Aslında “popüler” kelimesinin rahatsız edici olmaktan ziyade, ağızda tatlı bir hoşluk bırakan, light ve neşeli bir tadı olması lazım değil mi? Gelin görün ki, benim açımdan bu hiç de böyle değil. Üstelik bunun böyle olması için onlarca sebebim var.

 

 

Öncelikle ilgilendiğimiz konuların doğası gereği, popüler kelimesi, “tatsız” olmaktan öte, resmen “yavan” kalıyor. Çünkü hakkında bilgi sahibi olmaya çalıştığımız “bu tip” konuların hemen hepsi “kadim”. Ve yüzyıllar içinde, derlenip toparlanan bu bilgilere “yeni” birşeyler ekleyebilen “ender” beyinler var. Ve korkarım çağımızda bu ender beyinlere “nadiren” rastlıyoruz. Yani kadim bilgileri alıp, evirip çevirip taze birşeyler eklemek ve yeni aşamalar “keşfetmek” o kadar da kolay değil. Fizik gibi, kimya gibi formülasyonlarımız olsaydı belki bu çok daha net kavranabilirdi. Eh, elimizde öyle bir formülasyon da olmadığına göre, konu “öğretiler”e gelince, neyin kadim neyin geliştirilmiş olduğuna dair kavrayışımız da kısır kalıyor.

 

İkinci olarak, popüler kelimesi, ilgi alanımızdaki öğretilerin “derinliğine” de bir hakaret niteliği taşıyor benim cephemde. Halbuki, popüler olan “sığ” olmak zorunda değil. Derin ve popüler olan şeylere çabukcak örnek bulamasak da, dünya nüfusu olarak yaşadığımız “kavram cahilliği” burada da canevimizden vuruyor. Neredesye herkes ortak kavramlardan bihaber. Popülarite eşittir sığ olan diyip bir sonraki kanala zaplanıyoruz. Sonuç yine aynı: “kaymağın altındaki gerçekten yoğurt muydu, taze miydi, ekşi miydi”yi merak ederek geçirilen bir yaşam.

 

Herkes herşeyle aynı düzeyde ilgilenmek zorunda değil, ama böylemiş gibi yoğunlukla saldırılıyor. “Ben de biliyorum” demek adına düşülen komik durumlardan, envayi çeşit kara mizaha, geniş bir komedi yelpazesi aslında yaşanan. Hani bir çin atasözü, yeterince uçlaştırılan şeylerin, kendilerinin zıddına eşit olacağını öngörür ya, aynen öyle. Fazla gülmekten bazen ağlamalara geçiyoruz bu komedi filmini izlerken.

 

Herkes kendi yolunda yürüme konusunda özgür, buna hiç lafım yok, olamaz da. Ancak yeterince incelemeden, araştırmadan, doğası “bilmek” olan bir dolu konuya “bilmemek”le ilk adımı atmak hem şaşırtıyor, hem umutsuzluğa sürüklüyor beni. Önceleri kendi kendime “seçtikleri yolu yargılıyorsun” gibi suçlamalarda bulunuyordum. Ancak zamanla öyle diyaloglara şahit oldum ki, asıl söylemezsem “yargısız infaz” olacaktı.  

 

Hadi gelin “bu tip” konuları bir tarafa bırakalım. Çok daha sade, çok daha basit bir hale getirelim argümanımızı. Düşünelim. Kendimize gidiyoruz öyle değil mi? Bir şekilde, seçtiğimiz her ne ise, kendimize bir yolculuk bu. Ve bu yolculukta her ne kadar “yol arkadaşlarımız” olsa da, en asil yolcu kendimiziz. Kendimizi keşfetmenin abc’si kendimizi tanımak. Her anlamda, her düzlemde, her boyutta, yalnızca kendimizi irdelemek ve eğer mümkün olursa da anlamak. Önemli mi? Evet, çok önemli. Yani nereden, her ne ile başlamayı seçersek seçelim, kendimize olan “en özenli” yolculuğumuz bu. Bu özeni, bu değeri, seçtiğimiz konular hakkında özenli bir bilgi sahibi olmakla desteklememiz gerekiyor.

