Yaşam Oyununda Oynamak…

302 views

Otobüsle bir yerlere giderken cep telefonumla oyun oynamayı çok severim. En çok da futbol oyunlarına bayılırım. Ama piyasadaki futbol oyunlarını tükettiğim için bir süredir oyunsuzdum. Sonra Android Market’te yeni bir oyun keşfettim. Tüm dünyadan oyunculara karşı maç yapabiliyordunuz. İşte budur, artık bol bol oynarım dedim otobüste, minibüste…

Ama gelin görün ki kazın ayağı hiç öyle olmadı. Takımım daha iyi olsun diye para verip oyunun marketinden eşyalar aldım. Önceleri gayet eğlendiğim maçlar bir süre sonra para ve eşya kazanma sürecine döndü. İlk arenaları geçtikten sonra artık altıncı seviye arenaya geldiğimde, maç yapamaz hale gelmiştim. Tek bir maç bir sürü parayı kazandırıyordu da götürebiliyordu da… Bu da bende stres yaratmaya başladı. Çünkü paraları tükettiğimde oyun sistemi içinden gerçek parayla oyun içi para satın almam gerekiyordu. Yoksa oynayamıyordum. Daha doğrusu oynuyordum ama o zaman da üst arenalar için maç yapamıyordum. Lay lay lom geçiyordu maçlar, kendimi konsantre edemiyordum.

Keyifle başladığım bir oyun kaybetme stresi sebebiyle zülüm haline dönüşmüştü özetle benim için…

Bu noktada durdum ve niyetimi sorguladım…

İlk baştaki niyetim neydi? Keyifle oyun oynamak… Otobüste giderken kendime eğlence yaratmak…

Sonra ne oldu da bu niyet bozuldu? Oyun içindeki sistem ve mücadele talepkar hale gelince… Kazanmazsan yükselemiyordun. Takımın daha iyi olmazsa, kazanma şansın azalabiliyordu.

Ardından şunu fark ettim ki oyunu yapan firma momentum denen bir sistem kurmuş. Yani sen istesen de tüm maçlarını kazanamıyorsun. Başka oyuncuların istatistiklerine baktım, kazanma kaybetme dengeleri hemen herkesin eşit. Kimse çok iyi oynasa bile alıp götüremiyor bir takımı. Bir taraftan firmanın para kazanmasını sağlıyor bu. Ama öte taraftan da oyunda dengeyi kuruyor.

Bunu fark etmekle birlikte ben yine niyetimi sorgulamaya devam ettim. Tabii sonra konu benim hayat oyunu içindeki tavrıma geldi. Yaşam oyununa hangi amaçla başlamıştım ve sonra o niyetin saflığı nerede bozuldu da şimdi kaybetme korkusuyla oynayamaz hale geldiğim noktasına ilerledi kendi içsel tefekkürüm.

Evet, oyunun içindeki nice mini ya da maxi oyunu oynamaktan kaçıyordum, çünkü korkuyordum. Kaybetmekten korkuyordum. Ya elimdekiler de giderse ve oynayamaz hale gelirsem.

Tabii bir de oyun salonundaki tek jeton bebesi faktörü de vardı karşımda. Bu nedir derseniz, zamanında atari salonlarına gitmiş nesil iyi bilir. Siz oyundan keyif almak istersiniz, ama tam o anda yanınızda ufak tefek bir bebe belirir ve “Abi geçeyim mi?” der. O salonda o kadar çok zaman geçirmiştir ki o bebe, tüm piçlikleri öğrenmiştir oyunda ve sizden daha iyisini yapar. Veya siz bir karate oyunu oynamak istersiniz, size sormadan gelip jeton atar ve rakibiniz olur. Sonra da sizi bir güzel pataklar… Bir de arkanıza geçip sizi izleyen bebeler vardır ve sizi strese sokarlar. O öyle oynanır mı havalarında… Ben bu bebeler yüzünden kesmiştim Atari salonlarına gitmeyi de kendime bilgisayar aldırıp, evimde mis gibi kendi başıma oynamıştım oyunumu…

Eh fark ettiğiniz üzere de bu esasında hayatın içinde nasıl durduğumu da anlatıyor. “Git başımdan, bana sormadan sen nasıl jeton atarsın oyunuma” veya “Ben kendi başıma oynamak istiyorum” diyemiyordum o zamanlar. Alanıma tecavüz ediliyordu, kendimi yetersiz hissediyordum. Bunun çözümü de içeri kapanmak ve kendi alanımı yaratmak olmuştu. Ama bu sefer de dışarıdan kaçar hale gelmiştim. Zaten ergenliğim de böyle yaşandı. Kaçarak ve tek başına…

