Birçok insan için “peri masalı” tamlaması, aydınlık, pırıl pırıl, insanın içine umut ve yaşama gücü veren bir dizi olumlu imgeyi çağrıştırır. Masalları hemen hepimiz severiz; hele işin içinde “peri”ler varsa, anlatılacak hikâye inanılırlık sınırlarının ne kadar dışına çıkarsa çıksın, tadından yenmez. Bu nedenle perileri günlük konuşma dilimizin içine de sıklıkla taşırız. Büyüleyici güzellikte bir kadın için, “peri kızı gibi” deyişini kullanmak epey yaygındır sözgelimi. Eğer fiziksel güzellikle birlikte ruh olgunluğunu, evrensel iyi niyetin bir kişide somutlanmasını ve orijini çok eski, bilinmeyen dönemlere dek varan bir “soyluluğu” vurgulamak istiyorsak, “Peri Padişahının Kızı” deyişini, masallardan ödünç alırız. Bütün bu yönleriyle çoğu kez büyüyü, güzelliği ve karşı konulmaz bir çekiciliği ifade eder peri sözcüğü.

Ama kolektif kültürde peri kavramıyla ilgili çağrışımlar her zaman bu kadar olumlu imgeleri içermeyebilir. Sözgelimi “cinler ve periler” dendiği zaman, gözle görünmeyen ve varlığı fiziksel bir hacme hapsedilemeyen, ama buna karşın fiziksel dünyaya etkide bulunma gücüne sahip, ürkütücü varlıklar gelir akla. Terkedilmiş bir mekân ya da içinde kimsenin yaşamadığı, eski ve korkunç görünümlü bir yapıya “perili ev” denmesi günlük konuşma kültüründe oldukça yaygındır ve buradaki “peri” sözcüğünün, “peri masalı” ya da “peri kızı” ifadelerindeki olumlu niteliklerle yüklenmediğini hepimiz iyi biliriz: Uzak durulması gereken, insanlara zarar verebilecek “karanlık yaratıklar”dır cinler ve periler. Eğer Wes Craven uslubunda çekilmiş korku filmlerine özel bir düşkünlükleri yoksa, bu tür varlıkların gerçekliğine ilişkin inançları olan insanlar, “perili ev”lerden uzak durmayı yeğlerler.

 

Batı kültüründe peri kavramı, en yaygın kullanımını, Kilise’nin “sapkın mezhepler”le mücadele ettiği 12. yüzyıl ve hemen sonrasında bulmuş gibi görünürse de, hem dilbilimsel hem de folklorik anlamda bu kavramın kökeni oldukça eskilere dayanıyor: Elimizdeki bölük pörçük sınıflanmış bilgilerin bile iyice seyrekleştiği, bugün “yazının kullanımından önceki zaman”ı vurgulamak üzere, “tarih öncesi” dediğimiz devirlere. Ama o çağdan bugüne uzanan süreç üzerinde “peri” kavramını merkez alarak yapacağımız yolculuğa, bir yerlerden başlamamız gerekiyorsa, işaretleyebileceğimiz en uygun evre Katolik Kilisesi’nin “sapkın avı”nı başlattığı 12. yüzyıl gibi görünüyor.

 

İngilizce’de “peri” sözcüğünün karşılığı, “fairy”; buna paralel olarak “peri masalı”na da “fairytale” deniyor. Yapısal olarak, hem dürüstlüğü ve adilliği, hem de güzelliği ifade eden “fair” sıfatı, peri için kullanılan bu karşılıkla akraba. Ancak, Avrupa’da Aydınlanma dönemi sırasında yoğunlaşan dilbilimsel araştırmaların çoğunda, “fairy” sözcüğünün kökeni, “yazgı” anlamına gelen Latince “fata” ya da “fatae” sözcükleriyle bağlantılı ele alınmış. Bu durumda, İngilizce’de yine “yazgı” sözcüğünün karşılıklarından biri olan “fate” de, peri kavramıyla ilintili hale geliyor. Latince’de “fata”dan türeyen “fatare” fiil köküyse, “büyülemek” (enchant) anlamını vermekte. Onyedinci yüzyılda Kilise baskısının azalmaya başlamasıyla birlikte folklorik inançlar üzerinde çalışmalara başlayan araştırmacılar, sözcükler arası bu çapraz ilişkilerde, “büyü yoluyla yazgı belirleyen güçler” anlayışını, doğrudan “peri” kavramıyla bağlantılı ele alıyorlar. İlginç noktalardan biri de, perinin “dişil” (feminin) bir sözcük olması. Ortaçağ Avrupası’nın folklorik birikiminde sık sık karşımıza çıkan, hem insanların hem de tanrıların yazgısını belirleme yeteneğine sahip “Fate” adı verilen üç dişi periye gönderme var bu bağlantıda. Kuzey mitolojisinde, Edda‘da, bu dişi perilerin Odin tarafından “Nornir” olarak adlandırıldığından söz ediliyor. Yine Yunan kültüründe, belki onun da önceli olan Minos folklorunda biçimlenip Tuna’nın kuzeyinden, Britanya’ya dek yayılan, tarihin ilk “teslis”iyle (trinity), “Üç Tanrıça” kültünün türevleriyle karşılaşıyoruz burada: “Bakire-Anne-Kocakarı” formlarının üçünü de bünyesinde toplayan “Hekate” kavramının, yazgı belirleyen “Fate” adlı üç dişi periyle yakın ilişkisi olduğu, neredeyse kesin.

