Zaman zaman duyarız; “Çok yönlü insan”diye. Kimdir bu çok yönlü insan? Bizim 7 gün, 24 saatimiz varken, onun günü ve saati daha mı uzun ki pek çok şeyi birarada başarabilmekte, farklı konularda, yeni yaratıcılıklarla karşımıza çıkmakta. Hayır, o da bizim gibi aynı zamana sahip ama varoluştan gelen gerçek kapasitesini keşfetmiş, sadece yemek, içmek, yatmak, çoğalmak için burada olmadığını bilen, hayatı bir gelişim yeri olarak gören, paylaşmayı seven dolayısıyla kendini –meli, -malılarla sınırlamayan, her bir adımını gelişim ve paylaşım için atan, hayatı sadece bir kare ile değerlendirmeden farklı yönlerden geniş açıdan bakabilen, kendi yüceliğini keşfetmiş kişidir o…

Neslihan: Başarılı, yaratıcı ve saygın bir müzisyen olarak tanıyoruz siziama sanırım bu tanımlama da birşeyler eksik kalıyor. Ben bugün müzisyen kimliğinizden çok”anne” kimliğinizle ve Kazakistan’da doğmuş, eski tabiri ile “demir perde ülkesi” Rusya’da yaşamış Anjelika Akbar kimliğinizle sohbet etmek istiyorum. “Anne” size neyi ifade ediyor?

Anjelika Akbar: Bence anneliğin en önemli unsuru büyük mesuliyettir. Bu mesuliyeti taşımak büyük bir fedakarlığı da getiriyor yanında ve tabii ki inanılmaz bir şefkat duygusuyla. İşte tüm bunlar bence anneliktir. Ben de anne oldum ve ne mutlu ki bu duyguları tadabildim. Bu duygular bizleri daha iyi insan yapabiliyor her anlamda. Sadece çocuğumuza karşı değil, ailemize karşı, topluma, tüm dünyaya karşı.

Neslihan: “Bilinçlianne” (www.bilinclianne.com) adında bir site açtınız. Neden böyle bir site açma gereğini duydunuz?

Anjelika Akbar: Bu site bir gereklilikten çıkmadı. Bu fikri ben daha geçen aralık ayında rüyamda gördüm ve o kadar detaylı gördüm ki çok etkisinde kaldım. Detay derken sitede olması gereken konular çok net bir şekilde önüme çıktı. Çok etkilendim ve siteyi açmaya karar verdim. Neden derseniz hep bahsederim müzisyen kimliğim benim için bir araçtır amaç değil.

 

N: Neye araçtır?

A.A: İnsanlarlapaylaşmak istediğim konuları, duygu yüklü, söz kullanmadan paylaşabileceğim bir araç müzik. Paylaşmak, anlatmak istediğim şey ise, kendimize “biz kimiz” sorusunu daha sık sormamız gerektiğidir. Doğanın bir parçası ve onunla bir bütün olduğumuzu, evrende herşeyin birbirine bağlı olduğunu ve bizim bu anlamda çok şanslı, yüce varlıklar olduğumuzu ve bu yüceliğin bize getirdiği mesuliyeti hatırlatmak. Her zaman müzik çalışmalarımda besteci olarak bu mesajları vermeye çalışıyorum. Bu site ile de söylemek istediklerimi şimdi söze dökme imkanı olacak. Bu düşünce ile siteyi açma kararımı verdiğimde fikrimi önce eşimle paylaştım. Çok sevindi ve büyük destek verdi. Daha sonra arkadaşlarımla paylaştım ve aldığım destek ile hem uzmanlardan, hem de kendi işinde başarılı, kariyer sahibi annelerden oluşan çok güzel bir ekip kuruldu ve yola çıktık. Henüz başındayız ama site canlı bir organizma gibi sürekli gelişecek, genişleyecek.

N: Bu site aracılıyla annelere vermek istediğiniz mesaj nedir?

Anjelika Akbar: Amaç sadece bilinçli anne değil, bilinçli insan. Anne tabii ki önemli bir faktör. Annelerimiz nasıl olursa biz de öyle yetişiyoruz. Onun için yola çıkarken anne unsurunu ön plana aldım. Aslında “anne ve bilinç” kelimelerini de o site rüyasındagörmüştüm. Ve bunun üzerine inşa ettik sitemizi.

N: Peki biraz “bilinç” üzerine yoğunlaşalım. Burada vurgulamak istediğiniz nasıl bir bilinç? Bilinçli anne veya insan kimdir?

A.A: Bilinç pek çok şekilde tanımlanabilir. Benim için bilinçli insan “uyanmış insan” dır. Etrafımızda çok olumlu ve bir o kadar da olumsuz şeyler oluyor. Sadece yakın çevremizdeki insanlara, olaylara değil, tüm insanlığa karşı duyarlı olmak, uyanmış olmak. Yapılan adaletsizliklerin, kötülüklerin karşısında iyi ve uyanmış insan olarak durmamız gerekiyor. Sadece iyi olmak yetmiyor, o zaman kötülüğün oranı azalmıyor. İyi olmanın yanındauyanmış, bilinçlenmiş olmak gerekiyor. Bu da bizi “aktif iyilik” kavramına getiriyor. “Aktif iyilik” bazı felsefe ve doktrinlerde kullanılan birşey. Uyanmış olanlara mesaj verip, diğerlerine (uyuyanlara) ne yapmaları gerektiğini aktarabilmek.

N: Bir çeşit uyandırma servisi. 🙂

A.A: Evet. 🙂

N: Sizi tanıdığım, yazılarınızdan takip ettiğim kadarı ile ruhsal yönü kuvvetli, akıl ile bilgeliği birleştirebilen, sezgileri kuvvetli birisiniz. Bir rüya ile böyle bir serüvene atılmak herhalde bu özelliğinizden kaynaklıyor olsa gerek.