Ama artık geldim 41 yaşına… Baktım içeride halen o ergen yaşıyor. Elbette yaşasın da, 14 yaşındaki bir ergen kafasıyla yaşanmıyor 41 yaş. Kaçmakla oynanmıyor bu oyun. Hele ki en başında hevesle içine atladığın bu oyun alanında…

Şunu da biliyorum ki ben harika bir oyuncuyum. Ama sadece kazanmayı bildiği için değil. Oyundan keyif almasını öğrendiği için. Kazanırım da kaybederim de, ama her şeyden önce oynarım. Hizmetim budur benim. Oyunun içinde olmak… Elimden gelenin en iyisini yaparak…

Mesela futbolu çok severim ben. Halı saha maçlarını da… Ama iyi bir koşucu değilim, öyle tekniğim de iyi değil. Ama kalede durmayı çok sevdim hep. Tüm odağımı da kaleci olmaya verdim, golcülüğe değil. Benim hevesim gol atmak değil, gol kurtarmak oldu. Çünkü elimden gelenin en iyisi buydu. Ve yine halı saha maçları yapanlar iyi bilirler ki bir maçta oyundaki keyfi arttırmanın en önemli noktası kalecidir. Her iki takımda iyi kaleciler varsa, maçtan aldığınız keyif artar. Kaleci yoksa, herkes dönüşümlü kaleye geçer ve zevkiniz piç olur. Ama kaleye kendini adamış oyuncular varsa, işte o zaman maç maça benzer. Ben kendi yetimi aşan bir alana talip olmadım, yapabileceğimin en iyisi iyi bir kaleci olmaktı ve oldum da… Böylece oynayan herkesin keyfini arttırdım. Bütüne böyle oldu katkım… Ve de bir süre sonra olmazsa olmaz noktasına geldim. Çünkü halı saha maçlarında en zor bulunan elemandır kaleci. Bunu bildiğimde de naza çekmedim bu arada, davet edilince hep icabet ettim, hem kendim keyif aldım, hem oynayan herkesin keyfine katkıda bulundum.

İşte halı sahadaki varlığım değeri bu oldu benim için. İyi bir kaleci olup, gol kurtarmak ve de oynayan herkesin aldığı keyfi arttırmak…

Şimdi 41 yaşında soruyorum kendime bu yaşam oyunundaki varlık değerim ne diye? Önce bilmediğimi fark ettim. Sonra ise esasında ne kadar önemli katkım olduğunu idrak ettim nice kardeşimin oyununa… Bunu yaparken de ben de keyif alıyordum zaten bu oyundan… Öyle fedakarlık falan değildi bu. Oyundan keyif aldığım için, oyuna katkım artıyordu.

En iyisi olmaya çabalarken baltalamıştım kendi niyetimi… Çünkü bütünü bölmüş ve diğerlerinin önüne geçmek için çabalamıştım. Bir numara olmaya çalışırken uzaklaşmıştım kendimden. Öyle olursam inanıyordum seçileceğime ve sevileceğime… Halbuki bu dünyaya gelirken zaten daha en başta seçilmiş olan değil miydim? Milyonlarca sperm içinden önce geleni seçmiyordu ki yumurta. Ona en uygun geleni davet ediyordu içine. Ve o yumurta da yüzbinlerce yumurta arasından seçilmemiş miydi o anda? Ve de aynı zamanda sperm ve yumurta birbirini seçmemişler miydi esasında?

Bu noktada seçen ben, seçilen ben… Ben kiminle yarışıyordum ki… Ve de bir “en” varsa “en iyisi” için çabalamak yerine, yapabildiğinin “en iyisi”ni gerçekleştirmek daha katkıda olmaz mıydı oyunuma… Hem niye en iyisi olamadın diye kendimi eziyet etmeyi bırakırdım, hem de elimden gelenin en iyisini yaparken kendi potansiyelimi keşfedip, sürekli daha da genişletebilirdim yapabileceklerimi…

Bu bir seçimdi benim için… Bir numara olmak mı? Bütünle bir olmak mı? Bir numara olmak için “diğerleri” olmalı ki onları geçebileyim, ama bu beni bölen parçalayan bir durum. Bunu daha önce defalarca seçtim, ama arzuladığım mutluluğu bana getirmedi. Bütünle bir olunca ise, yapabildiğimin en iyisini ortaya koydum. Bu bütüne etki etti. Bir baktım ki bu seçimi yapan başka parçalarım da beni etkiliyor. Birlikte büyüyoruz ve bu benim tek başıma yaratabileceğimden daha büyük bir etki.