 

Sözcük, İtalyanca’ya “Fata”, Eski Fransızca’ya “Fée” ya da “Faée”, Güney Fransa’nın (Provençal) diline “Fada” ve İspanyolca’ya da “Hada” biçimleriyle giriyor. Her versiyonun, hem Latince “Fata” ile, hem de “Hekate” kavramıyla yakınlık içerdiği söylenebilir.

Cathar mezhebi: Albi’nin “Işıldayanlar”ı

Batı Avrupa kültüründeki bu dilbilimsel yakınlıklara kısaca göz attıktan sonra, “peri” sözcüğünün bu bölgelerdeki ilk yaygın kullanımına dikkatlerimizi yoğunlaştırmakta yarar var şimdi. Her ne kadar yüzyıllar içinde bu eski kullanım unutulmaya yüz tutmuş olsa da, yirminci yüzyılda dinler tarihi ve folklor üzerine yapılan araştırmalar, “peri” sözcüğünün onikinci yüzyılda oldukça özel bir grubun üyelerini belirtmek üzere ve ayrımcı, küçümseyici bir tavırla kullanıldığını günışığına çıkardı: Bunlar, Fransa’nın güney bölgelerine yerleşen ve bütünüyle Kilise’nin sunduğundan çok daha farklı ve radikal bir inanç biçiminin sözcülüğünü üstlenen, “Cathar” mezhebinin mensuplarıydı. Maddi değerlerden ve onların getirdiği ilişkilerden uzak durmayı, doğayla (ve dolayısıyla Tanrı’yla) uyumlu basit bir yaşamı, vejetaryen bir diyeti ve paylaşımı seçen insanlardı Cathar’lar. Ama her şey bu kadar basit olsaydı, Kilise bu mütevazı mezhebi kendi varlığı için bu kadar büyük bir tehlike olarak görmezdi tabii.

 

Ruhani bir iktidarın varlığına itirazla başlıyordu, Kilise tarafından “Cathar sapkınlığı” olarak nitelenen inanç biçimi. Buna paralel olarak, dünyayı ve evreni doğru kavrayabilmek, Tanrı’ya yakın olabilmek için, “saflaşmak” ve maddi tutkulardan arınmak gerektiğini savunuyorlardı. Bir görüşe göre, bu ilkelerini Matta gospelinin bir ayetinden almışlardı (“İsa ona dedi ki, eğer kusursuz olmak istersen, git malını mülkünü sat, yoksullara ver ki, hazinen göklerde olsun. Sonra gel ve beni izle” Matta 19:21) ve kendilerine seçtikleri ad (Cathari) eski Yunan dilinde “kusursuz” anlamına geliyordu. Mülkiyet ve maddi zenginlik, Tanrı’ya ve gerçeğe ulaşma yolunda insanın önündeki temel engeldi Cathar’lara göre ve bu nedenle, dünyevi değeri olan hiçbir şeyin mülkiyetini kabul etmeyip, temel ihtiyaçlarını ortaklaşa paylaşımla giderecekleri bir alternatif yaşam ve örgütlenme biçimi geliştiriyorlardı. Saflığa ve kusursuzluğa ulaşmak (Cathari) herkesin kolayca varabileceği bir aşama değildi elbette; sabır ve olgunluk gerektiriyordu. İlkin “saf ve kusursuz” olma yoluna girecek, sonra da “aydınlanma” aşamasını yaşayacaktı bu yaşam biçimini seçenler. Bir başka deyişle, Cathar yolunu izlemek, arınmak ve Tanrı’nın ışığıyla aydınlanmak demekti.

 