A.A: Evet, tabii ki.

N: Bu dikkatimi çekti. Çünkü özellikle “anne ve çocuk” kavramları bugün firmaların satış ve pazarlama stratejilerinde bir numaralı unsur. Ürünlerini bu kavramlarla bağdaştırarak daha çok ilgi çekmeye, insanların tabiatında yatan “anne ve çocuk”a karşı hissedilen sıcaklık ve şefkat duygularından yola çıkarak bu duygu akışını marka veya ürün imajlarında toplamaya çalışıyorlar. Yani işin özeti bu kavramlar artık ticarete döküldü! Ama sizin gerek bu özel yapınızdan ve gerekse sitenizden algıladığım kadarıyla ticariamaçtan çok eğitim ve bilgi paylaşımı en ön planda.

A.A: Çok doğru. Oğlum yaş olarak büyük, dolayısıyla “anne ve çocuk” kavramlarının son günlerdeki durumundan fazla haberdar değildim. Algıda seçicilik! Ama site gündeme geldikten sonra başta internet olmak üzere pek çok kaynaktan araştırma yaptığımda çoğu kaynağın öncelikli ticarete yönelik, tamamıyla reklam ağırlıklı, satınalmaya yönelik konseptleri olduğunu fark ettim. Bu site de tabii ki ayakta durabilmek için sponsorlara ihtiyacı olacak ama amaç o değil, amaç ticaret değil. Bu site ile amacım, dediğiniz gibibilgilendirmek, biraraya toplamak, düşündürmek, forumda farklı bakış açılarını paylaşmak daha sonra sanal alemden çıkıp canlı olarak bazı faaliyetler düzenleyebilmek. Benim zaten mesleğim var, böyle bir yerden ticaret yapmama gerek yok.

N: Siteniz henüz yayın hayatına başladı. Açıldığından bu yana nasıl ziyaretçi akışı?

A.A: Yeni olmasına rağmen güzel gidiyor. Duyurularımıza yeni başladık ama ona rağmen siteyi ziyaret edenler arkadaşlarına tavsiye ediyor ve çok güzel yorumlar gelmeye başladı. Çok hoşuma gidiyor, çocuk gibi seviniyorum. Yaptığımızın boşuna olmadığını hissediyorum.

N: Uyanmalar başlıyor yavaş yavaş. 🙂 Peki şimdi sitenizden içeri girelim ve “anne-annelik” konusunda günümüzün en önde gelen kavramlarından biri olan “geciktirilmiş anne sendromu”nu ele alalım. Ben de aynı gruba dahil olmak üzere, son yıllarda anne olma yaşı 35’lere dayandı hatta geçiyor. Öncelik kariyer veya başka şeylere verildiğinden bu kutsal görev hep erteleniyor, hatta bazıları tamamen iptal edebiliyor. Sitenizde bu konuyu başlık açsaydım neler söylerdiniz?

A.A: Farkındayım ama bugüne kadar pek düşünmedim üstünde, bir değerlendirme yapmadım. Bu bahsettiğiniz sendrom daha çok büyük şehirlerde iş hayatında olan kadınlar için geçerli. Bir kadın olarak bağımsız bir şekilde ayakta durabilmek kolay bir şey değil.Çağın getirdiği hız ve gereksinimlere karşılık kadın ayakta kalabilmek için ilk önceliği kariyere veriyor. Aileler tarafından da bu hedef genelde destekleniyor. Aksi taktirde kadının zayıf kalması halinde örneklerini görüyoruz, okuyoruz; kadın, durum ve şartlar ne olursa olsun kocasına bağımlı olması herşeye katlanması gerekiyor. Sıkıntı hatta ızdırap çekebiliyor. Çözüm nedir derseniz, çok zor diye düşünüyorum.Şartlar ikilem içinde bırakıyor insanları maalesef.

N: Sadece maddi koşullar ve bağımsız olmak sebebi ile değil başka nedenlerle de çocuk planını geciktirenler var. Mesela “Bu dünyaya çocuk getirilir mi? Bile bile çocuğu bu cadı kazanına sokmaya ne hakkım var” gibi.

A.A: Buna bir cevabım var. Şu anda dünyaya çok özel çocuklar geliyor. Dünyanın dengesini korumak ve iyiye doğru çekmek için gelecek bu özel çocuklar için sizin gibi annelere ihtiyaçları var.Tabii ki babalar da çok önemli, keşke hem anne, hem baba çok ışıklı olsa. Dünyada olayların kötü istikamete doğru gittiğini hepimiz görüyoruz amaherşey bitmiş değil ve aslında da bitmeyecek. İşte bu özel çocuklar, ki onlara “ışık askerleri” deniyor, bu kötüye gidişte balansı sağlamaya geliyorlar.

N: Nasıl yani gelen çocuklar da mı, yani “ışık askerleri” de mi savaşacak. Bu savaşlar hiç bitmeyecek mi? Özel çocuklar geliyor deyince ben daha cennetvari bir gelecek düşünmüştüm.

A.A: Asıl amaç kaosu kozmosa çevirmek. Bu zaman çok özel bir zaman ve yüzbinlerce yıldır dünyada beklenen bir zaman. Bazıları ne kadar şanssızız diye düşünebilir ama bence çok şanslıyız. Çünkü gerçekten dünyada şimdiye kadar bu kadar kötü zaman yaşanmadı ama bu kadar da güçlü, ışığa hazırlık dönemine de eşlik etmedi. Işık askerlerinin ne yapacağı ve ne yapmaya başladıklarını anlatmak çok zor, bu büyük bir plan , büyük bir planın çok önemli bir parçası. Balansı tekrar sağlayabilmek için tıpkı deniz yıldızı hikayesinde olduğu gibi bir tane çocuk dahi çok önemli. Burada “savaş” alışılmış anlamda zaten kullanılmıyor, bilirsiniz, ışık bir yerde varsa, kendi varlığı ile zaten karanlıkla savaş ediyor, bunun için varlığı ve yaydığı ışınlar yetiyor. Karanlık bir odaya ışık girdiği anda karanlık dağılıyor. Prensip bu. Kılıçla savaşmak değil, iyiliğin geneldeki payını büyüterek savaşılıyor.

