Gazeteleri okuyorum, okudukça canım sıkılıyor. Gün henüz başlamışken kalbime oturan ağırlıktan yorgun düşüyorum. Gözüm çocuklarımın fotoğraflarında. Çaresiz hissediyorum…

Ortadoğu savaşa giderken, bu günlerin önünü açan (hatta belki de planlı bir şekilde hazırlayan) zamana geri dönüyorum… Güzel bir sonbahar sabahı, güzel bir Eylül sabahı. Kalkıp işe gitmek için hazırlanıyorum. Bir önceki akşam çok sevdiğim bir arkadaşım ben de kalmış. Keyfimiz yerinde, deyim yerindeyse dünya umurumuzda değil. Aynı iş yerinde çalışmamıza rağmen ben ondan iki saat önce işbaşı yaparım. O sabah tek sıkıntısı benimle beraber erkenden işe geliyor olmak. O söyleniyor ben gülüyorum. “Koca şehirde bu saatte, bir çöpçüler bir biz iş başı yapıyoruz, insan haklarına aykırı bir durum” diyor. Ona laf yetiştirirken cep telefonumu evde unutuyorum. Haksız sayılmaz, sokaklar bomboş. Trafik sıkıntısı yaşamadan ofise ulaşıyoruz. Kendimi hemen işime gücüme kaptırıyorum. Saatin 8:30 olduğunu oda arkadaşımın gelmesinden anlıyorum. Ayakta, arkam pencereye dönük sohbete dalıyoruz. Senelerdir, belime kadar uzun olan saçlarımı bir gün önce kestirmişim, ne kadar yakıştığından bahsediyor. O an için tek derdimiz saçlarım… Derken gözü bir şeye takılıyor, bakışları benden ayrılıyor… “Nereye bakıyorsun?” diyerek ben de cama dönüyorum. “Şu uçak çok aşağıdan uçu…” Cümlesini tamamlayamıyor ve ben, kafamı çevirmemle birlikte o korkunç manzarayla karşılaşıyorum. İlk uçak World Trade Center’a giriyor. Ve biz o şekilde donup kalıyoruz…

 

Kendime gelip ofisin öbür tarafında oturan arkadaşlarımı çağırıyorum. Otuz kişilik ofisimizin henüz beş altı kişisi iş başı yapmış durumda. Neredeyse koşarak yanımıza geliyorlar. Bir taraftan oda arkadaşım internetten bilgi edinmeye çalışıyor. Kaza olduğunu düşünüyoruz. Hasarın büyüklüğü belli. Gökdelenin ortasında kocaman bir delik ve alevler dışarıya fışkırıyor. Allahım kimbilir kaç kişi ölmüştür diye konuşuyoruz. Derken bana bir telefon geliyor, o sırada Türkiyede bulunan eşim. Olayı naklen anlatıyorum..Konuşmamız devam ederken perspektife bir uçak daha giriyor. O da bir önceki gibi aşağıdan, usulca binalara yaklaşıyor. Her şey o kadar çabuk olup bitiyor ki…” İnanamıyorum, o da diğerine çarptı” diye bağırmaya başlıyorum telefonda. O sırada odadaki diğer telefon çalıyor. .Olayın terörist saldırı olduğu ve hemen binayı terketmemiz gerektiğini söylüyorlar . Elimdeki telefonu eşimin suratına kapatıp asansörlere koşuyorum. Empire State Building’in 53. katındaki ofisimizi arkamıza bakmadan terkediyoruz.

Aşağıda büyük bir panik hakim. Bütün ofis toplanıp yakınlardaki bir kafeye gidiyoruz. Herkes şaşkın ve korkmuş bir vaziyette. Cep telefon numaraları alınıp veriliyor. Herkes evine gitsin ama irtibatta kalalım deniliyor. Aksilik bu ya cebimi evde… Aklım eşim,annem ve babamda… Kimbilir beni nasıl merak ediyorlardır. Ama kimsenin bana ulaşabilmesi mümkün değil… Cep telefonları bloke olmuş durumda, hiç bir yeri arayamıyoruz. Haber ulaştırabilmemin imkanı yok. Küçücük adada hapsolmuş gibiyiz. O an acayip bir karar veriyorum. Evim nehrin karşı tarafında New Jersey’de. New Jersey’de oturanlarla birlikte karşı tarafa geçmek için son şansım. Çünkü yollar teker teker kapatılıyor. Manhattan’ın dışarıyla tüm irtibatı kesilmek üzere. Bir gece önce bende kalan arkadaşım ise Manhattan’da oturuyor. Ya onunla kalacağım ya da evime döneceğim. Kafamı kaldırıp alev alev yanan gökdelenlere bakıyorum… Ve kaçamıyorum, orayı bırakıp gidemiyorum… Belki bir şeyler yapabiliriz diyorum, gidip yaralıları kurtarırız, kan veririz, ne bileyim herhangi bir şey işte. Olayın vahametinin farkında değiliz henüz…

