan Yuya’nın kız kardeşi, bazılarına göre de kızıdır. Halktan gelmesine rağmen döneminde firavuna denk bir güç olarak ülke yönetiminde yer almıştır.

4. Amenhotep adıyla tahta çıkan genç firavun, iktidarının ilk yıllarında “Amon mutludur” anlamına gelen adını, “Aton’un ruhu ya da Aton’un hizmetkârı” anlamına gelen Akhenaton olarak değiştirdi. Ve bilinen tarihte ilk kez, tek tanrıya inanan bir din kurdu. Bu dinin kurallarını birazdan inceleyeceğiz. Çok tanrılı Mısır’da bu büyük devrimi gerçekleştirebilmek için, o zamanki başkent olan Teb’den 300 kilometre uzakta, bugünkü adıyla Tel el Amarna’da Akhetaton(Aton’un ufku) adlı yeni bir başkent kurdu. Bu şehirde ilk kez tek tanrı için bir mabet inşa etti.

İktidarda kaldığı süre içinde, kurduğu bu yeni dinin yayılmasına ağırlık verdi. Tıpkı babası gibi o da diplomasi ağırlıklı ve barışçı bir dış politika izledi. Kiya ve Nefertiti isimli iki eşi oldu. Kiya’dan, kesin olmamakla birlikte, 2 oğlu, Nefertiti’den 6 kızı dünyaya geldi.

Nedeni bilinmeyen ama oldukça şüpheli ölümünden sonra, olanlar da kesin bilinmemektedir.

Ancak kendisinden sonra tahta çıkanların tahtta kalış süreleri ve kimlikleri konusu daha da karışıktır.

Hemen ardından tahta çıkan Semenkare’nin babası, yaşı, hatta cinsiyeti bile belirsizdir. Bazılarına göre Akhenaton’un kardeşi, bazılarına göre eşi Kiya’dan oğludur. Bazıları ise onun bir kadın olduğunu iddia ederler. Akhenaton’un kızı Meritaton’la evlenmiş, ve çok kısa süren iktidarından sonra –ki bu konu da kesin değildir- Meritaton tahta geçmiş, arkasından vezir Ay kendisini firavun ilan etmiş, son olarak yine akrabalıkları konusunda çok az şey bildiğimiz, ancak bozulmamış mezarı sayesinde Mısır hakkında çok şey öğrendiğimiz meşhur Tutankamon tahta geçmiştir. Tahta geçiş ismi Tutankaton’dur, ancak daha sonra Amon rahipleri tarafından adının değişmesine ikna edilmiştir.

Sonra iktidara gelen, ordunun başındaki general Horemheb’tir. Horemheb ve ardılları, Akhenaton ve Horemheb’e kadarki bütün firavunları tarihten silmiş ve kraliyet kayıtlarına göre, 3. Amenofis’ten sonra iktidara Horemheb gelmiş gibi düzenlemeler yapmışlardır.

Bu kısa tarihçe aslında çok önemli değil. Çünkü daha önce de söyledim, resmi tarih her zaman sonraki iktidarlarca yazılır. Bu yüzden, hele tarihin değiştirildiği bu kadar ortadayken, resmi tarihi boş verelim ve alternatif tarih kaynaklarından yola çıkarak, hakikati arayalım.

Birazdan bahsedeceklerimin tümü, yazılı kaynaklarda yer alıyor. Benim katkım sadece bunları toparlamak ve aradaki bazı kopuklukları fikir yürüterek tamamlamak oldu.

Şimdi, kutsal kitaplardaki ve resmi kayıtlardaki tarihi değil, farklı bir bakış açısını değerlendireceğiz.

Milattan önce 1600’lere gidiyoruz. Hz. İbrahim’in ülkesi Harran’a. Harran’da o zamanlar Mittani Krallığı hüküm sürüyor. Tıpkı Hititler gibi, onların nereden geldikleri belirsiz, ama İndüs ve aryan kökenleri biliniyor. Büyük olasılıkla Hindistan’daki eski İndüs uygarlığının mirasçıları.

Mittani Krallığı’nda yaşayan Abram, kutsal kitaplarda olduğu gibi birden tek tanrıya inanmaya başlamıyor, okuyor, araştırıyor, düşünüyor. Tıpkı bizlerin yapmaya çalıştığı gibi hakikati arıyor. Sonra tek tanrı inancı güçlenince, etrafındakilerle arasında bir fikir ayrılığı oluşuyor. Bazılarına göre zulüm görüyor, bazılarına göre ise, zulüm görmemek için Harran’a geliyor. Harran bazı kaynaklara göre dünyada ilk kurulan yerleşim, Adem’in şehri. Dünyanın ilk üniversitesi ve ilk rasathane orada kuruluyor. Abram oradan da önce Filistin’e sonra Mısır’a geçiyor. Bu yolculuklar sırasında adını Abraham olarak değiştiriyor. İsimdeki Brahma benzerliği oldukça dikkat çekici, çünkü Brahma Hint inanışında gücü herşeye yeten, herşeyi yaratmış olan ve her zaman varolan tanrının adı. Mittani uygarlığının İndüs kökenli olduğu düşünülürse, Hint Tanrılarının en güçlüsü Brahma’ya inanmaya başlamış ve adının da bu yüzden Abraham yapmış olması kuvvetle muhtemel. Yani tek tanrı inancının olası kökeninde Hint inanışları olabilir. Burada daha az yaygın bir başka bilgi daha var, bu teze göre aslında Abraham Mittani kralı Artatama’nın ta kendisi…

Abraham (Hz.İbrahim) Mekke’de Kabe’yi inşa ediyor. Aslında ilk tek tanrı mabedi Kabe. Oğlu Samuel-İsmail ile birlikte Kabe’nin sütunlarını dikerken Allah’a dua etmişler ve Kabe’yi tek tanrının evi olarak kutsamışlardır. Ama burada ilginç bir detay daha vardır, bizdeki adıyla İsmail Kabe’yi korumak için Mekke’de kalır. Ve Hz. Muhammed’in ailesi Kureyşliler, ve Mekke’deki diğer 3 büyük aile, soylarını Hz. İsmail ve Hz. İbrahim’e dayandırırlar. Yani aslında Hz. Muhammed, Abraham’ın soyundandır. Ve Hz. Muhammed, Hz. Musa ve diğer peygamberlerle akrabadır. Bu birazdan göreceğimiz şekilde “sünnetli” olmasını da açıklayan bir donedir. Daha da ilginç bir detay, Kabe yangın nedeniyle zarar gördüğünde yeniden inşasında bizatihi Hz. Muhammed de çalışmış, ve Hacer-Ül Esved’in yerleştirilmesi sırasında çıkan tartışmayı çözmüş, ama taşı kendi yerleştirmiştir. Yani aslında, tek tanrı için inşa edilen ilk mabedin 2. inşasında çalışan ustalardan biri de Hz. Muhammed.