 

N: Hımmm, “bir çocuk dahi çok önemli dediniz” biraz kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla gibi oldu bu şimdi. Peki akşam eşimle bu konuyu bir irdeleyelim bakalım. Yalnız sorun doğurmakla bitmiyor ki, hani bu gelen özel çocuklar gerçekten çok özel ve şahsına münhasır. Eskiden annelerimiz 3-5 çocuk hem de bakıcı olmadan rahatlıkla büyütebilirmiş, ama şimdi anne ve bakıcı bir arada tek çocukla baş edemiyorlar. Bu “ışık askerleri” çocuklar ilk savaşı ailede mi başlatıyor acaba?

A.A: Aslında bu özel çocukları savaşçı düşünmemek lazım. Evet, “ışık askerleri veya savaşçısı” deniyor ama savaş kelimesi farklı tepki yaratabilir. Aslında savaşçı yerine görevlileri desek daha iyi olur, daha net anlaşılır tahmin ediyorum. Çok güçlü karaktere, bilince sahip olan çocuklar bunlar. Tıpkı Ramakrishna’nın hayat hikayesi gibi. (Ramakrishna dünyaca ünlü hint filozofu Svami Vivekananda’nın üstadıydi). Zengin bir ailede doğmuş ve 7 yaşına kadar birkaç tane dadı onunla baş edememiş. Öyle olağanüstü bir karakteri varmış ki, ailesini sürekli şaşırtıyormuş, kötüanlamda değil ama son derece hareketli imiş. Böyle bir çocukluktan sonra dünyanın en büyük filozoflarından biri oldu.

N: Vallahi, ben ailelerin çocuklarının böyle bir görevi (ışık askerleri) olduğunu bildiğini zannetmiyorum, en azından büyük çoğunluğu bilmiyor. Çocukla iletişim problemi yaşıyorlar ve bu nedenle çocuk daha “gak” derken elinden tutup psikoloğa götürüyorlar. Özellikle büyük şehirlerde çocuklarını psikoloğa götürmeyen aile yok herhalde. Burada yapılan ise, ya ailelere tavsiye veriliyor; “çocuğunuzla bir yetişkin gibi konuşun, anlatın, baskı veya otorite uygulamayın” veya çocuk fazla hareketli ise o zamanilaç tedavisine başvuruyorlar.

Sonuç, otorite ve saygı tanımayan çocuk, ailesini parmağında fıldır fıldır oynatıyor ya da ilaç alan enerjisi baskılanan çocuklar yaratıcılıklarından uzak yetişiyorlar. Hadi bakalım sitenizde yeni bir başlık açtık. Bu konuda sizin tavsiyeniz ne olur?

A.A: Çok güzel ve zor bir soru. Çünkü ben bir hekim ya da bir psikolog değilim. Ben Anjelika olarak yanıtlayabilirim ancak. Herbir çocuk çok özel. Bahsettiğim özel çocuklar modern bilim tarafından çözülecek gibi de değiller. Dolayısıyla onlara aynı biçilmiş kaftana göre ilaç veya tanı koymayı ben doğru bulmuyorum. Evet, hiperaktivite diye birşey var ama onun pek çok farklı sebebi olabilir. Gerçekten olumsuz bir takım şeyler olabileceği gibi aynı görünen ama altında yatan çok farklı şeylerden de kaynaklanıyor olabilir. Tıpkı “Dahi ve deli” birçok anlamda benzeşmesi gibi. Doktorlar bazen aradaki farkı anlayamıyor ve hepsine aynı uygulamayı yapıyorlar maalesef. Çocuk gece rüyasında felaketler görüyor, doktor hemen ilaç yazıyor ve bastırmaya çalışıyor. Halbuki çözümü çok basit ve ilaca ihtiyaç duyulmayan şeyler bunlar. Unutmamak gerekiyor ki çocuklar 7 yaşına kadar bambaşka bir bilinç ve algı taşıyorlar. Nasıl bir çocuk olursa olsun. Geldiği yeri çok iyi hatırlıyorlar. Buradaki kuralları değil, başka evrenlerini hatırlıyor, bizim görmediğimiz, algılamadığımız pek çok şeyi algılıyor, görüyorlar. Ve bunları buraya aktardığı zaman anne ve babalar bunu anlayamayınca panik oluyorlar, çocukları yanlış yönlendiriyorlar. Bu tür çocuklu ailelerde özellikle annenin çocuk ile çok yakın, ince temasta olup, onu hissedebilmesi, bilinçli yaklaşması gerekir.

N: Anladığım kadarı ile sitenizde paylaşmak istediğiniz bilinçlenme sadece, şu vitamin şu besinde bulunur, çocuk günde şu kadar saat uyumalı, oynamalı gibi işin bilimsel yönü yanında bu örnekte olduğu gibi bir de ruhsal boyutunda da bir bilinçlenme değil mi?

A.A: Evet, olayın ruhsal boyutunda da kendini yetiştirmiş yani bilinçlenmiş bir anne çocuğunu daha rahat anlayabilecektir. Sonuçta çocuk da kendi başına başka bir varlık, karakteri, ruhu olan bir insan.