Gökyüzü alevlerden başka bir renk olmuş… Ateşe koşan pervaneler misali olay yerine, aşağıya yürüyoruz. Karşıdan karşıya geçmek için beklerken hiç beklenmedik bir anda ilk gökdelen yıkılıyor. Öyle.. Bir anda.. Gözlerimizin önünde… Yanımızda Hintli bir genç kız “Benim erkek arkadaşım o binada çalışıyor” diye bağırıp ağlamaya başlıyor. Ve ben sanki önceden hazırlanmış bir dekorun içine oturtulmuş gibiyim. Oradayım ama değilim, üzgünüm ama hissizim. Binanın yıkılmasıyla çıkan gri siyah dumanlara bakıyorum. Zar zor yolumuza devam ediyoruz. Hayatımda gördüğüm en büyük kaos… Konuşmadan yürüyoruz, konuşursak konuştuklarımızın gerçek olmasından çekiniyoruz. Korkuyorum, diğer gökdelenin de yıkılması ihtimali geliyor aklıma. Gözümü binadan alamıyorum. Yaklaştıkça koşmaya başlıyoruz. Sanki daha yakınında olursak, yanıbaşında olursak tutarız, destek oluruz gibi geliyor. Hatta koşmaktan nefesimiz kesiliyor. O an sadece duygularımızla hareket ediyoruz. Yaklaşıyoruz, öyle bir yere geliyoruz ki daha fazla gitmemize izin vermiyorlar. Orada o binaya, içindeki o zavallı insanlara en yakın olabileceğimiz noktada zaman adeta durmuş… Yüzlerce insan biraradayız. Ama kimseden çıt çıkmıyor. Tanımadığımız insanlarla elele tutuşup, nefeslerimizi tutmuş bir şekilde dakikalarca sadece gökdelene bakıyoruz… Yıkılıyor…

Yanı başımda ağlayanlar, bağıranlar ve çığlık atanlar. “Benim karım o binadaydı” diye sessizce hıçkırıklara boğulan bir adam…Gözkyüzü gözükmüyor atık, gri bir duman ve havada uçuşan milyonlarca yanmış kağıt parçası… World Trade Center’larda çalışmak dışında bir suçu olmayan, bizim gibi, benim gibi işine giden insanlardan kalan son hatıralar…

Ben 11 Eylül’de World Trade Center faciasını yaşayanlardan biriyim… Kendi kendime kurduğum ve devamlılığını hiç sorgulamadan yaşadığım güvenli dünyamın parçalanışına böyle tanık oldum. İnsanların ölümüne ve geride kalanların acısına da… Sanki bir film setindeymişim gibi hissettim çoğu zaman. Gerçekliğini sorguladım. Sorguladıkça, kalbimdeki acının büyüklüğüne dayanamaz oldum… Benim üzüntüm, olayda yakınlarını kaybedenlerin acısı yanında bahsedilmeyecek kadar azdı elbette. O yüzden kendi kederimden bahsetmeye utanır oldum… Ama orada, kimbilir hangi kalpsiz plan uğruna yitirilen hayatları gördüğümde o ana kadar aslında hiç bir acı tatmamış olduğumu anladım.

Her hikayenin bir başı, bir gelişme bölümü ve bir sonu olmalı. Dünyanın ve insanlığın savaşlarla dolu hikayesinin neresinde olduğumuzu bilmiyorum artık. O yüzden bu yazdıklarımı alışılagelmiş bir şekilde sonlandırmak istemiyorum. Çünkü hikayemiz yeni savaşlarla, yeni acılarla devam ediyor. Ve ben bu acıları içimde derinlerde bir yerlerde hissetmek dışında bir şey yapamıyorum…

Berna Köker