Neyse biz konumuza dönelim. Abraham Mısır’a gelir. Mısır’da Maat yasası uyarınca kölelik asla olmamıştır. Bu bilgi çok çok önemli. Devlete vergi borcu olanların bazıları şimdiki kamu hizmeti cezaları gibi, devlete borçlarını emekleriyle ödemektedirler, ama hiçbir zaman tarihte anladığımız şekliyle bir efendi-köle ilişkisi olmamıştır. Abraham Mısır’da yerleşir. Abraham ve yanındakiler Mısır’da güçlenirler. Hatta Hiksos dönemi denen, “çöl prensleri”nin gelip Mısır yönetimini ele geçirmeye çalıştıkları dönem olması sebebiyle, belki de doğrudan iktidara gelirler. Ama Hiksos’ların Abraham ve soyundan geldiklerine dair bilgileri şimdilik bir kenara bırakalım.

Mısır’da güçlenen yeni göçmenlerden bir tanesi Firavun’un sarayında baş vezirliğe kadar yükselir. Bu Yuya’dır. Yani bizim bildiğimiz adıyla Hz. Yusuf. Resimde de görüleceği gibi, Yuya tam bir Asyalıdır. Modern Mısır tarihçileri kabul etmek istemese de hiçbir şekilde dönemin Mısırlılarına benzememektedir. Bu farklı fiziği aslında “güzel” olması efsanesiyle de örtüşmektedir.

Yuya daha önce sıradan hiçbir insana verilmeyen ünvanlar ve yetkilerle Mısır’ı mükemmel bir şekilde yönetirken, bazı kaynaklara göre kızı, bazılarına göre kızkardeşi olan Tiye’yi Akhenaton’un babası 3. Amenofis’le evlendirir. Yani kraliyet ailesine kendi kanının da katılmasını sağlar. Yani artık firavun ailesi de, Akhenaton da Abraham’ın torunlarıdır. Bu bölüm de önemli, çünkü daha sonra bu kanı taşıyanların Mısır’da iktidardan uzaklaştırılmasına, hatta tarihten silinmelerine de tanık olacağız.

Yuya Abraham’ın Harran’dan getirdiği tek tanrı fikrine bağlı kalmayı sürdürmektedir. Eski Mısır’da o zamanki adıyla On adını taşıyan Heliopolis’te zaten gizliden gizliye öğretilen bir tek tanrı bilgisi vardır. Bu inanca göre Ra en büyük tanrıdır, ve aslında diğer tanrıların da tanrısıdır. Zaman içinde Ra-Horus, yani Re-Herakhti adını almıştır, ama gizli bir kardeşlik örgütü, Heliopolis’te, hangi tarihten ve hangi uygarlıktan geldiği belli olmayan bir tek tanrı bilgisini korumaya devam etmişlerdir. Osiris rahipleri de aynı bilginin koruyucularıdır. Yuya’nın atalarının tek tanrı bilgisi ve Mısır’da kapalı bir çevrede korunan bu tek tanrı bilgisi dünyaya yayılmak için zaman kollamaktadır.

Yuya torunu ya da yeğeni olan ve tahta 4. Amenofis adıyla çıkması beklenen delikanlıda, aradığı öğrenciyi bulmuştur. Genç inisiye adayına, tek tanrı bilgisini ve sevgisini aşılar. Ve onu tek tanrı inancına gönülden bağlar.

4. Amenofis tahta çıktığında, henüz gençtir. Tıpkı Yuya gibi, tek tanrıya inanan bir aileden gelen ve güçlü bir kadın olan annesi Tiya’da onu etkilemiştir. Yuya’nın iktidarı sırasında atalarının yurdu olan Mittani Krallığı’yla ilişkiler güçlendirilmiş ve Mittani Kralı’nın kızı Kiya babası 3. Amenofis’le evlendirilmeye gönderilmiştir. Fakat o yoldayken 3. Amenofis ölünce yeni firavun gelen prensesle evlenmek zorunda kalır. Kiya’da Mittani-Harran-Sümer inançlarının takipçisidir ve tek tanrı fikrini onaylamaktadır.

Sonra birden ortaya Nefertiti çıkar.

Nefertiti’den nereden geldiğini kimse bilmemektedir. Adı “güzellik geldi” anlamındadır. Bazıları bunun “güneyden ya da uzaktan gelen güzel” olduğunu iddia etseler de, her halükarda bu isim Neferititi’nin gerçek adı değildir, bu isim sonradan konmuştur. Nereden geldiği meselesi bugün hala bilinmemektedir. Büyük olasılıkla Yemen’den yani Saba ülkesinden gelen bir Saabidir, Mittani krallığından gelen bir prenses, hatta Isis’in yeniden bedenlenmesi olduğunu iddia edenler olmuştur. Nefertiti gelir gelmez Akhenaton’un bir numaralı eşi durumuna gelir. Her yerde Akhenaton’un yanında yer alır. Ve Akhenaton’un inancını paylaşır. Akhenaton’a 6 kız evlat verir.

Nefertiti ile evlenir evlenmez, Akhenaton Aton dinini ortaya atar. Aton aslında eskiden beri bilinen bir tanrıdır. Babası 3. Amenhotep de Aton için adaklarda bulunmuştur. Ancak yeni dinde çok tanrılı panteon ortadan kalkar. Aton tek tanrıdır, başka tanrı yoktur.