N: Küçük diye boyutuna aldanıp, fazla önem vermiyoruz ama bence yetişkinlerin yıpranmış, dejenere olmuş ruhlarına, karakterlerine göre çok daha saf ve temiz varlıklar. Bizim onlardan öğrenmemiz gereken çok şey var aslında. Paulo COELHO’nun çok sevdiğim bir sözü var:

“Eğer bir gün yolunuzu kaybederseniz, bir çocuğun gözlerinin içine bakın…Çünkü bir çocuğun bir yetişkine her zaman öğretebileceği 3 şey vardır;

1 – Nedensiz Yere Mutlu Olmak,

2 – Her Zaman Meşgul Olabilecek Bir Şey Bulmak,

3 – Ve Elde Etmek İstediği Şey İçin Var Gücüyle Dayatmak…”

Hep anne dedik biraz da babalara değinsek.

A.A: Bilinçli babalar köşemizde olacak ama kadınlar şu anda bu çağda özellikle çocuklarla ilgili araştırmaya daha yatkınlar. Çocukların sorumluluğu ağırlıklı olarak annelerde. Babalar çoğunlukla çalışıyorlar eve geldikleri zaman bile aklı işte oluyor, dolayısıyla bir anne kadar konsantre olamıyorlar çocuklarına. Ama başta da belirttiğim üzere bilinçli anne de yaratmak istediğimiz, bilinçli insan, bilinçli bir toplum ve insanlık. Yani bilinç, önce anneden babaya aktarım ve beraberinde oluşacak enerjinin çocuğa aktarımı şeklinde olmalı.

N: Peki annelikten sizin doğup büyüdüğünüz topraklara geçelim; eski ismi ile “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği” veya “demir perde ülkesi”. Yaşım çok eskilere yetmez ama ben küçükken S.S.C.B,karanlık, kasvetli, sıkıntı ve sır dolu bir yerdi.Orada doğup, büyümüş biri olarak bu “demir perde” dönemini bize biraz aralayabilirmisiniz?

A.A: AslındaRusya’yı anlatmak çok zor birşey. Çok geniş bir coğrafya. Kazakistan’da doğdum ama Kazakistanlı değilim, alakam yok. Dedem inşaat yüksek mühendisi ve görevi nereye çıkarsa oraya gidiyordu. Bu görev yerlerinden biri Kazakistan oldu. Annemle babam orada tanışıyorlar. Babam da Ukrayna’dan sonra Moskova’ya gitmiş, eğitim görmüş ve orkestra şefi olarak sonra benim doğacağım şehre görevlendirilmiş. Annemle tanışıyorlar, evleniyorlar ve ben doğuyorum. Bana nerelisin diye sorduklarında cevaplamak bayağı zor oluyor çünkü zaman içinde ailemin içine o kadar çok kan karıştı ki doğudan da batıdan da. Kendimi bu sebeple çok şanslı hissediyorum ve dünya vatandaşı demeyi tercih ediyorum. Bir tek ben değilim, çoğu insan öyle Rusya da. Bu karışım insanların aslında birbirlerine çok toleranslı olmasını sağlıyor, insanların kültürleri mutfaklarında, müziklerinde herşeyde birleşiyor ve çok ilginç güzel mozaikler oluşturuyordu. Hayat o kadar güzeldi ki hiç unutamayacağım. Şöyle bir örnek verip tekrar devam edeceğim. Burada politika ile uğraşan bir arkadaşımla birgünsohbet ederken ben, “Rusya’daki yılbaşı ve 8 Mart Kadınlar günü kutlamalarını çok özlüyorum, Türkiye’de o havayı bulamadım” dedim. “Nasıl yani? Siz o sosyalist Rusya’da birşeyler mi kutluyordunuz ve eğleniyordunuz???” diye şaşkın bir yanıt verdi.Okumuş, eğitim görmüş, dünyayı görmüş birinden böyle bir yorum gelmesi beni de çok şaşırttı. Ne kadar yanlış bir imajın insanların kafalarında olduğunu fark ettim o zaman. Rejim ne olursa olsun, insan insandır. Evet, batıya kapalı idik ama kendi içimizde çok önemli şeyler yapıyorduk. Çarlık Rusya’dan sonra ihtilal olmuştu, halk geldi başına ama bu demek değildir ki bütün düşünürler ve aristokratlar Rusya’dan gidip yok oldu. O kadar değerli bir alt yapı vardı ki müzikte, kültürde, bilimde,sporda, tiyatroda… Ve halkın her kesimi bu sağlam alt yapılı, derin ve zengin kültürün bir parçası idi ve bu çok önemli bir başarı idi. Mesela, adam fabrikada çalışıyor, mesaisi bitince çıkıyor ve Senfonik Orkestrasının konserine gidiyordu. Halkın hayatı bu açıdan çok zengindi. Türkiye’de eskiden herkes devlet okuluna giderdi, kapıcının çocuğu da, devlet adamının çocuğu da aynı okulda okurdu, Rusya’da da bu böyle idi. İnsanı önce insan ve ruhsal bir değer olarak algılamak vardı, hangi aileden, kökenden geldiği, hangi statüde olduğuna bakmaksızın.

Bu eşitliğin yanında eğitim ve sağlık bedava, herkese açık idi. Bu muazzam birşey, bunu anlatmak zor, yaşamak lazım. Şimdi Türkiye’de ben tersini yaşadığım için bunun değerini çok daha iyi anlıyorum. Diğer pozitif bir şey, insanlar istediği meslek için istediği üniversitenin sınavına giriyordu. Merkezi bir sistem yoktu. Böylece gerçekten ilgi duyduğu, yapmak istediği alana yönelebiliyordu. Dolayısıyla tüm çalışan insanlar mutlu idi.

N: Bizdeki gibi merkezi sistemin kurbanı olmamışlar ne güzel!