 

Bilgi çağındayız diyoruz. Bilgi çağında olmak, konsantre bilgilerle hazımsızlık deneyimlemek olmasa gerek. Bir yerlerde yanlış yapıyoruz o zaman. Çünkü bilgi çağı, bilginin “erişilmesi kolay” olduğunu tanımlıyor sadece. Bilginin yüzeyde bir anlayışla da olsa hazmedilebileceğini değil. Zira bilgiye ulaşmak kolay diye, anlamak ve hakkını vererek yaşamımıza geçirip, kendimize giden o özenli ve de değerli yolda “katkısından yararlanmak kolay” anlamına gelmiyor. Sindirim sistemi ya da kullanma kılavuzu vermiyor bilgi size, tüm rehberlik sadece ve sadece “bizim” içimizde.

 

Peki biz ne yapıyoruz? Gidip bir koşu aldığımız inisiyasyonları saymazsak (ki sayılmamaları en tehlikeli davranış olmalarına engel değil), çakra açtırıyoruz mesela.

 

Çakranın kelime anlamına bile bakmaya zahmet etmeden, döngüsel bir mekanizmanın “açık” ya da “kapalı” olamayacağı gerçeğinden bihaber, gidiyoruz ve 15 dakika sonunda pırıl pırıl, gıcır gıcır, tıkır tıkır “açık” çakralara sahip oluyoruz. Biri gelip de, çakralarınızın hepsi sizin tabirinizle “açık” olursa ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde görüş günü beklememiz gerekir; ya da hepsi yine sizin tabirinizle “kapalı” olursa bu sefer de karacaahmet mezarlığından iyi bir tanıdık bulmak gerekir torpil için demiyor. Belki dese de bizim için farketmiyor. Yanlış yaptığını, uydurmaca empozelere geldiğini, üstelik bu işlemler için üstüne para verdiğini kim kabullenmek ister ki?  Körler ve sağırlar cephesinden birinde yerimizi alıyoruz ve o cephede görenlere ve duyanlara yer yok.

 

Oysa bildiklerini inceleyen, araştıran, okuyan, iç sesine danışan, bildiklerini bildiğini bilen, bilmediği konularda bilmediğini bilen, yani aslında “kendini bilen” kişilere öyle çok ihtiyaç var ki. Tekamülü enerjitik mertebeyle karıştırmayan, “öz ve az” olan’ın, aslında deniz ve derya’nın “ta kendisi” olduğunu anlayan beyinlere, ruhlara öyle çok ihtiyaç var ki.

 

Sormayayım diyorum ama vicdanımın bastıramadığım sesi, bu tip bir durumla karşılaştığımda, neredeyse aralıksız ve dünya zamanı ile ölçülemeyecek bir hızda, aşağıdakine benzer sorularla zihnimi bombalıyor. Titreyip kendine gel diyor. Titremek istemezseniz, yazıyı burada okumayı bırakabilirsiniz. Titrerim derseniz buyrun devamına. (Okurum ama titremem diyenler, başka linke lütfen J)

 

Herkesin her konuda bilgili olamayacağı gerçeğine rağmen, 82 konuda bilgili olduğuna bizi inandıranlara bu gözü kapalı inanç niye? Bilginin derinliğini hafife almak da neyin nesi? Hangi bilgi, özellikle de insan tarihi kadar eski ruhsallık bilgileri, bu derece sığ algılanabilir? En yetenekli, en başarılı, en ilerde olmazsak ne olur? Önünde sonunda varacağımız yer kendimiz değil miyiz? Bu acele, bu telaş niye? Spiritüalitede, bize ilk öğretilelerden biri de bu dünyada seçtiğimiz planı gerçekleştirecek “yeterli zamanımız olduğu” ilkesi değil miydi? Sistemi, sistem kurallarını hiçe sayarak çalıştırma çabası neden?

 

Ve vicdanımın sesinden aldığım “inisiyasyon” ile ben de kendi içimde yankı bulacak şu cümleleri sarfediyorum bir çırpıda:

 

Bırakın çakralarınız kapalı(!) kalsın!

 

Siz, doğru bildiğiniz yolda ilerlemeye devam edin. Herkesin her dediğine inanmama özgürlüğünüze sıkı sıkı sarılın. Mantığınızın almadığını ince elemeye, kalbinizin almadığını sık dokumaya devam edin. En güzel yol, en kestirme olan değildir. En güzel yol, bildiğiniz yoldur. Sizi size götürecek olan yol, kendi yolunuzdur.

Ebru Dengiz