Bu devrimi, çok güçlenen, adeta her devlet kararı için fetva alınmak zorunda kalınan Amon rahiplerinin gücünü azaltmak için yapıldığı iddiasıyla küçümsemek isteyen yorumcular vardır. Oysa ilk kez tek tanrılı din bir devlet dini olarak ortaya çıkmıştır, ve Akhenaton bu tavrında çok büyük mücadeleleri göze almıştır. Bu yüzden sadece politik bir hareket olduğu iddiası kesinlikle yanlıştır, ama devrimin doğal bir sonucu olarak, Amon rahiplerinin, ve diğer çok tanrılı dinlerin rahiplerinin gücü çok azalmıştır.

Akhenaton’un yeni dinini biraz uzunca inceleyeceğiz.

Önce Akhenaton’un tanrısı Aton’a yazdığı şiirle başlamak gerek.

Tanrı, uludur, birdir, tektir.
Ondan başkası yoktur.
Bir tanedir,
O’dur her varlığı yaratan.
Bir ruhtur Tanrı, görünmeyen bir ruh…
Ta başlangıçta vardı Tanrı.
Tek varlıktı o.
Hiçbir şey yokken o vardı.
Herşeyi o yarattı…
Ezelden beri gelen varlığı,
Ebediyete kadar sürecek.
Gizlidir Tanrı, kimse görmemiştir onu.
İnsanlara ve yarattıklarına sır kalır her zaman…

Bu şiirin altına imza atmayacak herhangi bir tek tanrılı din mensubu var mıdır? Akhenaton’un tek tanrısına yazdığı bu şiir, bizlerin bugünkü inançlarının içinde aynen mevcut. Hatta ilk iki dizede, “Allah-ü ekber”, ve “La ilahe illallah” bile var. Ama bu metnin bildiğimiz tarihteki ilk metin olması özelliğini vurgulamak gerek. Çünkü, biraz sonra detaylarını göreceğimiz şekliyle, aslında bütün dinlerin kökeninde bu mesajlar var.

Akhenaton’un tanrısı Aton, bir güneş diskiyle sembolize ediliyor. Başka bir şekli yok. Halbuki o güne kadar bütün Mısır tanrıları ve hatta başka kültürlerdeki tanrılar da, hep formlarla, insan ya da hayvan figürleriyle sembolize edilirken, Aton’un hiçbir formu yok. Sadece gökteki güneşle gösteriliyor. Bu konuda çok ilginç, çünkü varsayılan Mu Uygarlığı’nda da, dünyada bir anda ortaya çıkan Sümer, Mısır, Maya ve Harran’daki Saabilere kadar bir sürü kültürde de tek tanrı hep güneş sembolüyle açıklanmıştır.

Burada Aton’un Akhenaton ve Nefertiti’yle nasıl resmedildiğine biraz bakmak gerek. Çünkü dönemin sanatı sanat tarihçilerinin çok ilgisini çekiyor. Sembolizma ilk kez sanatta bu kadar yoğun kullanılıyor. Resimlerde Firavun insanlaşıyor ve eşiyle eşit. Çocuklarını şefkatle seven bir baba. Dönemin sanatının bir cilvesi, Akhenaton’un bazı heykelleri, onu, yine sembolik olarak eril ve dişili kendinde birleştirmiş olduğunu anlatmak için, feminen yönleriyle de gösterince, hasta olduğu ya da cinsel tercihleri sorgulanmış. Ama ona ait resim ve heykellerin çok büyük bir çoğunluğunda normal bir insanken, şu anda Kahire Müzesi’nde olduğu için en çok bilinen heykelinin referans alınması bir bilgi eksikliği…

Dini incelerken ilk dikkat etmemiz gereken Aton sözcüğünün kökeni. Bildiğimiz gibi Hermetik öğretide tek tanrının adı Atum. Aton sözcüğüne çok benziyor. İkincisi tek tanrının İbranicedeki isimlerinden biri olan Adonai sözcüğü. Üçüncü benzer kavram, aynı isimli bilinen tanrıdan farklı olan, Suriye’deki tek tanrı olan Adonis. Aton kendi kendisini yaratmış, ve daha sonra herşeyi yaratmış olan ve daha önce hiç rastlanmadığı şekliyle hem anne hem de baba olan bir tanrı. Her iki cinsiyeti de taşıması çok önemli, çünkü evrensel düaliteyi kendinde birleştiren bir tanrı fikri ilk kez gündeme geliyor. Aynı şekilde Akhenaton da kendisini Mısırlıların hem babası, hem de alışık olunmadığı tarzda, annesi olarak konumlandırıyor. Yani eril ve dişilin, Rahman ve Rahim’in, siyah ve beyazın bileşkesi…

Aton bütün evrenin tanrısıdır. Bu da yeni bir kavram olarak gündeme gelir, çünkü bundan önce tanrılar güney ya da kuzey Mısır’ın, ama çok daha önemlisi sadece Mısır’ın tanrılarıyken, düşman hatta barbar kabul edilen ülkelerin de tanrısı olan bir tek tanrıdır. Bu da büyük bir devrim, çünkü bazı tanrıların kişisel olduğu, ailenin diğer bireylerinin bile tapamadığı bir dönemden bahsediyoruz. Bir tanrının, size kötülük yapanların da tanrısı olabileceğini o dönemlerde kabul etmek çok zor. Yani hayır ve şerrin o tek tanrıdan geldiğini hazmetmek…

Aton’un en önemli özelliği her zaman olumlu olmasıdır. Daha sonra gelen tek tanrılı dinlerin tanrı fikirleri, bazen şefkat, bazen şiddet mesajları verirken Aton her zaman barıştan, sevgiden yanadır. Tanrının celal yüzleri yok gibidir. O her zaman hem baba, hem anne şefkatinin sembolüdür. Daha sonra Yehova’nın ve İslamiyet’teki Allah’ın cezalandırıcı vasıflarına sahip değildir. Bu da tek tanrılı dinlerin ılımlı izleyicilerinin, ve belki de sırf bu yüzden izlemeyenlerinin aklındaki Tanrı fikrine daha uygun bir modeldir. Ceza, ateşlerde yakmak, cehennem gibi kavramlardan uzak bir tek tanrı…

Aton bütün yaratılışın tanrısı olarak hem kadınların hem erkeklerin tanrısıdır. Akhenaton ve Nefertiti onun iki yönünü sembolize edecek şekilde bütün resimlerde hep beraber sembolize edilmiştir. Yani aslında kutsal üçleme Aton-Akhenaton-Nefertiti olarak oluşmuştur. Akhenaton’un bir diğer şiirinde “yumurtaya can veren” tanrı olarak geçen Aton, “kendi birliğinde, milyonlarca formu” olan tanrı olarak açıklanır. Yani aslında tasavvuftan kabalaya kadar, bütün ezoterik yolların mesajı bu cümleyle özetlenir.