A.A: Evet, ne olmak istiyorsa tüm enerjisini o tarafa kaydırıyordu. Türkiye’de ben maalesef bunu görmüyorum. İşinde mutsuz olan insan, ailesinde, yaşadığı toplumda heryerde mutsuz oluyor ve bu deformasyon yayılarak devam ediyor. Bunların dışında zaten bilinen bir şey spor, sanat dallarında Rusya çok başarılı idi. Çünkü yatırım oraya yapılıyordu. Dışarıdan bu böyle gözükmüyordu belki, insanlar işsiz, güçsüz mecburen spor veya sanata yöneldiler gibi bir algılama olmuş olabilir ama gerçek bu değil. İnsanlar ruhlarını besleyecek, maddi dünyanın dışında başka şeyler ve mutluluklar olduğunu fark ederek sanat, spor ve bilime yöneliyordu. Biz bu bilinçle yetiştik. Televizyondaki programlar muazzamdı. Herhangi bir ülkenin televizyon programları bana artık çok primitif geliyor. İnsanlar ruhsal, bilimsel, her anlamda küçüklüğünden itibaren yetiştiriliyordu, bu nedenle televizyon programları da çok kaliteli ve eğitici idi. Çocuklara yönelik muhteşem yatırımlar vardı. En iyi şairler, yazarlar çocuklar için çalışıyorlardı. Bizim için yaptıkları çizgi filmleri hiçbir zaman unutmayacağım. Hayatın en güzel tarafları, en iyi şeyleri oradan öğreniyorduk. Müzik de öyle idi. Şarkılar, melodileri, sözleri ile eğitici ve besleyici idi.

N: Hah, aynı bizim Türk pop, arabesk müziği gibi, peh! Melodisinden tutun da, sözlerine kadar ne kadar besleyici anlatamam!! “Seni sevmeyen ölsün, hey Corç versene borç, herşeyin bir bedeli var ihanetin de, acı, keder, hüzün, ayrılıklar, nefret, küfür, argo…..” Ne güzel şeyler paylaşıyoruz, değil mi!! Müziğin gerek melodisi ve gerekse sözlerinin insan bilinçaltında yarattığı etkiler artık çocukların okuduğu bilim dergilerinde bile yazıyor. Hergün bu müzikleri dinleyerek büyüyen bir çocuktan ne sevgi, ne saygı, ne de güven beklenir. Ne yapsın yavrucak! İhanet, hüzün, üzüntü, nefret, argo… muhteşem müziklerimiz sayesinde ta küçük yaşlarında bilinçaltlarına işlenmiş. Kaçması imkansız, radyoyu açıyorsun, televizyonu açıyorsun aynı melodiler, aynı sözler gün boyu, başka hiçbirşey yok. Eh, “birşeyi 40 kez söylersen de olur” demiş büyüklerimiz. Nitekim günümüzdeki insan ilişkilerine, aile içi ilişkilere baktığımızda bu “güzel” melodilerle ekilen tohumların hasatlarını biçtiğimizi görürüz şimdi!! Bu bozuk hasatı ancak doğru tohum ekerek ilerisi için düzeltebiliriz. İşte ben de bu sebeple müziğin şiirsel ve büyülü bir tarzı olan New Age Müziğini Türkiye’de yaygınlaştırmak için yola çıktım, bir radyo açtım (www.newagenesli.com), müzik dinletileri yapıyorum. Yanlış ve kötü müziklerle beslenen ruhlara belki bir yudum ilaç olur düşüncesi ile. Çorbada tuzumuz olacaksa ne mutlu bizlere.

A.A: Evet radyonuzu biliyorum. Günümüzdeki müzikler hakkında çok haklısınız. Görüyorum küçücük çocuklar, dudaklarında bu primitif şarkıları sürekli mırıldanıp, dans ediyor televizyonun önünde. Aileleri de alkış tutuyor aferin diye. Bu feci bir durum. Sonuçta gelecek toplumun alt yapısı, şu an yetişmekte olan çocuğun alt yapısı aslında. İşte Rusya’da biz böyle şeyler görmedik, böyle hatalar yapılmadı. Kültür Sarayları vardı mesela. Bilim, kültür, sanat sarayları idi bunlar, sadece görüntüde değil yani. Her bir çocuğun okul sonrası bir meşgalesi vardı. Hiç kimse televizyon karşısında veya oyunlarla zamana geçirmezdi. Herkes ilgi alanı doğrultusunda bu kültür saraylarında aktivitelere katılabiliyor, kendini geliştirebiliyordu. Üstelik sadece bir ekmek parasıyla en iyi hocalardan, en iyi uzmanlardan eğitim, kurs alabiliyordu.

N: Peki halen böyle devam ediyor mu bu anlattığınız hayat akışı, imkanlar?

A.A: S.S.C.B. dağıldıktan sonra uzaktan takip edebildiğim kadarı ile birçok şeyin dejenere olduğunu fark ettim. Maalesef kapitalist kültürün yani paragücününve kapılar açıldıktan sonra batıdan gelen birçok olumlu şeylerin yanında birçok da olumsuz şeyin etkisi ile insanlar maalesef materyalist değerlere daha fazla sarılmaya başladılar. S.S.C.B. dağıldıktan sonra korkunç bir dibe çöküş oldu. Televizyonlardan takip ediyorumkültürde, müzikte, şarkı sözlerinde, herşeyde bozulma oldu.

N: Neden oldu bu bozulma, sadece Rusya’nın dağılıp, demir perdenin yani adeta koruma kalkanın kalkmasından mı?

A.A: Adeta insanların “senelerdir bizden bunları sakladınız, biz de şimdi hepsini deneyeceğiz” der gibi bir isyanının sonucu idi bu bozulmalar. Ayrıca tabii sosyalist bir düzene kapitalist kültürün hızla girmesinin sonuçları.

N: “Para geldi, yiğitlik bozuldu. Batı geldi, ruhaniyet, kültür, sanat dejenere oldu” misali.

