Eyüp Amcanın Erikleri: Rızkı Kabul Edip Edememe Üzerine
Ürgüp Aksalur’da “Kiraz Festivali” varmış, belediye sayfasında okuduk. Neresi ki bu Aksalur? Adını duyuyoruz da… Açtık interneti, birisi yazmış: yolu çok kötü, uçurumlu, gitmesi zor. E benim berber de oradan. Arıyorum, “gel abi gel, zor değil, rahat yol” diyor. Peki diyoruz, çıkıyoruz yola. Gerçekten de kolaymış. Demek ki internette her okuduğuna öyledir demeyeceksin; onun kendi deneyimi de olabilir.
Her yer kiraz köyde. Geçen sene yiyemedik, don vurmuş. Ama bu sene her yer, ama her yer kırmızı kırmızı kirazlarla dolu. Bir de kirazlı pilav yapmışlar; adı ilgi çekici, kendisi de fena değil. Biraz yürüdük eşimle, baktık bir kiraz bahçesi, millet dolmuş içeriye. Yani geldik birkaç dal ağaçtan yedik değil, sülalesini toplamış gelmiş, sanki hasat yapıyorlar. Kimin bahçesi belli değil. Dalları kıra kıra topluyorlar…
Rahatsız hissettik. “Biraz daha yürüyelim” dedik. Köyün eski bir hamamı var, kocaman. Çok güzel görünüyor. Yanından devam ettik. Baktık köşede bir amca oturuyor. Sorduk: “Bu yol nereye gider?” “Anayola kadar çıkar” dedi. “Buyrun, gelin erik ve dut yiyin ağaçtan” dedi. Otomatikman teşekkür ettik ve ilerledik.
Ah, bu otomatik refleksler…
Sonra gerçekten çok güzel bir doğanın, bahçelerin arasından geçtik. Dönüşte dedim: “Hadi amcayı ziyaret edelim.”
Buyur etti. Dut ve erik ağacı dediğinin her birinden 100 kilo çıkar; öyle büyük ve dolu dolu ağaçlar. Dut ayrı güzel, erik ayrı… Hele erik, can erik, kütür kütür… Üç gün önce pazarcının “bulamazsın bir daha” diye sattığı eriğe nal toplatır.
“Çantanıza koyun” diyor amca. Biz hâlâ birkaç tane elimizde, ağaçtan yiyoruz. “Bugün gelip kova kova topladılar, az kaldı” diye devam ediyor. Az mı? Buradan bir tribün adam doyar… “Alın alın, bol bol alın” diyor, biz hâlâ çekiniyoruz. Ayıp mı olur acaba… Zihnimiz böyle işte.
Amca gidiyor, içeriden poşet getiriyor. “Doldurun” diyor — sanki bizim direncimizi hissetmiş gibi. Biz de salıyoruz kendimizi, 2 kilo kadar topluyoruz. “Yeter bize” diyoruz. Başkası da gelir belki, yer. Onlara da kalsın…
Muhabbete başlıyoruz, çünkü masa kiraz dolu. “67 ağacım var, aslında 1300 ağaç alırdı tarlam ama ziraat mühendisleri ‘dur bekle, seneye ekersin’ dediler. Hevesim kaçtı.” Ateş yanarken devam etmeli tabii, erteleyince sönüyor. “Ticaretini de yapmıyorum. Konu komşu, çoluk çocuk gelip topluyor, yiyor. Afiyet olsun.”
Eyüp Amca Kayserili, emekliymiş. Torunları geliyormuş. Bir yandan yiyoruz kirazları, bir yandan püfür püfür esintiyle iyice rahatlıyoruz. Ne güzel…
“Kahve yapayım size, nasılsa makineye basıyorum, oluyor” diyor. Reddediyoruz. “Zaten yeterince zahmet verdik” diyoruz. Kalkıyoruz, çok teşekkür ederek…
Yine otomatik bir tepki…
Oysa Eyüp Amca oturuyordu ve muhabbet etmek istiyordu o anda; belki de biz de ona eşlik etmeliydik.
Hadi diyelim o anda Yaradan, Eyüp Amca formuna girdi ve dedi ki: “Burası rızk bahçesi, alın, toplayın.” Ne yapıyoruz biz bu ikrama? Ayıp olur mu?
Bir an içimiz acıyor. Hayatla da böyle mi bağlantı kuruyoruz acaba? “Kaynaklar sonsuz” diyor hakikati bilen ustalar. “Almasını bilmiyorsunuz, kabul etmiyorsunuz” diyorlar üzerine.
Evet, inanmıyoruz ve kabul etmiyoruz.
Tabii bir yanda bahçeye dalıp dalları kıra kıra talan etme de var, ama o da değil, o da başka bir uç.
O anda ihtiyacın kadar al ve suçluluk hissetmeden kabul et. Bugün Eyüp Amca olur rızkın eli, yarın başka bir form ve sen olursun o rızkın eli. Rızk yalnızca yeme içme mi?
Güzel bir yüzleşme ve hatırlatma oldu, Eyüp Amca’nın erikleri bize…
Rızk böyle işte, hem maddi hem manevi.
Bir de o kahveleri içseydik, ya keşke…