Bu yazı, Cathar ve diğer Ortaçağ “sapkın” mezheplerini analiz etme gibi bir amacı taşımıyor; zaten hacim olarak da bir dergi çerçevesi içinde bunu yapmak pek kolay değil. Bu nedenle, Güney Fransa’ya yerleşen Cathar’ların, onikinci yüzyıldan itibaren Kilise otoritesi için ciddi biçimde başağrısı olduğunu belirtmekle yetinelim. Üstelik bu başağrısı, yeni bir şey de değildi: Hıristiyanlık Roma topraklarında devlet dini haline geldikten ve Kilise’nin sunduğu ibadet biçiminin dışındaki bütün dinsel düşünceler “sapkınlık” ilan edildikten sonra, eski pagan inançlarının köklü ve yaygın olduğu hemen tüm topraklarda benzeri gruplaşma ve mezhepleşmeler yaşanmış, sıklıkla da sert biçimde ezilmişti. Bir görüşe göre, dokuzuncu yüzyılda Balkanlarda “Bogomil” (Tanrı Dostları) adıyla anılan muhalif mezhebin soykırımı çağrıştırır bir koğuşturmaya uğramasından sonra, İmparatorluğun elinden kaçabilen bir grubun Güney Fransa’ya sığınmasıyla başlamıştı zaten Cathar hareketi. Bogomil’in öncülleri, Anadolu’da bir direniş olarak ortaya çıkan “Paulisyen” cemaati ve eski Ermeni Kilisesi’ydi. Onların öncülleriyse, Hıristiyanlık öncesi dönemin eski Pers düşüncesine ve kısmen antik Mezopotamya inançlarına dek varıyordu. Bir başka deyişle Cathar mezhebi, aslında Kilise’den çok daha eski ve köklü inanç biçimlerinin yüzyıllara yayılan ve zaman içinde bir tür kesintisizlik izleyen direniş zincirindeki halkalardan biriydi. Bu nedenle, durumun ciddiyetini çok iyi analiz eden Papa Innocent, salt onları ezmek için Güney Fransa’ya bir Haçlı Seferi düzenledi, bütün Cathar’lar ya kılıçtan geçirildi ya da ilk kez onlar için yaşama geçirilen ünlü Engizisyon heyetleri tarafından sözde yargılanıp, işkenceyle öldürüldü. Hareket bütünüyle ezildiğinde Cathar’lar dehşet verici bir katliama uğramışlar, yalnızca bir avuç şanslı “kusursuz”, Pireneleri aşıp İspanya’nın kuzeyinde saklanmayı başarabilmişti. (Cathar serüveninin bundan sonra izlediği seyir de oldukça ilginç ama bu yazının sınırları içine sığacak gibi değil.)

 

Elbette fiziksel şiddetin yanı sıra, Cathar düşüncesine karşı ideolojik savaş da uyguladı Kilise. Tanrı yolundan sapıp “cinlere-perilere karışmış günahkârlar” anlamına gelmek üzere, Catharlardan söz ederken alaycı bir dille “periler” nitelemesi de kullanılıyordu. Çünkü Hıristiyan teokrasisi, “peri”lerin şeytanla işbirliği içindeki karanlık varlıklar olduğuna ve perilere yakınlık duyanların “cadı ve büyücü” olarak yargılanıp “sapkın” ilan edileceğine ilişkin bir fetva da yayımlamıştı. Ne gariptir ki, bir aşağılama olarak seçilen peri sözcüğü, Cathar inanlıları için bir övgü, bir iltifat niteliğindeydi aslında.

Kelt ülkesinin Elf’leri

Cathar mezhebine verilen adlardan biri de, “Albigenses“di; yani, Albi kasabasında yaşayanlar. Onuncu yüzyılda Bogomil hareketinin ezilmesi sırasında kaçabilen birkaç kişinin buraya sığındığını ve düşüncelerini yeniden yaymaya çalıştığını ileri sürüyor bazı araştırmacılar. Ama Bogomil hareketinden etkilenmiş olsun ya da olmasın, Albi kasabasının Cathar düşüncesine ev sahipliği yapmasını sağlayacak faktörler, bu yerleşim yerinin kuruluşundan itibaren var olmuş zaten. Dördüncü yüzyıl kadar erken bir tarihte kurulduğu biliniyor Albi’nin; yani, Roma’nın hıristiyanlığı devlet dini olarak kabul edip bütün pagan tapınaklar ve eski inanç mensupları üzerinde terör estirmeye başladığı tarihlerde, birileri bu bölgeye yerleşmişler. Kasabaları için seçtikleri isimse, “Albiga“; yani, “Albi’lerin Yeri”.

 

“Alba”, Latince’de sözlük anlamı olarak “parlak beyaz” demek. Bir başka deyişle, “ışıldayan” ya da “parlayan”. Fransa, İsa’dan önce sekizinci yüzyıldan itibaren, Keltlerin gelip yerleştiği ülkelerden biri. Albi’nin yer aldığı Güney bölgelerini de içerecek biçimde bölgenin Romalılarca bilinen adı, ikinci yüzyıla dek “Galya”, yani “Kelt Ülkesi”. Dolayısıyla, Albi’nin kurulduğu yıllarda kentin ilk sakinlerinin Romalılaştırılmış da olsa Kelt asıllılar olduğunu söylemek mümkün. Peki Kelt dilinde Albi ne demek? İlginç bir biçimde, “ışıldayan” ya da “parlayan” olarak anılan, seçkin ve özel bir ırkı tanımlamakta kullanılıyor bu sözcük: Folk hikayelerinden “Elf” adıyla bildiğimiz, efsanevi bir ırkı.

 

Elf’ler, neredeyse bütün Kelt toplumlarının kültüründe karşımıza çıkıyor ve çoğu kez “aşkın” bir konumu, hatta belki biraz “insanüstü” bir niteliği de sahipleniyor folk hikâyelerinde. Tıpkı Latin dilindeki “Alba” sözcüğünde olduğu gibi, bu ırka ya da topluluğa verilen ad, “parlaklık” ve “ışıltı” kavramlarını aynı anda içeriyor. Çoğu eski Britanya folk hikâyesinde “Elf” ve “shining” (ışıldamak) sözcüklerinin birlikte ve birbirlerinin anlamını tamamlar biçimde kullanıldığını görüyoruz. Daha da ilginci, Chaucer da dahil kimi ozanların yapıtlarında, Elf ve “Peri” (fairy) sözcüklerinin eşanlamlı değerlendirildiklerine ve birbirlerinin yerini aldıklarına da tanık oluyoruz. Resme böyle baktığımızda, Kilise ideologları onları alaycı ve aşağılar bir dille “periler” olarak nitelemeden yüzyıllar önce de, Cathar’ların merkez seçtiği Albiga (sonraları Albi) kasabasının sakinlerinin, “Peri” kavramını bildiği ve yücelttiği çıkıyor ortaya.