A.A: Tabii yılların getirdikleri ile halen herşey bozuldu diyemeyiz. Mesela Rusya’daki bazı televizyon programlarında bir konu tartışılırken bakıyorum sadece Türkiye değil, pek çok ülkenin programlarına ve insanlarına göre çok daha yüksek kültür seviyesinde bu tartışmalar yapılıyor. Seviniyorum ve gururlanıyorum. Ha şunu da belirtmem lazım ki, eleştiriyorum diye yanlış anlaşılmasın; Türkiye ile de gurur duyuyor, tüm sevinçleri, üzüntüleri sizler gibi aynen kalpten yaşıyor ve paylaşıyorum. Türkiyeyi çok seviyorum ve benim için ikinci bir anavatan oldu. Sonuçta ülkeler de önemli değil, insanlar önemli, onların uğraşları önemli. Uzaya gitsem, dünya için gurur duyarım.

N: Bakalım o günleri görebilecek miyiz?

-Hey, kardeş ben dünyadan Neslihan!

-Oooo Neslihan kardeş hoşgeldin. Hani şu sefalletten, sevgisizlikten, yalandan, dolandan dibe vurup tam yok olacakken sizlerin ve “ışık askerleri” çocuklarınızın sayesinde tekrar ayağa kalkan, şahlanan gezegen değil mi orası? Tebrik ederiz, evrendeki dillere destan uyanışlardan biridir siz dünyalıların hikayesi… İnşallah o günleri de görürüz.

A.A: İnşallah. Ama yine de herşeye rağmen, tüm olumsuzluklara rağmen dünyada harika insanlar var. Kötülük daha çok gözümüze batıyor ve sanıyoruz ki heryerde sadece o var. Ama o kadar çok gözleri pırıl pırıl parlayan insanlar var ki, hiç beklemediğin yerlerden öyle cevherler çıkıyor ki. Bunun için eğitim, nereden geldiği önemli değil, oruhsal, içten gelen birşey.

 

N: Rusya hakkında anlattıklarınızdan hem çok etkilendim, hem de inanılmaz şaşırdım. Sizden karanlık kutunun içinden yine karanlık, mutsuz, zorluk, sıkıntı ve baskı dolu bir hayatı çıkarıp önümüze koymanızı beklerken, siz kafamızdaki imajdan kilometrelerce uzakta bir hayat anlattınız bize. İtiraf etmem lazım bayağı da imrendim, hani olsa da yaşasak misali. Düşünsenize; statü farkı olmaksızın herkes eşit ve eğitim, sağlık ücretsiz. İçinizde yatan yaratıcılığı yansıtabileceğiniz, çıkarabileceğiniz her imkan var; ister müzik, ister kültür, ister bilim, ister spor. Ve insanlar saygılı ve mutlu.

Aslında bu sohbet ile şu ortaya çıkıyor ki Rusya’nın bir yanlış imaj problemi var. Türkiye’nin de bu problemi var biliyorsunuz. Yurtdışında hele ki Amerika kıtasında “Turkey” diyorsunuz. Adam size hindi tarifi anlatmaya başlıyor. Daha böyle bir ülke olduğundan habersiz. Hadi ismini duymuş bile olsa “arkadaş hele bir haritada göster bakim neredeymiş Turkey” diyorsun, adam Amerika kıtasından, Arap yarımadasına geçip dolanıp duruyor. Hadi buldu diyelim “ne bilirsin Turkey hakkında” diyorsun, “siz işe develerle gidiyormuşsunuz, zorve yavaş olmuyor mu ya” diyor. Neyse kıssadan hisse, buradan Rusyadakiler selam olsun, imaj konusuna bir el atmaları lazım.

A.A: Kapalı rejim her zaman sizin düşündüğünüz gibi kapalı bir kutu gibi düşünülür, insanlar zorla çalıştırılır, hasta, mutsuz insanlar var zannedilir. Halbuki o dönemde herkes o kadar rahattı ki, hiçbir derdi yoktu, çünkü herkes çalışıyordu. Herkesin maaşı vardı, hatta işte saatlerce boş otursan ve tembellik yapsan damaaş alınıyordu. Kapitalist sistemde insanların rüyalarında bile göremeyeceği bir rahatlık söz konusu idi. “Eyvah, yarın ben hastalanırsam ne olur, param az, hastane beni kabul eder mi?” diye kimse düşünmüyordu. Sen kim olursan ol, devlet seni herzaman el üstünde tutuyordu.

N: Ayyy, siz anlattıkça ağzımın suları akıyor. Biz özel sigortamız olmamıza rağmen acaba sigorta öder mi, ödemezse ben ne yaparım derdinde iken, bunu hiçbir şekilde düşünmeyen, bu derdi olmayan insanları imrendim. Peki bu mutlu, tatlı hayatın hiç mi zorlu, acı yanı yoktu?

A) Bu sistemin en acı yanı kaçınılmaz olarak bir gün dağılmasıdır. Yani sistemin alın yazısı diyebilirim. Neden? Çünkü bu düzen gezegenin tek bir yerinde barınamaz, ve en önemlisi bu sistemin yaşayabilmesi için her bir insanın (!) namuslu, etik değerleri yüksek, gelişmiş, bilinçli, dürüst ve çalışkan olması gerekiyor!!! Ama bu nerede ki? İşte o düzey insanlar arasında tutturulana kadar bu tür sistemler kısa sureli olabiliyor ancak.

B) Burada ayrıca unutmamak gerekiyor ki, Rusya’nın büyük acısı vardı: KGB, Stalin v.s. bu gerçekten korkunçtu… rejimi korumak adına çalıştırılan bu sistem binlerce en parlak, en gelişmiş, en akıllı insanı kattletti. 2. Dünya Savaşı gibi bu bela da Rusya’daki her aileye felaket ve acı getirdi. İnsanlar yeni kurulan ülkenin, rejimin, sistemin daha iyi , daha adaletli çalışması için çaba harcarken, insanların daha gelişmiş olmaları için her alanda müthiş çalışmalar yaparken, onlara “vatan haini” lakabını takıp ya Sibirya’ya, ya akıl hastanelerine yada asla belli olmayan yerlere sürüp, bunları yok ediyordu. Bu da işte “dualite dünya’nın” diğer tarafı… Her şey anlattığım gibi parlak giderken bir de böyle bir kabus vardı. Gerçi benim zamanımda bunlar çok çok hafiflemişti. Ben ve benim jenerasyonum pek bunları hissetmedi, veanne-babalarımızın bize sıkı sıkı uyardıkları “sakın politik fıkraları anlatma” sözlerine pek kulak asmazdık ve şaşırırdık. Bizim için duman dolu geçmiş, onlar için hala kafalarında canlı olan kabus vardı.