Aton sadece ışıktır. Işık ya da nur ve ziyadır. Öğle vakti gölgeler yok olduğunda, yani ışığın zirvesinde, o da gücünün zirvesindedir, ve inananlarını destekler.

Dinin temel kuralları şöyledir:

YARATILIŞA İNANILIR.

RUHUN VARLIĞINA VE ÖLÜMDEN SONRASINA İNANILIR.

ÖLEN KİŞİLER İÇİN CENAZE TÖRENİ YAPILIR.

ÖLEN KİŞİ DÜNYADA YAPTIKLARINA GÖRE YA ÖDÜLLENDİRİLİR YA DA CEZALANDIRILIR.

İBADETHANELERE GİRMEDEN ÖNCE RİTÜELİK BİR TEMİZLİK YAPILIR, TEMİZLİK ÇOK ÖNEMLİDİR.

CİNSEL İLİŞKİDEN SONRA BÜYÜK BİR TEMİZLİK YAPILIR.

İBADETHANEDE SECDE EDİLİR.

DİNİ BİR EYLEM OLARAK HAYVAN KURBAN EDİLİR.

ERKEKLER SÜNNET EDİLİR.

DOMUZ ETİ YENMEZ.

PUTLAR YASAKTIR, HİÇ BİR ŞEKİLDE PUTA TAPILAMAZ.

Burada durmak lazım. Abdest, sünnet, domuz eti, kurban, secde ve bildiğimiz kuralların çoğu zaten burada. Özellikle sünnet çok çok önemli. Hz. İbrahim’in Mısır’a gelirken neden sünnet olduğunu şimdi daha iyi anlıyoruz, çünkü Mısır’daki seçkinlerin arasına kabul edilebilmek için bu detay yaşamsal. Aslında sünnet bir işaret. Ölülerin canlanacağı gün, kimlerin seçkin olduğunu gösterecek bir gösterge. Ama Musevi inancının, ve İslam dininin bir kuralı olması, sadece Hz. İbrahim’in Mısır’da kabul edilebilmek için razı olduğu bir işlem olmasından kaynaklanıyor. Zaten sünneti izlediğimizde dinler tarihini çok daha iyi anlayabiliyoruz.

İbadet konusu da ilginç. Her sabah tapınakta toplanan halk, hep bir ağızdan, baştaki örnekte olduğu ve adeta Kelime-i Şehadet getirir gibi, “Aton’dan başka tanrı yoktur, Akhenaton onun elçisidir ve ışığını bize ulaştırır” demektedir. Ayinlerde Firavun Akhenaton ve Nefertiti de halkla birlikte yer alırlar. Hiçbir şekilde ruhban sınıfı yoktur. Evet, tek rahip Akhenaton’un kendisidir, ama başka bir aracı yoktur.

Akhenaton’un bu din için yeni bir başkent inşa ettirdiğinden bahsetmiştim. Bu şehir, planlı inşa edilen ilk şehir ve ilk başkenttir. Bütün şehir güneş ışıklarını mükemmel bir şekilde alabilecek şekilde inşa edilmiştir. Ama en önemli yapı Büyük Aton tapınağıdır.

İki bölümden oluşan tapınakta günlük ibadetlerin kalabalıkla beraber yapıldığı uzun bir bölümü, ve bugünkü ezoterik mabetlere çok benzeyen, özel bir bölümü vardır: tavansız mabet, iki sütundan sonra ortada altar olan alan, ve doğuda yer alan kutsalların kutsalı bölümü. Bu mabet, Hz. Süleyman’ın mabedine, bugünkü mason mabetlerine, ve daha bir çok grubun ezoterik mabetlerine prototip olmuştur.

Başlangıçta Akhenaton hoşgörülüdür, Aton dinini halka hoşgörüyle aktarmaya çalışır. Bir sabah ayininde, güçlerini kaybettikleri için Amon rahiplerinin organize ettiği bir suikasttan kurtulunca, sertleşir. Bütün tapınaklarda diğer tanrılara ait resimleri, heykelleri yok etmeye başlar. Tarihin ilk put kırıcısı haline gelir. Ve tek tanrılı dinlerdeki puta tapmama geleneğini başlatır. Hz. Musa ve Hz. Muhammed’in put kırma hikayelerinin ilhamı da Akhenaton’dan gelir.

Hayatının geri kalanını Aton’a ibadetle ve onun için şiirler yazmakla geçirir. Ölümünden 3 yıl kadar önce, Nefertiti geldiği gibi esrarengiz bir şekilde kayıtlardan çıkar. Kızı Meritaton onu yerine geçer. Birçok kaynak, Nefertiti’nin Akhenaton’un beklenen ölümünden sonra idareye geçmek için saklandığını, ya da daha büyük olasılıkla kimlik değiştirdiğini savunurlar.

Ve bir gün Akhenaton ölür. Ölümü kesinlikle şüphelidir. Çok büyük olasılıkla zehirlenerek öldürülmüştür. Aton’la doğrudan iletişim kuran, onun ışığını halka ulaştıran, onun bilgisini bilen tek Üstad artık ölmüştür, ve yerinde büyük bir boşluk doğmuştur. Onun ölümünden sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Firavun artık ruhani lider değildir. Eskiden tıpkı Hermes gibi, hem filozof, hem rahip, hem de kral olan, yani bilgi, metafizik güç ve dünyevi sorumluluk sahibi olan kral, artık metafizik yanını kaybetmiştir. Bu yüzden Mısır uygarlığı bir daha hiçbir zaman eski bilgeliğine ulaşamamıştır.