 

“Peri” sözcüğünün Keltik kültürde karşılığı, çok eski zamanlardan beri, Elf; aynı sözcük Tötonik folklordaysa “Alb” ve “Albi” olarak çıkıyor karşımıza. Ortaçağ Fransız masallarında söz edilen Periler Kralı Oberon, daha eski versiyonlarda “Alberon” adıyla biliniyor. Nibelungen‘de anlatılan koruyucu bekçinin adıysa, “Alberich“, yani “Elf Kralı”. Günümüzde bile Kelt-Cermen kökenli popüler isimlerde Elf kavramı hâlâ yaşıyor: Alfred, “Elf Yöneticisi” demek; Albert ise, “Elf Işıltısı”.

 

Dördüncü yüzyılda Albi kentini kuranların kültüründe “Işıldayan Elf – Parlayan Peri” kavramlarının çok canlı ve güçlü imgeler içerdiğini gördük. Sözü edilen ışığın, fiziksel olarak güçlü bir ışık kaynağını değil, “Tanrısal bir ışığın yansıtıcılığını” vurguladığını unutmamak gerek. Yani aslında burada bir tür mecazdan söz ediyoruz: Tıpkı, “aydın insan” dediğimizde, üzerine projektör tutulmuş bir adamı kastetmediğimiz, tinsel bir aydınlanmayı vurguladığımız  gibi. Bir başka deyişle Elf ya da Peri kavramlarındaki “aydınlanmış/ışıldayan ırk” anlayışı, aslında zaaflara ve eksikliklere sahip “insan ırkı” için öngörülen bir ideal modeli de içeriyor: Kusurlarından arınma, saflaşma, ışıldama. Ancak insanlık bu aşamaya ulaştıktan sonra yeryüzünde “Altın Çağ” başlayabileceğini ve adil, eşitlikçi bir düzenin hüküm sürebileceğini satır aralarında vurgulayan bir inanışın ürünüdür bu. İnsan için varılması gereken hedef, “eski zamanların Işıldayanları (Elfleri) gibi olmak”tır. Bu yönüyle Elf ya da Peri, doğaüstü güçlere sahip ve “diğer dünyaya ait” bir cin ya da hayalet olmaktan çok, örnek alınması gereken ve zaaflarından arınmış aşkın bir model haline gelir. Tıpkı, kasabanın kuruluşundan altı yüz yıl sonra Albi’de ortaya çıkan Cathar’ların, “kusursuzluk” modelleri gibi.

Alba Longa: Roma’ya çıkan yollar

 

Peki Kelt-Töton folkloruyla Cathar inancı arasındaki köprüyü sağlayabilecek gibi görünen Latin dilindeki “Alba” sözcüğünün, Elf ya da Albi kasabasıyla aynı bağlamda bir ilişkisini bulabilir miyiz? Görünüşe bakılırsa, bu hiç zor değil. Alba’nın “ışıldayan beyaz” ya da “parlak beyaz” anlamına geldiğini söylemiştik. Diğer yandan, Albi’nin eski adı olan “Albiga”, bize başka ipuçları da veriyor: Kasabanın kurucuları belki de yalnızca Kelt-Töton kültüründen yola çıkmadılar isim seçerken; belki bu adın Roma tarihi açısından da sembolik bir anlamı vardı.

 

Roma’nın köklerinin, efsanevi Romus ve Romulus kardeşlerin de doğduğu, Alba Longa kentinde olduğu kabul ediliyor. Roma tarihçisi Titius Livius‘a göre bu kentin kurulduğu tepe, Jüpiter’in de aralarında olduğu “gök tanrıları”na, yani “Tanrı’nın ışığıyla göklerde parlayanlar”a aitmiş ve “Alba Longa” adı da bu nedenle seçilmiş. Bir başka deyişle, bir kuruluşun ya da yeni bir başlangıcın gerçekleştirilmesi için merkez seçilen kente verilen ad, yine “Tanrı’nın ışığıyla parlama” kavramını içeriyor ve bunun yanı sıra bize bir “yıldız izleme kültürü”nün de ipuçlarını veriyor. Hıristiyanlığın Roma’nın devlet dini haline geldiği ve pagan topluluklara baskının başladığı bir dönemde, Güney Fransa’da Albiga kentini kuranların, “Eski ve seküler Roma”yı özleyerek, yeni bir başlangıç yapma adına, Roma’nın çekirdeği olan Alba Longa’dan yola çıkarak kente bu adı verdikleri düşünülebilir. (Benzer paralellikler, Avrupa’nın başka bölgelerinde de karşımıza çıkıyor: Sözgelimi, Keltik Britanya’nın Roma jargonunda adı, Alba. İngiltere’nin en eski adlarından biri de, Albion. Balkanlar’da, Cathar’lara esin kaynağı olabileceği düşünülen Bogomil hareketini yaratanların yaşadığı bölgeye Albania deniyor – tıpkı bugünkü Arnavutluk’a dendiği gibi.) Albi’nin kuruluşunda ister bu güdünün izleri olsun, ister Kelt folklorundaki Elf-Peri kavramının içerdiği anlamlar ağırlıklı rolü oynasın, iki şey kesin gibi görünüyor:

 

1. Sonradan Cathar’lara da ev sahipliği yapan Albi, tarihsel kökleriyle birlikte Roma’nın hıristiyanlaşmasına direnen yerleşim yerlerinden biriydi.

