Ah, Bu Kahraman Ben! (Zannın Kurban-Fail Oyunu)
Her kahramanın bir süperkuvveti olur ya filmlerde, işte benim de bir süperkuvvetim var böyle: Zannetmek…
Hep yardım ettiğimi zannederdim, hayatları kolaylaştırdığımı, “güçsüzler”e iyilikler ettiğimi… “İyiler”in yanında durup “kötüler”le savaştığımı… Ve de gücü yetmeyenlere maddi manevi baktığımı…
Bu “iyiler” kimi zaman dünya ailemdendi kimi zaman arkadaşım veya partnerim… Ben hepsinin yanındaydım… Çünkü “güçlü” olan bendim işte… Ben!!!
Ah, bu kahraman Ben!
Şimdi pelerinimi çıkarttım üzerimden astım sandalyeye… Biliyor musunuz o aslında sarı bir çocuk bornozu 6 yaşımdan kalma. Boynuma bağlar, yaylı yatağın üzerinde zıplaya zıplaya kahramancılık oynardım… Oyuna fazla kaptırmışım…
Siz kahramanlığa atladığınızda etrafınızda elbette ki kurbanlar ve de failler beliriveriyor, bu böyle bir üçgen işte. Hele ki “kurban” bol çevrede, onları sık sık şikayet etmelerinden tanıyabilirsiniz. Şikayet ederler ama harekete girişmezler. Çünkü aslında sorumluluk almak istemezler. Çünkü sorumluluk aldığınızda ve harekete geçtiğinizde değişim başlar. Ama aynı zamanda bu kurban fail kahraman döngüsü de biter. Oyundan çıkarsınız…
Ama zordur sorumluluk almak, bir defa bozacaksın o konforu… Bak yattığın yerden söyleniyorsun sadece, haklısın da hatta en haklı sensin. Sana en başta Yaradan olmak üzere tüm gezegen haksızlık yapıyor, sen en iyisini biliyorsun bir yandan ve sadece şikayet ediyorsun. Derdin çıkmak değil oradan, sadece olduğun yerin konforunda kalmak. At pisliği içindeki kuşu almış yıkamış derviş de kuş hemen geri girmiş oraya. Ee sıcak orası, alışmış bir de… Oh mis gibi…
Bu noktada “kurban”ın kahramanlara ihtiyacı olur işte. Burada da benim gibiler devreye girer: Zannedenler… Onların hikayelerini dinleriz ve deriz ki tamam bende o güç var kurtaracağım seni. Hatta bir değil birden fazla “kurban”a koşar onların yükünü yükleniriz. Gerekirse tüm hayatımızı adarız anamıza, babamıza, kardeşimize, eşimize dostumuza, hatta hiç tanımadıklarımıza… Çünkü muhteşem bir gücümüz vardır ya: Zan… Bu zan, dinlediğimiz hikayelere dolar bizi…
İçten içe alkış bekleriz, değer bekleriz, onay bekleriz, sen olmasan olmazdı denmesini bekleriz. Bizim de çıkarımız budur işte bu görevden. Ama eninde sonunda aldığımız iki parmağın arasına girmiş bir başparmak olur. Bir de karşımızda sallanan o el hareketini ağır çekimde uzun uzun izleriz. Severiz de bu filmi, tadına doyulmaz işte. İşte şimdi kahraman, kurban olmuştur; kurban görünen de fail. Bu bir oyun, bir döngü işte… Bu üç rolde döner döner dururuz…
***
İşte şu anda pelerinim sandalyede asılı, omzum çökmüş, belim ağrılar içinde, her yerim yara bere… Bunca yılın sonunda aldığım ne, koca bir Hiç! Aslında Hiç! Büyük bir hediye. Zannın peşi sıra geliyor eğer gerçekten bu oyunda tükendiysen… Senin zannetmekten öte bir gücün olmadığını anlıyorsun o an… Çocukken başladığın bu oyunda, büyüdükçe giren “ciddi” meselelerle bir kahraman olarak neler neler yaptım diye düşünürken aslında hepsinin koca bir Hiç! olduğunu görüyorsun.
Ee peki, gerçekten hayatlarına dokunduğun o insanlar?
Dokunan sen miydin?
Onlar artık dokunulmaya teslim olmuşlardı, döngülerinden çıkma vakitleri gelmişti ve senin üzerinden o anda dokunuldu. Çünkü zanların çekildiğinde aradan geriye gerçekten kalır sendeki Yaradan… O anda da dokunan “kahraman” sen değildin, sandığın sen değildin. Senden öte bir Sen’di…
Ve o dokunulan da “kurban” değil, mağdurlardı. Gerçekten mağduriyet içinde olan, çaresiz kalmış ve o ilahi dokunuşa ihtiyacı olan canlardı. “Kurban”ı kimlik edinmemiş, bu kimliğe tutunmamış, tüm varlığını kimliğin konforunda kalmak için harcayanlardan olmamış; yalnızca gerçekten o dokunuş için dua etmiş, bir el için yalvaranlardı. O anda da o el senin üzerinden geldi, çünkü içinde bir yer en saf haliyle ben varım dedi; bunu zihnin değil, özündeki bir parça dedi ve her şey kendiliğinden aktı.
Ama süreç tamamlanınca, içindeki o kahramanlık peşindeki parçan hemen bunun da üzerine yatmaya çalıştı ve böbürlendi hatta. “Biliyor musunuz geçen bir çalışma yaptım, o kişideki yıllardır çözülmemiş bir hastalık şifalandı.” Peki neden aynı çalışmayı yaptığın onlarca kişide bir şey değişmedi? Senden değil, onlardandı. Halbuki çekilseydin aradan, daha nicelerine dokunulduğuna şahitlik edebilirdin. Ama şimdi olmuyor değil mi? İstesen de olmuyor, hatta kendine bile dokunamıyor o hayır…
Çünkü zannettin… Sadece zannettin…
Faydalı olmak istedin ama gerçek faydanın, gerçek hizmetin ne olduğunu bilemedin. Gerçek hizmetin, sen arada olmadığında tam da olman gerektiği yerde seni oldurduğunu ve bir anda yapması gereken ne varsa yaptırıldığını, gerçek bir sorumluluk ve gayret gerektirdiğini bilmedin.
Şimdi ya geçmişin kahramanlık hikayeleri arasında kaybolup, alamadığın karşılıklar için artık faile dönüşmüş bir zamanların “kurban”ını suçlayacaksın. Ya da bu oyunu bırakıp gerçekten ceketini giyip sokağa çıkıp “Ya Nasip” diyeceksin, tıpkı Barış Manço’nun “Kul Ahmet’in Ceketi” şarkısında olduğu gibi…
Ve de başkasının omuzlaması gereken ama senin yüklediğin tüm o yükler, başkasına atılması gereken ama senin yanağını uzatıp aldığın tüm o tokatlar, başkasının yaşaması gerekirken aman onun canı yanmasın benim yansın dediğin tüm o anlar için de varoluşa ve o kişilere özür borçlu olduğunu bileceksin. Çünkü o tokattan, o acıdan, o yükten alacakları varken sen onların alanına girdin ve kahramanlık oyununla onların gelişimine ket vurdun.
Şu satırları okuduğunda bile zihninin o parçası anında isyan etti değil mi? Ben onlara yardım ettim, bir de özür mü dileyeceğim, ne diyorsun sen dedin değil mi?
Ah bu “Kahraman” Ben! Ah…
Zannederek haklarına girdiğimiz tüm canlardan özürlerimizi kabul etmeleri ümidiyle…