Yerine Semenkare geçer. Semenkare ilginç bir kişiliktir. Akhenaton’un Kiya’dan olma üvey kardeşi, oğlu, üvey oğlu olması olasılıkları vardır. Ama çok daha büyük bir olasılık, onun kılık değiştirmiş bir kadın olduğudur. Bunu savunan kaynaklar onun bizatihi Nefertiti olduğunu da eklerler. Semenkare-Nefertiti Akhenaton’un kızı Meritaton’la evlenir, ama aslında “dul kadın” olarak Aton dinini yaymaya devam eder.

Semenkare’nin iktidarı kısa sürer. İddiaya göre Amon rahiplerinin bir şifa çalışması sırasında öldürülür. Zaten Akhenaton’un ölümünden sonra dinin karizmatik lideri kaybolduğu için dinin takipçileri zaten huzursuzlaşan halk ve Amon rahipleri karşısında zayıflamışlardır.

Bir süre Meritaton ülkeyi yönetir. Fakat onun da gücü giderek artan muhalefeti bastırmaya yetmez ve bir süre sonra vezir Ay başa geçer. Ay görünürde Amon rahiplerini rahatlatacak tavizler verir, ama aslında mezarına Akhenaton’un Aton için yazdığı şiiri koyacak kadar Aton dininin içindedir.

İşte tam bu dönemde, artık dinin ve takipçilerinin Mısır’da yaşamlarını sürdüremeyecekleri ortaya çıkar. Mısır soylularından, ve aslında Abraham ve Yuya’nın kanından gelen, adı o zamanki Mısır dilinde “oğul” anlamına gelen Moses(Hz. Musa) devreye girer. Atalarının akrabaları olan çöl kavmi Habiru’lar (Hebrew) zaten Kenan yani Filistin bölgesinde yaşamaktadırlar.

Dinin takipçileriyle birlikte, ve Firavun’a rağmen değil, tam tersine, bu dinin ve bu kavmin Mısır’dan bir an önce uzaklaşmaları için Firavun’un kolaylaştırıcı desteğiyle Mısır’dan ayrılırlar.

Artık Mısır’da sekiz yaşında tahta Tutankaton adıyla çıkan, ama sonra adı Amon rahiplerinin baskısıyla Tutankamon’a dönüştürülen, buna rağmen mezarında Aton diski bulunan genç firavun hüküm sürmeye başlar. Akhenaton “heretik” yani sapkın kral olarak adlandırılır. Amon rahiplerinin etkisiyle, yeni din, yeni başkent terk edilir. Daha sonra Horemheb, Tutankamon’u da tarihten silecektir. Karanlık, aydınlığın mesajını silmeyi başarmıştır. Tek tanrı bilgisi ve sevgisi yok edilmiştir. Ve ne yazık ki bu son olmayacaktır.

Hz. Musa’nın on emri, Şabat gününe saygı duyulması bölümü hariç, Akhenaton’un inşa ettiği başkentteki duvar yazılarında da yer alan, Ölüler Kitabı’ndan alınmadır. Yani elbette, dağda taşların üzerine de yazılmış olabilir, ama daha önce bu kurallar Mısır dininde ve Akhenaton’un yeni dininde aynen mevcuttur. Tıpkı, sünnetin, domuz yememenin, putlara tapmamanın olduğu gibi…

Hz. Musa Aton-Adonai adlı tanrısını, geldiği yerde bulduğu uzak akrabalarının ve yerel halkın şiddet dolu yanardağ tanrısı olan Yehova’yla birleştirir. Burada ilginç bir not da Hz. Musa’nın konuşamaması meselesidir. Hz. Musa Mısır’da büyümüş bir Mısırlı olarak elbette yerel dilde konuşamaz, ve Harun onun tercümanıdır. Kurulan yeni dindeki rahipler, daha sonra çok tartışılan bir şekilde sadece Mısır’dan gelen ailelere bırakılmıştır. Yerel halk rahip olamamıştır, çünkü gerçek bilgi ve sır aslında dinin kökeninin Mısır’da olduğu ve Akhenaton’u saklamaktadır. Ve din ikiye ayrılmıştır. Dışarıdakiler için sert, Yehova ağırlıklı din, Mısır’dan gelen içerdekiler için yumuşak, Adonai ve Elohim ağırlıklı din, yani Kabala.

Freud’a göre puta tapmaya devam etmek isteyen Yahudiler Hz. Musa’yı öldürmüşlerdir. Bu elbette aşırı bir tez olsa da, ölmeden önce yazdığı neredeyse son kitapta Freud Hz. Musa’nın Akhenaton olduğunu bile iddia etmiştir. Öyle olmasa bile, en azından iki farklı Hz. Musa olduğu sık tartışılan bir tezdir. Birincisi yumuşak başlı dini lider, diğeri sert siyasi Hz. Musa. Ama sonra öğreti ezoterik din takipçileri sayesinde varlığını korumuş, krallıklar ve Babil sürgünü sırasında kurumsallaşmıştır.

Fakat Yahudiler, o zamanki konjonktür ve kurallar nedeniyle, başlangıçta daha sert olan Yehova kavramını seçmişler, sürgünde yazılan ve milliyetçi duyguları canlandırmayı amaçlayan Eski Ahit bu yüzden savaş ve kanla dolmuştur. Yine de içerideki yumuşak, sevgi dolu tanrı fikri ve bu tanrıya sadece arınarak, nefis terbiyesi ve sevgi yoluyla ulaşılabileceği bilgisi korunmuştur.

Davut krallığını sağlamlaştırdığında, yine tek tanrı fikrini güçlendirmek istemiştir. Oğlu Süleyman’a vasiyet ettiği tapınak tek tanrının zaferi için inşa edilen ilk tapınaktır. Yani ilk tapınak Kabe’dir, sonraki tapınak Büyük Aton tapınağıdır. Ama tek Tanrı’nın şanını yüceltmek için yani “Glory of God” için inşa edilen ilk mabet Hz. Süleyman’ın Mabedidir.