2. Kökeni büyük olasılıkla Keltlerden de eskiye dayanan bir “ışıldayan – parlayan ırk” anlayışı bu bölgenin kültüründe her zaman canlı tutulmuştu.

 

Yine “Peri” ve “Elf” kavramlarının izlerini sürmeye devam edersek, yolumuz kaçınılmaz biçimde bu kez Roma’nın kurulduğu Alba Longa’dan geçiyor. “Tanrı’nın ışığıyla parlayanlar”a adanan tepedeki kent, yine Titius Livius’a göre, Aenias‘ın oğlu Arcanius tarafından kurulmuş. Aenias, hem Livius’a hem de Virgilius‘a göre, Troya kökenli ve şu ünlü savaş sonrasında yanındakilerle birlikte bir gemiye binip, büyük yıkımdan kaçmayı başaranlardan biri. Dolayısıyla, Roma’nın kökeni, Titius ve çoğu tarihçi tarafından Troya’ya dek dayandırılıyor. İlk yerleşimlerin İsa’dan önce üçüncü binyılda kurulduğu Troya’nın kökleriyle ilgiliyse, rivayet muhtelif. Yine de, bu ilk katmanların  üçüncü binyıla tarihlenmesi, Troya’yı bir biçimde Ege’nin denizci uygarlığı Minos Krallığı’yla yakınlaştırıyor. Belki de hem Minos hem de Troya, aşağı yukarı aynı dönemlerde Yakındoğu’dan, Anadolu’dan, Karadeniz’in kuzey kıyılarından ve İran’ın batısından Akdeniz’e yönelen göç hareketleri sırasında, benzer kültürleri paylaşan halklar tarafından kuruldu. Bu konunun ayrıntılarını tartışmak da bu yazının konusunun bir hayli dışında kalıyor. O nedenle, şimdilik sadece şu “Işıldayan – Parlayan” kavramının aşikâr kaynağı olarak karşımıza çıkan Yakındoğu’ya çevirelim gözlerimizi.

 

Hazar Denizi dolayları, Kafkaslar ve Kuzey Karadeniz stepleri, Keltlerin ve Latinlerin de aralarında bulunduğu Hint-Avrupa kavimlerinin hem göç yollarını oluşturmuş, hem de bazıları için “geçici yurt” işlevi görmüş. Bir başka Hint-Avrupa halkı olan İranlılarsa, Hazar’ın doğusuna ve güneyine yerleşmişler. Cathar düşüncesini etkileyen faktörler arasında, beşinci yüzyıldan sonra Roma topraklarında Kilise’nin epey başını ağrıtan Pers kökenli Manişeizm‘in de sayılması, olası bağlantılar bulmak üzere dikkatimizi İran’a yöneltmemiz için yeterli neden.

 

Antik Pers kültüründe ve Manişeizm’e de kaynak oluşturan Zerdüşt düşüncesinde, Batı dillerine “fairy, faée, fata” biçimlerinde giren sözcüğün en eski örneklerinden birini buluyoruz: “Peri“. Evet, Türkçe’de kullandığımız “peri” sözcüğünün kökeni, Pers dilinden geliyor. Anlamı, bizim günlük konuşma dilimize “peri kızı” formunda giren kavramla paralelliğe sahip: “Göklerde dolaşan ve ışık saçan güzel.” Zerdüşt kültüründe peri ile aynı anlama sahip bir diğer kavram, “fravaşi”. Bu da tıpkı peri gibi dişil bir sözcük ve yine “parıltılı güzellik” niteliğine vurgu getiriyor. Pehlevi dilindeyse peri, “feroi” ya da “ferai” biçimini alıyor. Ancak eski Pers düşüncesinde peri, “ışık saçma” ve “parıldama” kavramlarını barındırmakla birlikte, kesinlikle “göksel” bir niteliğe sahip. Diğer yandan bu göksellik, aynı zamanda periyi doğaüstü niteliklerle donatarak hem olumlu hem de olumsuz görünümlere sahip bir “ruh” haline de getirmekte. Tıpkı “iyilik perisi” ve “perili ev” kavramlarının içerdiği karşıtlık gibi, Pers düşüncesinde perinin iyisi de var, kötüsü de. Tıpkı iyi tanrı (Ahura Mazda) ve kötü tanrı (Ahura Mainyu) düalizmi gibi.

