İnsan Neden “Sır”lanır?
Oğlumu üç haftadır seramik atölyesine götürüyorum. Ben de bir yandan nasıl yapıldığını izliyorum.
Önce kilden şekil veriyorlar. Sonra kurumaya bırakıyorlar. Ardından ilk fırınlanma süreci geliyor, sonra da boyamaya başlıyorlar. Buraya kadar hepsi gayet güzel…
Dünkü derse bir öğrenci geldi, elinde çok güzel, rengârenk bir tabak vardı. Hoca dedi ki:
“Artık sırlanmaya hazır.”
Tabii, “sır” deyince benim kulaklar bir dikildi.
Ardından aldılar o rengârenk tabağı, bembeyaz bir maddeyle kapladılar. Dedim:
“Hocam, ne yaptınız? Ne güzeldi o tabak, şimdi bembeyaz oldu.”
Meğer sırlanma böyle yapılırmış. O maddeyle kaplanan tabak fırına girermiş ve yüksek ateşte yandıktan sonra cam tabanlı malzeme seramikle bütünleşirmiş. Ondan sonra renkler parlak hâlini alır, tabak dayanıklı hâle gelir ve kullanılabilirmiş.
Birden gözümün önüne insan geldi.
Kilden şekil verilmiş. Sonra ilk canını, ilk fırında, anne rahminde almış ve renklere boyanmış. Ama hâlâ hassas, hâlâ narin ve dış etkenlerden zarar görmeye açık. Bu yüzden de kendince bir sürü savunma ve kabuk oluşturmuş.
İşte insan ne vakit “sır”ra hazır oluyor, o vakit hakiki renkleri ortaya çıkıyor, dayanıklı hâle geliyor ve hayatın hakikatine kendi varlığındaki öznel hâliyle katılabiliyor.
Ama “sır”lanmak için 1300 derece fırına da girmek gerek. Yani önce o fırına girmeye hazır olmalı.
İşte yolda buna taliplik derler.
“Sır”ra açılmaya hazırım, dersin.
Önce seni o bembeyaz maddeye bular usta. O hâlde baksan aynaya:
“Nerede benim renklerim?” diye sorarsın.
Bir vakit üzerinde renkler vardı elbet, ama suyu yedi mi bozulacak, geçici renklerdi onlar. Şimdi yine benzer renkler olacak, belki yeni renkler de eklenecek; ama bu kez parıldayacaksın. Hem de dayanıklı, su geçirmez hâle geleceksin.
Fakat o fırına girmeye hazır olmayan birisine “sır” sürmek ya da daha fırına girmeye hazır değilsen “sır”ra talibim demek olmaz. Çünkü fırına girilmeyecekse, beyaz malzemeyle kaplanıp kalır ve “Nerede benim renklerim?” diye sıkıntıya düşebilir.
Bu noktada “sır”rın gizlenmesi gereken bir bilgi olmadığını da tekrar anlamak gerekiyor; o, bir hâldir.
Hele ki günümüzde bilgi zaten her yerde. Saklanabilecek bir şey yok. Ama bilgi, ilgiyle birleşirse hâl olur. İlgi de hazır olanı “sır” ile buluşturmak ve ardından fırınlayıp o pırıl pırıl hâline getirmekle dönüşür.
Bu yüzden üstatların “Yanmadan olmaz.” derken kastettiği yalnızca zorluk değil, sürecin hakikatidir.