Bu mabet hiçbir şekilde ne dönemin ne de coğrafyanın mimarisine uymaz. Tamamen eski Mısır üslubunda, eski Mısır sembolleriyle dolu, eski Mısır anlayışında bir yapıdır. Ve Büyük Aton Mabedinin neredeyse kopyasıdır. Mimarının Sur’dan geldiği iddia edilse de, aslında kendi ülkesinde de büyük bir mimarlık üslubu olmadığını bildiğimiz Sur Kralı’nın, bu mimarı Mısır’dan getirdiği iddia edilir. Mabedin inşası sırasında altınları sağlayan Saba Melikesi Belkıs da bize, mabedin Saabilik inancına da uygun olduğunu gösterir.

Saabilik, Abraham’ın geldiği coğrafyada yani Harran’da yaygınlaşan bir dindir. Eski Sümer inancının ezoterik formunun halk tarafından benimsenmiş halidir. Saabiler aslında ışığa, ama ışığın kaynağı olan güneş ve aya taparlardı. Abraham’ın başlangıçtaki dini olduğu düşünülebilir, ama en ilginç nokta bugün Hindistan’da da mevcudiyetini korumasıdır. Saabilik konusuna birazdan yine değineceğim.

Süleyman’ın Mabedinin tanrının zaferi için inşa edilen ilk mabet olduğu noktasında kalmıştık. Ne yazık ki tek tanrının zaferi için bu mabet de yeterli olmamış, mabet birkaç kez zarar görmüş, onarılmış ve yine yıkılmıştır. Karanlık aydınlığı, korku sevgiyi yine yenmiştir. Tek tanrı adına yapılan savaşlar ve şiddet, aslında o tek tanrının barış ve huzur kaynaklı bilgisini ve sevgisini yıkmış, kitlelerin sert ve yargılayıcı din inancı, içerdekilerin müşfik tanrısını yenmiştir.

Bu arada dönemsel etkisi nedeniyle Pisagor’dan söz etmemiz gerek. Pisagor eski Mısır’daki eğitiminden sonra bütün batı düşüncesini değiştirecek atılımlar yapmıştır. Kurduğu öğreti ve enstitüyle eski Mısır bilgeliğini batıya getirmiştir. Ama daha ilginci Babil’deki eğitimi sırasında Saabilerle girdiği etkileşimle Saabiliğin dönüşümünü sağlamıştır. Artık Saabilik bir Yüce Varlığa sadece sevgi ve arınmayla ulaşılabileceği düşüncesine girmiştir. Saabiliğin daha sonra Tampliyeleri de çok etkileyecek İsmailiye tarikatını doğurması Pisagor’un eski Mısır’dan getirdiği bilgelikle mümkün olmuştur. Ne yazık ki Pisagor ve enstitüsünün batıya getirdiği aydınlık ve barış mesajları da batıdaki totaliter iktidar tarafından yıkılmış, ve orada da karanlık aydınlığı yenmiştir.

Tek tanrı inancının bozulduğunu gören bir grup Musevi, ayrı bir tarikat kurmuştur. Elbette bu amaçla bir çok tarikat kurulmuştur, ama bu tarikat bizim için daha önemli. Esseniler denen bu tarikat, tanrının iyi ve güzel yanlarını ortaya çıkarmıştır. Esseniler dindar Yahudiler olarak, bozulduğunu düşündükleri dinin yerine, kavramlarda çok daha yumuşak, ama uygulamada rijit yeni bir anlayış kurmuşlardı. Bu gizemli grubun inancının Hint öğretilerinden de etkilendiği, ama aslında eski Mısır’ın temel ahlak yasası olan Maat inancına uygun, yani hakikate göre yaşama prensibinde oldukları bilinmektedir. Esseniler’in bir takipçisi olan Hz. İsa ortaya çıktığında mesajı yine budur. Ahlak ve sevgi. Yüce Yaratan’ın bilgi ve sevgisini anlatır ve insanlara sadece seven, müşfik bir Tanrıdan bahseder. Bu tek tanrıyı mutlu etmek için Maat yasasına göre yaşamak yeterlidir. Aslında beklenen Mesih olduğunu iddia ettiği ve Yahudi Kralı olmak istediği bilinmektedir. Esseniler biraz da bu yüzden, Hz. İsa’nın gizli öğretiyi halka açmasından çok memnun olmazlar. Ve yeraltına çekilirler. Hz. İsa bilinen şekilde mesajlarını verip, Tanrı’nın yanına gittikten sonra, takipçileri de Esseniler gibi sessizleşirlerse de, Saul ya da bilinen adıyla Paul isimli bir Yahudi, aslında İsa’yla hiç karşılaşmamış olmasına rağmen havari kabul edilen bir “aziz”, İsa’nın mesajlarını ters yüz ederek yeni bir din kurar. Buradaki Tanrı yine kızgın da olabilmekte, cehennem ve şeytan gibi kavramlar devreye girmekte, insanlar tanrı sevgisi yerine tanrı korkusuna yönlendirilmektedir. Sonra kilise kurulur. İsa’nın ölümünden 300 yıl sonra toplanan İznik Konsül’ü İsa’nın mesajlarının yanında, onun mesajı olmayan bir sürü kavramı da yeni dinin içine almıştır. İsa’nın gerçek mesajları Kumran’da ve Nag Hammadi’de bulunan ve artık reddedilemeyen gerçek İncillerde mevcuttur. Ama karanlık, aydınlığı yine de yenmiş, tek tanrı sevgiden korkuya dönüşmüştür.

Bu kez Abraham’ın ilk tanrı mabedini inşa ettiği Mekke’de yeni bir din doğar. Hz. Muhammed tamamen putlara taparak yaşayan insanlara tek tanrıdan bahsetmiştir. Hz. Muhammed’in de inisiye olduğuna dair birçok bilgi vardır. Bir çok yorumcu kabalist hocalardan, Musevi öğretilerden de bahseder. Kuran’da en çok adı geçenlerden birinin Hz. Musa olması da zaten tesadüf değildir. Atası Abraham’ın tek tanrı için inşa ettiği eve putları dolduracak kadar kuvvetli inançları olan bu insanları tek tanrı bilgisi ve sevgisine ikna etmek çok zor olmuştur.