 

Şimdi elimizde, kökleri Anadolu’ya, Yakındoğu’ya ve İran’a dek uzanan; “ışıldama ve parlaklık” niteliklerini vurgulayan; çoğu kez “özenilesi” bir ırkın (Elf) altını çizerek saflık ve kusursuzluk için de bir model oluşturan; göksel ya da göklerle ilgili bir niteliğe sahip; tanrı olmamakla birlikte Tanrı’ya insandan daha yakın bir mertebede olduğu varsayılan bir “Peri” kavramı var. Belki yeni bir bağlantı ya da zincire eklenecek yeni bir halka için gözlerimizi Mısır’a çevirebiliriz artık.

Peri ve Per-Ra: “Işıldayanlar” Hanedanı

Sözcüklerin bir dilden diğerine taşınması sırasında, birbirinin yerini alan bazı harfler var ki, P ve F de bunlardan. Çoğu kez, diller arası yakınlaşma ve alışverişlerde P ve F harfleri birbirlerinin yerine kullanılabiliyorlar: “Peri” sözcüğünün, “Fairy” ya da “Faée” haline gelmesi gibi. Az önce sözünü ettiğimiz, Pehlevi dilinde peri anlamı veren “Ferai” sözcüğü de bu tür bir değişimi yaşamış izlenimi veriyor. Eğer değişimi tersine çevirir ve hece düzenini Eski Mısır dilinin yapısına uygun hale getirirsek, “Per-Ra” sözcüğü çıkıyor karşımıza: Eski Mısır dilinde, “Ra’nın Evi”. Rahmetli Sir Wallis Budge, bunu “Güneş Tanrısı’nın Evi” olarak çevirirdi büyük olasılıkla. Zaten Ra’nın bütünüyle “Güneş Tanrısı” kavramıyla yapışık hale getirilmesinin mimarlarından biri de bizzat Budge. Oysa “Ra” sözcüğü, zaman içinde güneş tanrısı için kullanılmakla birlikte, bir isim değil, bir nitelik ya da daha doğru bir deyişle, bir unvan. “Işıldayan”, “Parlayan” ya da “Işık saçan” anlamlarını içeriyor Ra ve Eski Mısır dilinde “göksel” alanlar için, yani tanrısal nitelikleri vurgulamak üzere kullanılıyor. Bir başka deyişle, o kısacık tek hece içinde hem “ışık” hem de “yücelik” kavramlarını içselleştiriyor. (Ayrıca Yakındoğu kültürlerindeki “Efendi” kavramının da öncüllerinden biri.) Dolayısıyla Güneş için de sık sık yinelenen “Ra”, yani “Yükseklerde Işıldayan” ünvanı, zaman içinde onun adı haline gelmiş. Yoksa Ra ne özel isim, ne de salt “güneş” anlamı veren bir sözcük.

 

Bunu göz önünde bulundurarak sözcüğe yeniden baktığımızda, “Per-Ra”, bir başka anlam daha kazanıyor bu kez: “Işıldayan Ev”. Ama Eski Mısır dilinde “ev” sözcüğünün de, tıpkı Batı dillerinde olduğu gibi, fiziksel bir yapıyı belirtmenin yanı sıra “hanedan” ya da “sülale” anlamını verdiğini gözden uzak tutmamak gerek. Yani “Per-Ra”, aslında tam olarak bir insan grubunu vurguluyor: “Işıldayan Hanedan” ya da “Parlayan Sülale” gibi bir şey. Bu noktada, Kelt kültüründeki o çok özel ırkın, Elf’lerin adıyla ciddi bir paralellik çıkıyor karşımıza. Peki Mısır’da böyle bir hanedan biliyor muyuz? Bütün firavun sülaleri kendilerini “tanrılar gibi ışıldayan” olarak nitelerler; zaten firavun anlamına gelen “Per-o” sözcüğü de aslında “Büyük Ev” demektir. Az önceki mantıktan gidersek, “Büyük Sülale”. Ama Per-Ra’nın daha farklı bir “ışıldama”yı vurguladığını söylemek mümkün.

 

Mısır’la ilgili kapsamlı tarih çalışmalarının en eskisi, Manethon‘un İsa’dan önce dördüncü yüzyıl sonlarında kaleme aldığı “Mısır Tarihi”. Bu yapıtın orijinali elimizde yok. Ama çeşitli yazarların yaptığı alıntılardan, Manethon’un Mısır tarihini yeniden eskiye doğru üç aşamada değerlendirdiğini biliyoruz. Bugün modern Mısır tarihçilerinin de kaynak kabul ettiği Torino Papirüsü ile belli paralellikler de taşıyan Manethon kronolojisine göre, Mısır’da hanedanlar, yani “insan-krallar” dönemi, günümüzden aşağı yukarı beş bin yıl önce, ilk firavun olduğu varsayılan Menes‘le başlıyor. Onun öncesinde, Mısır’ın yarı-tanrılar ya da oldukça özel bir ırk tarafından yönetildiği bir “ara dönem” var. Mısır tarihinin ilk evresindeyse Manethon, ülkeyi uzun süre tanrıların (Neteru) yönettiğini anlatıyor. Tabii ki modern tarihçilerimiz son derece seçici davranarak, Manethon kronolojisi ve Torino Papirüsü’nde “Hanedanlar Dönemi”ne ilişkin verileri gerçek kabul edip, önceki iki evreyi bütünüyle “hayal ürünü” olarak değerlendiriyor ve “mitoloji” başlığı altında yarattıkları farklı bir çuvala dolduruyorlar. Yani aynı kaynağın yarısı “kabul edilebilir somut bilgi”, diğer yarısıysa “fantezi ve düşgücü ürünü.”