N: Sosyalist sistem ne kadar sürdü?

A.A: 74 yıl sürdü ve ben iyi zamanları yaşadım. Annemin, babamın şimdiki aileler gibi dertleri yoktu. Hele ki sanat, bilim, spor ile uğraşıyorsan gelen parayı nereye harcayacağını bilmiyorsun. Zaten imkanlar kısıtlı idi, çok çeşit yoktu ama yine de herkes mutlu ve sağlıklı idi. İnsanların eğitimdi, sağlıktı, araba, ev derdi olmadığı için kendilerine yönelecekleri zaman ve imkanları oluyordu, daha ruhsal, derin hayatlar yaşanıyordu. Yaptıklarını da bu derinliği yansıtıyorlardı.

N: Ruhsal ve spiritüel konularda Rusya’dan, o coğrafyadan çok bilgi çıkmış yıllardır. Bu demin bahsettiğiniz derinliğin neticesinde mi oldu acaba?

A.A: Ruhsal ve spiritüel konular yasaktı Rusya’da. Birşeyi yasaklarsanız daha çok ilgi görür. Rusya’da da bu böyle oldu. İnsanlar yasak olduğu için daha çok özlem duydu, daha çok çaba gösterdi. Biraz evvel saydığım tüm imkanların yanında Rusya’da zaten varolan maneviyat ve ruhsallık çok gelişti ve büyük bir potansiyel oluştu. Biliyorsunuz ülkenin coğrafyası, mesela yeraltı kaynaklarına, oradaki mineraller ve enerji akımlarına bağlı olarak insanlarda bazı yetenekler ve ruhsal yetiler gelişebiliyor. Hindistan mesela. Rusya da buna örnek. Ezoterik felsefe, sipiritüel bilgiler Rusya’da çok gelişti birçok bilim dalları gibi. Mesela genetik bilimi de yasaktı Rusya’da. K.G.B yasaklamıştı. Ama yeraltında müthiş buluşlar yapılmıştı ve şu anda Amerika’dan çıktığı sanılan çoğu bilim çalışması aslında zamanında Rusya’da yapıldı. Rusya’da yasaktan dolayı ortaya çıkarılamadı, Amerika’ya gönderildi.

 

N: Geçmişin kapalı kutusu içindeki Rus insanı, spiritüel yanı dışında biraz soğuk, sert olarak biliniyor halen. Bir de maalesef bence eminim siz Rusları da rahatsız eden “Natasha” problemi var.

A.A: Unutmamak lazım ki, 2.Dünya savaşında resmi kayıtlara göre Rusya, 20 milyon insan kaybetti. Bundan önce ise bir de Stalin dönemindeki kan dökümü var ki belki bir o kadar insan da orada kaybedildi. Ve her bir aileye dokundu bu, insanlar korkunç acılar yaşadılar. Bu korkunç acılarla insanlar birbirlerine daha da sarıldılar, değer vermeye başladılar. Farklı farklı cumhuriyetler dünya savaşı sırasında birbirlerine yardım ettiler. Mesela Moskova’dan, Leningrad’dan bir çok aile çocuklarını Özbekistan’a, Taşkent’e gönderdiler ve bu olaydan sonra Taşkent’in ismi “ekmek şehri” oldu çünkü gelen herkesi doyurdular. Zaten geniş olan Özbek aileleri kucak açtıkları yeni gelenlerle kocaman aileler oldular. İşte tüm bu yaşananlar, acılar, kayıplar Rus insanını dışarıdanbakıldığında zor gülümser, sert bir görüntüye büründürdü ama içlerinde öyle yumuşak, sevgi dolu kalpleri var ki. Rus köylerine gittiğiniz zaman ağlarsınız. Nasıl Anadolu’nun köylerinde gözleri ışıl, ışıl, yürekleri sevgi dolu insanlar var, Rus köylerinde yaşayanlar da aynen öyle. Şehir hayatı zaten heryerde herkesi doğal halinden, hayattan uzaklaştırıyor. S.S.C.B. dağılmadan önce tüm S.S.C.B. de adeta tek bir aile gibiydik. Bu dağılma da zaten dışarıdan yaptırıldı. S.S.C.B.’nin dağılması dünyanın gizli devletlerinin, güçlerinin planlarından biri bunu da biliyoruz.

İlk Rusya’dan geldiğimizde tanıştığımız sonra da çok dost olduğumuz Türk bir arkadaşım, “Anjelika siz ilk geldiğinizde biz size yaklaşmakta çok çekindik. Karanlık bir yerden gelen, sert insanlar gibi değerlendirdik. Ama şimdi ne kadar yanıldığımı anlıyorum. İlk şaşkınlığımız Bolşoy Balesi ilk Türkiye’ye geldiğinde yaşadık. İzlediğimizde bu kadar karanlık, baskı dolu bir yerden bu kadar ince, zarif, ışık saçan, yetenekli insanlar nasıl çıkar diye şaşırdık” demişti, hiç unutmam. İşte Rusya’yı karanlık olarak düşünen insanlar en azından Rusya’nın sanatına bakarak bu imajın ne kadar yanlış olduğunu anlayabilirler.