Bu noktada herkes gibi olmaktan korkuyordum. Değersiz, anlamsız… Çünkü bu mesajlarla manipüle edilmiştim hep. “Sen değersizsin ve değerli olmak istiyorsan, bizim şu ürünümüzü satın al!” Değerimi sahip olmakta aramıştım. En güzel sevgili, en iyi bilgisayar, en iyi takım taraftarı, en iyi araba, en iyi o, en iyi bu… Halbuki ben varlığımla gerçekten çok değerliydim ki… Ve diğeri de… Ve diğeri de… Tek sorun kimsenin kendi varlık değerinden haberdar olmamasıydı. Kimse bütüne nasıl bir katkıda bulunduğundan haberdar değildi. Hatta sadece nefes alıp vererek bile bütüne nasıl bir katkıda bulunduğunu bilmiyordu. Hep ötelerde bir yerdeydi o değer, ama burada şu anda değildi.

Ama şimdi biliyorum artık! Ben kendi var oluşumla bile başlıbaşına büyük bir değerim. Tıpkı bu yazıyı okuyan bütün kardeşlerim gibi… Her birimizin ayrı bir marifeti ve dünyaya kattığı değer var. Evet, farkında olmadığımız için bunun sürekli oradan oraya koşturup duruyoruz ve çabalıyoruz. Fakat daha en başta seçilmiş olarak başladım ya bu sürece… Bu bile başlıbaşına bir değer!

Bir cep telefonu oyunundan nerelere geldim. Ama beni tefekküre itti oradaki halim ve en sonunda kazanmak kaybetmek sürecinden çıkınca, aldım telefonu elime ve oynamaya başladım keyfince… Kazansam ne, kaybetsem ne? O oyun oynanmaz hale gelirse bu sistemden ötürü, çıkar başka oyuna geçerim. Android evreninde oyun mu kalmamış… Benim niyetime uymuyorsa, o oyunda kalmanın anlamı ne?

Tıpkı bu yaşam oyunu gibi… İçinde nice nice oyunlar mevcut çeşitli bilinçlerce kurgulanmış. Benim niyetim oynamak ve keyif almak, ama kurgu benim niyetime uymuyorsa, orada zaman ve enerji harcamam bile artık. İlla kasmam kendimi o alan bana uymuyorsa ve de oradaki parçalarım benimle benzer niyetlerde değillerse… Geçerim niyetime en uygun alana ve zuhur ettiririm kendi kudretimi, kalbimde taşıyarak var olan her şeye olan sevgimi…  Bu şekilde katkı veririm bütüne ve hatta bana uymayan alanlara bile, hatırlatırım kendime ve parçalarıma değerimizi…

Oyununuz keyifli olsun…

Paylaş
Önceki İçerikMutluluk ve Anlam Arayışı
Sonraki İçerikTortuga Adası Arzuları ve Krallık Düzeni
Hasan 'Sonsuz' Çeliktaş
18 Kasım 1976'da Mersin'de doğdu. Toros Koleji'ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü'ne girdi. Fakültesini çok sevdiğinden mezuniyeti sonrasında oradan ayrılamadı ve asistan kadrosunda eğitim hayatına devam etti. 2005'te ise İzmir'e yerleşti. 2001 yılında "Sonsuzlukotesi" mail grubunu kurmasıyla başlayan yazarlık hayatı, önce 2002'de sonsuzlukotesi.com'u, daha sonra da 2004'de derKi.com'u kurmasıyla devam etti. Bir yandan da Cosmopolitan, Esquire, Yeni Aktüel, Zodiac, Akşam Brunch gibi dergilerde ve Akşam Gazetesi'nde serbest yazar olarak yazıları yayınlandı. 2011'de ise Anadolu topraklarından doğup Amazon.com'da yayınlanan ilk Türk Spiritüel dergisi "The Wise"ı oluşturdu. Halen yazmaya devam ediyor. Duru Sonsuz ile Özün Dünya'nın babası sıfatıyla onlara rehberlik yapmaya çalışıyor...

Yorum Yapın