Mesajlarını ilk verdiğinde herkes Hz. Muhammed’in Saabi dinine geçtiğini düşünmüştür. Çünkü öğretilerinin büyük bir bölümü Saabilikten etkilenmiştir. Zaten kutsal kitaplardan sadece Kuran Saabileri tek tanrılı dinler arasında saymıştır. İslamın şartları arasında yer alan namaz kılma, oruç tutma, hac, ayrıca oruç tutmak, abdest almak, kurban kesmek gibi ritüeller tamamen Saabi kökenlidir. Saabilerin güneşe taptıkları gün bugün Sunday, Aya taptıkları gün Monday ya da Lundi, Merkür için Mercredi, Satürn için Saturday ya da Samedi olarak, Latin kökenli dillerde yaşamaktadır.

Başlangıçta böyle bir kural olmamasına rağmen, Hz. Muhammed bütün ibadetlerini neden olduğu bilinmeyen ama Musevi inancına saygısının bir işareti olduğu reddedilemeyecek bir şekilde Kudüs’e dönerek yaparken, Medine hicreti sırasında oradaki Musevilerle yaşadığı anlaşmazlıklardan sonra, biraz da hicret edenlere geri dönüş ve zafer umudu aşılayacak şekilde Kabe’ye dönerek dua etmeye başlamıştır. Zaten adı huzur ve barış anlamına gelen yeni dinin kırılma noktası da burası olmuştur. Bazı İslam bilginleri Mekke’de gelen ayetlerle Medine’de gelen ayetlerin içerik ve üslup açısından farklarına da dikkat çekmişlerdir. Mekke mesajları yani Mekki ayetler evrensel ve sevgi ağırlıklıyken, Medine ayetleri yani Medeni ayetler yerel ve korku ağırlıklı bulunmuştur.

Yine de Kuran bir mucize kitaptır. Ve bize tek tanrı bilgisi ve sevgisini en sarih şekilde veren eserdir. Diğer kitaplara göre çok daha iyi korunmuştur. Fakat Hz. Muhammed’in ölümünden sonra ortaya çıkan yeni İslam yorumları, sünnet ve hadis kavramları, Kuran’ın ve bizatihi Hz. Muhammed’in uyarılarına karşın, yeni bir din oluşturmuştur. Bunun üzerine, tanrı sevgisini savunanlar, batıni bir İslam anlayışına geçmiş, ama büyük kalabalıklar, zahiri yani görünen İslam’ın korku dolu mesajlarını benimsemişlerdir. Karanlık yine aydınlığı yenmiştir. Ve tek tanrıya ulaşmanın tek yolunun sevgiden, barıştan, ışıktan, insani zaafları ve illüzyonları şifalandırmaktan geçtiği yine unutulmuştur.

Buraya kadar bahsettiğim bütün dinlerin, başlangıçtaki sevgi dolu mesajlarının, daha sonraki yok ediciler tarafından korku dolu mesajlara dönmesinden rahatsız olan takipçileri, temiz öğretileri korudular.

Mısır’da Osiris rahipleri, Musevilikte Kabalacılar, Hıristiyanlıkta Gnoz düşüncesi ve ortaçağda yayılan aydınlanmacılar, İslam’da Tasavvuf yolcuları, tek tanrıya bütün kalpleriyle inanmakla yetinmediler, O’na ancak arınarak, nefislerini terbiye ederek ve sevgi yoluyla ulaşabileceklerini unutmadılar. Ve bütün bu gelenekler, kökenlerindeki Harran ve Hz. İbrahim bilgisiyle, yollarını aydınlatan Akhenaton’un ışığıyla, yollarına devam ettiler. Ancak, tek tanrıyı bir korku unsuru olarak gören yaygın din anlayışı nedeniyle hep gizli kaldılar. Öğretilerini sadece layık ve sadık olanlarla paylaştılar. Tampliyeler gibi, “Enel hakk” diyenler gibi, engizisyonun bütün kurbanları gibi bazıları baskılara, cinayetlere uğradılar.

Sonra bu bilgiler Batı’da bir araya geldiler. Bir sinerji ve bir sentez oluştu, ancak birkaç yolda ve yorumda ilerlendi. Bu kez amaçlanan, karanlığı kalıcı bir şekilde yenmek olduğu için, bilgi alegoriler ve sembollerle anlatıldı. Ama daha sabırlı, daha uzun vadeli bir dönüşüm amaçlandı. Bugün ne yazık ki, tek tanrıyı sevgi yerine korkuyla tanıyanlar hala çoğunlukta.

Ama zaman daralıyor. Yeni Nuh’un gemisinin zamanı yaklaşıyor. Bu yüzden Maat yasasına göre yaşayan hakikat arayıcıları olarak çok zamanımız kalmadı. Akhenaton’dan gelen mirası kitlelerle en çıplak biçimde paylaşmak zorundayız. Bizler toleransı ve sevgiyi öğreniyor ve öğretiyoruz. Tek tanrı sevgisini de öğreniyor, ama öğretmiyoruz.

Artık bu bilgileri hazmetmiş insanlar olarak, hangi meşaleyi taşıdığımızı fark edelim. Hakikatin sevgi mesajını iletelim. Tek tanrısı bilgisi artık bizi birbirimizden ayırmasın, tek tanrı sevgisi bizleri birleştirsin. Dilerim bir daha karanlık aydınlığı yenemesin, Yüce Yaratan’ın sevgisi ve nuru herkese ulaşsın. Işık hepimize ölümsüzlük versin…



4 Yorumlar

  1. Merhaba, güzel ve doyurucu bir yazı olmuş elinize sağlık. Fakat yazdıklarınızda önemli bir çelişki dikkatimi çekti. En başından beri Aton dininde tanrının müşfik yanından bahsetmiş hatta bir yerde cezalandıran olmadığını söylemişsiniz. Yukarıda şöyle bir cümleniz var “Daha sonra Yehova’nın ve İslamiyet’teki Allah’ın cezalandırıcı vasıflarına sahip değildir. ”
    Fakat aton şiirinde şöyle bir mısra var (yukarıdan kopyalıyorum):
    “ÖLEN KİŞİ DÜNYADA YAPTIKLARINA GÖRE YA ÖDÜLLENDİRİLİR YA DA CEZALANDIRILIR.”