“Natasha” olayına gelince, bu en üzücü, acı yanı maalesef. Buraya gelen “Natasha”lar inanın en az 1-2 üniversite bitirmiş, kültürlü insanlar aslında. Orada çocukları, eşleri var ama yeni düzenle birlikte fakir kalmış, paraları olmadığından mecburiyetten bu şekilde buraya gelmiş insanlar. Bu büyük bir dram, çok acıkötü birşey. Sadece “Natasha” olarak değil, mesela arada karşılaşıyorum, Rusya’da başarılı senfoni orkestrası solisti olanlar burda sokak arası barlarda çalıyorlar iki kuruş için.

N: Aslında ismi Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği idi ama sanki komünist bir sistem hüküm sürüyor gibi algınıyordu. Keşke sistem kalsaydı der misiniz?

A.A: Bir kere düzeltmek lazım, her ne kadar dışarıdan öyle gözükse de sistem komünizm değildi. Sosyalizm vardı, o da komünizme hazırlık gibi birşeydi. Komünizm aslında bu çağda dünyada yaşayabilecek bir sistem değil. Belki bambaşka boyut ve bilinçle, adalet adına farklı değerlerle yeni bir sistem olarak yeniden oluşabilir ama var olduğu şekilde yaşayamaz bence. Sosyalizmin verdiği rahatlıklar ve insanlara verdiği değer, önem ve saygıyı aramıyor değilim. Ve bunu herkes söylüyor. Mesela bir arkadaşım var Rus, o da Türkiye’de yaşıyor. Geçen gün sohbet ediyorduk dedi ki; “Anjelika hani deseler ki S.S.C.B. kuruldu, ben o anda geri dönerim. Çocuk burada hastalandığında deliriyorum, ya ciddi bir şey olursa ne yaparım ben, eğitimini nasıl karşılayacağım gibi sorunlar beni yoruyor”. Orada bu dertler yok. Bu anlamda tabii özlemimiz var yoksa K.G.B.’yi özlemiyoruz.

N: Keşke tüm zamanlardan, tarihten, sistemlerden, insanın geldiği yeni bilinç boyutundan yola çıkılarak tüm insanlığın eşit olduğu, dil, din, ırk kavramlarının olmadığı yeni bir sistem oluşabilse. Tıpkı dünyanın uzaydan görüldüğü gibi, sınırların olmadığı, mavi, yeşilin buluştuğu aslının “BİR” olduğu dünya olsa. Amaç mutluluk, sağlık, huzur ve sürekli gelişim olsa.

Aslında dil, din, ırk gibi kavramlar varoluşla birlikte gelen kavramlar değil. Yaratılışta ne din vardı, ne dil, ne de ırk. Bu kavramları yaratan, coğrafyaları ayırıp, sınırlayan veayrımcılık yapan, insanın ta kendisi. Şimdi baktığımızda söylenecek tek şey, “insan kendi kazdığı kuyuya kendi düştü! Sevgi ve gelişim için için yaratıldı ama nefret ve sınırlar içinde mutsuz yaşıyor!” Ha bundan ders aldı mı, büyük bir soru işareti??

Acaba bu misyonu, bilinçlenen anneler ve onların “ışık savaşçıları” çocukları mı üstlenecek ne dersiniz?

{mosimage}A.A: Neden olmasın! Sonuçta hepimizin özlemi ve uğraşı bunun için. Herkes mutlu olmak, sağlıklı bir ortamda yaşamak, saygı görmek, herkesle eşit olduğunu hissetmek istiyor. Sınırlar ve diğer tüm ayrımlar dediğiniz gibi tamamen yapay, binlerce yılın yanlış zihniyetininsonucunda doğan birşey. Yeni bilinçler ancak bu yanlışlıkları kıracaktır. Bu da şu anda en fazla verdiğimiz savaşla”Özümüze dönmek”‘le olacaktır. Bunun için en büyük düşünürler 2 yol öneriyorlar;

*Kendini bil, kendini tanı.

*Kalp ve aklını birleştir.

Bu yıl 52. Venedik Bienali’nin seçilen ana teması “Duygularınla düşün, aklınla hisset” idi. Yola çıktıkları bu formül ise birçok filozof tarafından da dile getirilmiş, yeni çağın kurtarıcı formülü olarak ele alınmakta. Duyunca çok hoşuma gitti. Bana bir ışık oldu. Ve Dünya’da bir şeylerin gerçekten değişmeye başladığının işareti gibi beni mutlu etti.

N: “Damlaya damlaya göl olur”. Bugün Venedik Bienalinde, yarın başka yerde… Böyle, böyle bu formül yayılarak bir gün tüm insanlığı kaplayabilir.

Sizinle sohbet etmek gerçekten çok keyifli, gözlerinizde, yüreğinizde taşıdığınız ışığı paylaşıyorsunuz, insan hiç bitsin istemiyor. Bugün sayenizde aslında bildiğimizi sandığımızla, gerçek arasındaki farkı yani bir Rusya gerçeğini anladık. Tüm samimiyetinizle paylaştığınız için çok teşekkür etmek istiyorum. Ama daha fazla vaktinizi almak istemiyorum son sorum; bir derKi yazarı olarak derKi hakkında düşünceleriniz olacak.

A.A: derKi çok keyifli, çok güzel, başarılı bir oluşum. Sürekli kendini yenileyen, gelişen bir organizma. Çok güzel konular işleniyor. Başarılı bir paylaşım platformu oldu. Hasan Bey (Hasan “Sonsuz” Çeliktaş, derKi editörü) çok başarılı biri. Daha yıllar önce beni aradığında derKi’ye katılımım için, ben de bir deneyeyim dedim. Sanırım herkes o ruhla girdi ve bu şekilde büyüyerek bugünlere geldi.

N: Biz de sizi derKi ailesinde görmekten çok mutluyuz. Tekrar tatlı, bilgi, neşe, huzur dolu sohbetiniz için teşekkür ediyorum. Yeni siteniz www.bilinclianne.com da size başarılar diliyorum.

Neslihan Yavuzer Behmuaras