 

Ejiptologların yaklaşımlarını tartışmanın yeri de bu yazı değil; o halde biz yolumuza devam edelim: Manethon’un kronolojisinde “insan krallar çağı”nın, yani Hanedanlar döneminin başlamasından önceki zaman dilimini oluşturan evrenin yöneticileri, farklı bir ada sahip: “Şemsu-Hor“. Yani, “Horus’un İzleyicileri.” Acaba bu, toplumsal bellekten izleri neredeyse tümüyle silinecek denli eski, insandan farklı, yetkin ve “kimliği meçhul” yöneticiler, Peri ve Elf kavramlarıyla paralelliği olduğunu düşündüğümüz “Per-Ra”, yani “Işıldayanlar Hanedanı” olabilir mi?

“Şem İnsanları” ve “Şemsu-Hor”

 Bu noktada belki Mısır kültüründen kısa bir süreliğine uzaklaşıp, Eski Ahit’in sayfalarını biraz karıştırmakta yarar olabilir:

 

“O günlerde ve sonrasında, yeryüzünde Nefilim vardı. Bunlar eski zamanların güçlü adamları, ünlü insanlarıydı.” (Tekvin 6:4)

 

Bilindiği üzere bu ayetler, üzerinde her dönem yoğun tartışmalar yaşanan, Musa’nın ilk kitabı Tekvin’in (Genesis) oldukça kritik bir bölümünde yer alıyor: Yani, Tanrı’nın insanlığı Tufan’la cezalandırmasının hemen öncesini anlatan bölümlerde. Sümer Kral Listeleri’nde, Tufan öncesi ülkeyi yöneten, olağanüstü uzun ömürlü, hatta bir tür yarı-tanrı çağrışımı yaratan bir dizi hükümdar sıralanır. Benzer biçimde, Tekvin de bize garip bir ipucu veriyor yukarıya aldığımız ayette: “Eski zamanların güçlü adamları, ünlü insanlar”. Hangi “eski zaman”dır bu ve söz konusu kişilerin “ünleri” nereden gelmektedir?

 

“Ünlü” olarak diğer dillere çevrilen sözcüğün İbranice’de karşılığı, “adı bilinen, tanınan” anlamlarına sahip “Şem”. Yani aslında Tekvin’deki ayette şöyle deniyor: “Bunlar, eski zamanın güçlü Şem insanlarıydı.”

 

“Şem” ile ilgili muammalar bu kadarla da kalmıyor: Yine Tekvin’de, ellerinde taş yerine kerpiç tuğlalar olan insanların Babil kulesini inşa etmeye çalıştıklarını anlatan ayette, bu sözcüğe bir kez daha rastlıyoruz:

 

“Haydi gelin kendimize bir kent ve başı göklere erişecek bir kule inşa edelim, bir nam yapalım!” (Tekvin 11:4)

 

Tufan sonrası yerleşilen Mezopotamya’da Babil kentinin kurulmasını dile getiren bu ayette, kentin kurucularının kendilerine bir “nam yapmak” istediklerinden söz ediliyor. Kutsal Kitap yorumcularına göre bu, kendilerine ün kazandırmak, adlarını ölümsüzleştirmek isteğini vurgulamakta. Ancak bizim için ilginç olan nokta, yine İbranice orijinalde “nam” ya da “ad” yerine, “Şem” sözcüğünün kullanılmış olması.

 

“Adlandırılmak, adı bilinmek” kökünden gelen Şem, İbrani dilinde “ad, isim” olarak da kullanılmış. Ancak biraz dikkatli bir taramayla, söz konusu “ad”ın, fazlasıyla özel bir varlıkla, Tanrı’yla bağlantılı olduğunu görmek güç değil. Yani Şem, sıradan bir adı değil, “önemli” bir adı ifade ediyor.

 

Sözgelimi, Şemiramot, İbrani kabilelerinden Levililerde kullanılan bir kadın ismi. Asurolog Eberhard Schrader, bu sözcüğün kökeninin, Asur dilinde bir kadın ismi olan Sammumarat’tan geldiğini ve bu ada en çok Nimrod’da, Nabu adına dikilen anıtların üzerinde rastlandığını belirtiyor. Ancak bir başka uzmana, Paul G. Hoffmann‘a göreyse Şemiramot, bir yer adı. Anlamıysa, “Şemiram’ın İmgesi (Sureti)”. Şemiram sözcüğünün açılımıysa, Ram’ın (yani “Yüce Olan”ın) Adı. Bu noktada, “yüce olan” anlamına gelen Ram sözcüğüyle, “yücelerde ışıldayan” Ra arasındaki paralelliği anımsatmanın gereği var mı?