    Bu durumda cezalandırmayan bir tanrıdan söz etmek mümkün mü?

    Selamlar,

    Cem.

  2. Tiye 3. Amunhotep in annesidir ama 3.Amunhotep in çok sevdiği eşini Nefertiti öldürtür. Nefertitı güzel ve güçlü bir kadın olarak 3. Amunhotep in ikinci gözdesidir . Nefertiti nin iktidar hırsını bilen ve kraliçe unvanı halen elinde bulunan Tiye saray geleneklerine göre tahtın varisi olacak ilk erkek çocuğun kendi soyundan gelmesi için öz oğlu 3. Amunhotep ile gerdeğe girer ve bir oğlu olur. 3. Amunhotep Devlet işlerinden bu dönemde uzaklaşır, Kendini Ra’ya adar ve yönetim Tiye nin elinde 10 yıl içinde çöküşe gider. Bu dönemde 3.Amunhotep ölür ve yeni firavun un hem annesi hem nenesidir Tiye…

  3. ÇELİŞKİLERDEN BİRİ; DİN İÇİN GÜZEL SÜSLENMİŞ BİR YAZI;

    pek çok çelişi var ama birini daha söyleyeyim. Yukarıda Ay Firavunun yani Yuya’nın, Yusuf olduğunu söylemişsiniz. Yazının devamında da, Akhenaten öldükten sonra Semenkare sonra Meritaton başa geçer, demişsiniz. Üstelik bunlar çok kısa sürdü diye de belirtmişsiniz. Sonrasında Firavun Ay’ın başa geçtiğini ve tam da bu sıralarda Musanın ortaya çıktığını söylemişsiniz. (Yazıyı çok iyi okudum).
    şimdi: Musa ile Yusuf arasında ne kadar zaman var, en az yüz sene. Yani, Yusuf öldükten en az yüz sene sonra Musa doğmuştur. Musa m.ö 1392-1372 yılları arasında yaşamıştır. Tam da aşağıda vereceğim, sizin de bir iki tanesini söylediğiniz firavunlar zamanında. Yani tarihler örtüşüyor fakat Yusuf ise bunlardan çok daha öncedir ve öyle olması gerekir. Ya da şöyle dim; Yusufla Musa peşpeşe gelmemiştir. Hatta Yusufun 1600-1700 yılları arasında yaşadığı söylenir. Yusufla, Musa arasında, Eyüp, Zülkifl, Şuayb var. Bu peygamberler de hep birbirinden sonra gelmiştir. Şuayb, Musanın kayınpederidir ama birbirlerini görmemişlerdir.
    Sizin demenize göre ise Musa, Ay yani Yusufla nerdeyse aynı zamanda gelmiş. Krallar sırasıyla; IV.Amenhotep/Akhenaten(1352 – 1336), Smenkhkare(1338 – 1336), Tutankhamun(1336 – 1327), Ay(1327 – 1323), Horemheb(1323 – 1295) yıllarında gelmişler. Akhenaten ile Horemheb arasında 62 sene var. Bu kadar kısa bir süreye, Musa ile Yusufu sığdırmanız çok ilginç doğrusu. söylediklerime katılmasanız bile, bu 60 seneye, 5 peygamber sığdırmanız mümkün değil.
    sonra Ay Yusufsa, Musa kim. Dini gelenektekiler, Musa ve Yusuf için, tarihteki bu Akhaneten ve Ay firavunlarından kim için söyleyeceklerini şaşırmış durumdalar. çünkü ellerinde böyle tek tanrıcı başka bir firavun yok. Hatta Yusuf için, taa 3000’lerde hüküm sürmüş ve adına piramit yaptırıp, güya Yusufun yorumladığı rüyaya göre, tahılları bu piramitte saklayan firavun Zosers zamanında yaşamış ve bu firavunun da mimarı olan İmhotep(Yusuf) olduğuyla ilgili kaynak bilgiler dahi var. güya tahılların kalıntıları da hala bu piramitte dururmuş.. 🙂

    ayrıca akhenaten için de Musa diyen var. Musa Akhenaten ise, Ay yani Yusuf da onun yardımcısı veya veziri mi oluyor. Sizin yazınızda ise, Musa ile Ay aynı zamanda yaşamış oluyor.

    saygılarımla..

    • Bu cevap mail adresinize gönderildi, ama böyle bir mail adresi yok dendiği için, mecburen buraya yazıyorum, yazdıklarımı açık ortamlarda savunmam, ve savunmayacağım, ama samimi yazışmalara her zaman açığım.
      Yazıda daha başlarda resmi tarihe alternatif bir bakış açısı olduğu ve hatalar içerebileceğini de yazdım.
      Yusuf ve Musa arasında 100 yıl olduğunu siz nereden biliyorsunuz?
      Yusuf’un çok daha eski olduğunu nereden biliyorsunuz?
      Musa’nın yaşadığı bile belli değilken, kayınpederinin kim olduğu nereden belli?
      Bahsettiğiniz firavun silsilesi resmi tarih, Ve Horemheb tarafından yeniden yazılıyor, yani o da belirsiz.
      İyi okusaydınız, Ay Yusuf’tur demediğimi görürdünüz.
      İmhotep ve Yusuf-Yuya sadece sıradan bir insanken kutsallaşmalarıyla, ve dönemin başrahipleri olmalarıyla benzerler, başka benzerlik yok.
      Musa için Akhenaton diyen Freud, tartışmalı bir konu, ama Ay’la aynı zamanda yaşamaları da gayet mümkün.
      Üç kere Yuya’nın Krallar vadisindeki mezarını ziyaret etmiş, yerel kaynaklardan bilgi almış biri olarak, söylediklerimde çelişki yok.
      Sizin referans kabullerinizde anlaşamıyoruz.
      Yine de iyi niyetli katkılarınız için teşekkür ederim, yeniden sorgulayınca, tezime inancım arttı.
      Çok teşekkürler ve saygılar…

Yorum Yapın