Ah, Bu “Ben”!
Yıllardır “Ben” ile uğraşıp duruyoruz da size şu “Ben”i bir ifşa edelim. Belki bir yerlerden tanıdık gelebilir.
Bir kere müthiş kontrolcü. Her şeyi kontrol altında tutmak istiyor, çünkü o zaman kendini güvende hissediyor.
Bilinmezliğe tahammülü kesinlikle yok. O yüzden bilinenden gitmek ve mümkünse sürekli tekrar etmek, varlığını sürdürebilmesi için elzem. Kazara yeni bir şey deniyor ve güvenli hissediyorsa orada kalıyor, yine tekrarlara giriyor.
Kontrolcü olduğunu söylemiştim, di mi? Yine söylüyorum. O kadar vesvese ve endişe dolu ki, bildiği, güvende hissettiği alandan çıkmak istemiyor. Kontrol edebildiği kadar alan bu. Ötesinden çok korkuyor çünkü.
Hayat onun için sürekli bir tehdit. Dünya kötü bir yer, kötülük her yerde. Hep olabilecek en kötüyü düşünüyor ki savunmada olsun, zarar gelmesin. Gerekirse kendini bir yerlere kilitlesin ama oradan çıkmasın.
Sevdikleri var ama aslında bağı yok. Kontrol altında tutmayı sevmek zannediyor. Sürekli kısıtlıyor.
Evrenin merkezinde kendisi var. Kendisinden başka hiçbir şeyle ilgilenmiyor. Tüm âlem kendisi için yaratılmış, o da evrenin sahibi sanıyor.
Kendini iyi, kendisi gibi olmayanı kötü addediyor. Kendisi gibi düşünenlere arkadaşım, dostum diyor ama onlarla da gerçek bir bağı yok. Yüzlerine gülüyor, arkalarından başka konuşuyor.
En çok kendini beğeniyor. Kendisiyle yüzleşmesi mümkün değil, çünkü zaten en güzel, en doğru olan kendisi. Her şeyi bildiğini sanıyor ama bildikleri çok sınırlı.
Kendini geliştirmeye kesinlikle kapalı. O daracık âleminde yaşıyor ve o kadarcık bakışla tüm dünyayı yargılıyor. Seni de o kadarcık bakışla yönetmeye çalışıyor.
Hayatta sahip oldukları var, sahip olamadıkları var. Sahip olduklarını zaten hakkı sayıyor. Sahip olamadıkları için türlü savunma mekanizmaları geliştiriyor. Hayatı, sahip olduğu ve isteyip de olamadığı şeyler üzerine kurulu. Bir de asla sahip olamayacağı şeyler var ki orayı algılayamıyor bile.
Öyle mucizelere şahitlik ediyor ama boş gözlerle bakıyor. Bunlar onun küçük dünyasının çok ötesinde.
Şükür, bağlantı, nefes… Belki sadece dilinde. Başkalarına anlatıyor bile, ama hakikatlerini bilmiyor.
Yaşam onun için sahip olunacak bir şey, bir emanet değil. Emanet nedir, bilmiyor bile…
Anlat anlat bitmez bu…
Ama hiç de üstüne alınmaz. Çünkü olduğu yerde iyidir, dokunmayın der.
Bir de her şeyi kendi üzerinden algılar. Kendisiyle ilgili değilse ilgilenmez bile…
Böyle bir yapı işte…
Bu “Ben” kimi zaman ailemizde, kimi zaman yakın çevremizde, mahallemizde, şehrimizde, dünyamızda… Ama aslında farklı kılıklarıyla önce bizim içimizde.
Ne kadar eğitilmiş, kitaplar okumuş, çalışmalara katılmış olsak da bu en ilkel hâlindeki “Ben”, tıpkı bir virüs gibi oralara da kendini adapte ediyor ve alttan alta yine bizi yönetmeye çalışıyor.
Ve aslında o yok!
Yani gerçek bir varlığı yok, tutunduğumuz bir hikâyeden ibaret. Şu anda bu satırları okuyan, nefes alan, nefes veren, dokunan, yoldan geçenleri duyan… O değil. Esas “O” olanı anlatmak zaten mümkün değil.
Ama içerideki “Ben” hemen üzerine alınıyor ve yeni öğrendikleriyle hakikatin üzerine çökmeye çalışıyor.
Elbette güneşi kapatamazsın. Direkt bakıp zarar görmemek için belki siyah bir cam alıp gözüne yaklaştırırsın. Ama zamanla tüm hayata o siyah camın ardından bakar olursun ve her yer kararır.
Evet, bir vakitler o cam gerekliydi. Artık görüşünü daraltıyor, kapatıyor.
Geç oradan…
İhtiyaç olursa diye bir yerlerde dursun. Gözlerimize yapıştırıp körü körüne yürümeyelim.
Bu “Ben” böyle işte. Varlığı beş santim kara cam kadar, kapladığı yer ise güya tüm âlem.
Âleme artık o cam olmadan bakalım da görelim; şahitlik neymiş, neler oluyormuş, ne nasipler varmış…
Bir de Yunus’un anlattığı o içerideki “Ben” neymiş?
Şunu çekelim de arada, biraz da onu seyreyleyelim…
Ne dersiniz?