 

Mezopotamya ve yakındoğu kültürleri uzmanlarının çoğuna göre Şem sözcüğü, Akatça “Şumu”dan geliyor. Çevirisi “O’nun Adı” olarak yapılan bu sözcük, “en yüce tanrı” için kullanılan bir sıfat. Bu yaklaşım, İbrani kültüründe Tanrı’dan söz etme biçimine ilişkin bir gelenek ya da “tabu” ile de oldukça uyumlu. Bilindiği gibi Tanrı’nın adı (YHVH) çok ender ibadetler ve Kutsal Kitap okumaları dışında telâffuz edilmez; bu bir tabudur. Hatta, “halkın” okuduğu Kutsal Kitap’ların büyük bölümünde bu tabu geleneğine uygun olarak Tanrı’dan “Ha-Shem” olarak söz edilir: Yani, “O’nun Adı”. O halde Şem sözcüğünün Tanrı Adı ile bağlantılı olduğunun altını çizebiliriz.

 

Zecharia Sitchin, oldukça radikal bir teoriyi sunduğu ünlü “12. Gezegen” adlı kitabında, hem Nefilimlerin “ünlü insanlar” olarak nitelenmesine, hem de Babil kulesini inşa edenlerin “kendimize bir nam yapalım” dediklerinin ileri sürülmesine, “Şem” sözcüğü ekseninde itiraz ediyor. Oldukça akla yakın bir öneriyle ortaya çıkıyor Sitchin ve “Şem” sözcüğünün başta Akatça olmak üzere çoğu Sami dilinde karşımıza çıkan “Şamu” ve “Şamaim” sözcükleriyle akraba olması gerektiğine dikkat çekiyor. Her iki sözcüğün de anlamı, “gökyüzü”. Ancak Sitchin bu saptamanın devamında iddiasını daha ileri bir noktaya götürüyor ve gökyüzü ile ilgili bir kavramın, “başı göklere erecek bir yapı inşa etme” bağlamında kullanılmasının ancak uzay araçlarını, yani “roketleri” kastetmiş olabileceğini ileri sürüyor. Dolayısıyla, Sitchin’e göre Tekvin’de Nefilimlerden söz eden ayet, “Şem insanları” nitelemesiyle “uzay gemisi kullanan bir halka” gönderme yapıyor. Benzeri biçimde, Sitchin’in yorumuyla Babil’de kule inşa eden insanlar da “Kendimize bir ad yapalım” değil, “Gelin bir uzay gemisi inşa edelim” diyorlar!

 

Bütünüyle “saçma” deyip elimizin tersiyle bir kenara itemesek de, Sitchin’in yorumlarının fantastik olmaktan öte, biraz fazla “cüretkâr” nitelik taşıdığını düşünüyorum. “Şem” ile “Şamaim”in ya da “Şamu”nun dilbilimsel anlamda bağlantılı olduklarınaysa bir itirazım yok. Hatta belki bu bağlantı, izini sürdüğümüz “Elf” ve “Peri”lerin olası en eski kökenlerini anlamamıza da büyük oranda yardımcı olabilir.

Yıldızları izlemek

Şimdi yeniden Manethon’a ve eski Mısır kayıtlarına dönelim. Hanedanlar, yani “insan krallar” döneminin başlamasından hemen önce, Manethon kronolojisine göre Mısır’ı “Horus’un İzleyicileri” adlı, üstün bir ırkın yönettiğinden söz etmiştik. Sözcüğün Mısır dilindeki orijinaliyse, “Şemsu-Hor”du.

 

“Şemsu” (Şmsw) sözcüğü, “izlemek” fiilinden (Şemsi/Şmsj) türetilmiş ve izleyen, takip eden anlamını veriyor. Horus içinse farklı tapınak kültleri ve inisiye okullarına göre değişen yorumlar söz konusu: Güneş (Ra ile bağlantılı) ya da Venüs (Osiris’le bağlantılı). Ufuk anlamına gelen “Akhet” sözcüğüyle yapılan oldukça ünlü bir tamlama var: “Hor-Akhti“, yani “Ufuktaki Horus.” Güneş kültünün öne çıktığı görece daha geç dönemlerin teolojisinde bu, doğmakta olan güneşi ve yenilenmeyi vurgularken; daha eskilere giden kimi astronomik ve dinsel kaynaklarda “Hor-Akhti” tamlamasıyla Venüs’ün sabah yıldızı halinin belirtildiğine ilişkin işaretler var. Her durumda Horus, mitolojilerdeki bütün rollerinin dışında, “göksel” ve “ışıldayan” bir varlık. Bu nedenle, Mısır astronomlarının gökyüzü gözlem kayıtlarının tutulduğu ve yıldız hareketlerinin incelendiği çizelgeler, Mısır’ın Büyük İskender‘in işgali sonrasında Hellenistik hanedanlarca yönetildiği dönemlerde, Yunanca “Horoskop” olarak adlandırılmış; yani “Horus’un izlenmesi”.

 

Şimdi, eğer burada “izlemek” fiili, Türkçe’de (ve birçok başka dilde) olduğu gibi, “peşinden gitmek” dışında bir de “seyretmek” anlamını veriyorsa, bir başka deyişle “televizyon izlemek” fiilinde olduğu gibi Mısırlılar da “yıldızları izlemek, izini sürmek” anlamında “Şemsu” terimini kullandılarsa, Hanedanlar öncesi dönemin yöneticilerini belirtmekte kullanılan bu özel ad, (Şemsu-Hor) “Venüs’ün izleyicileri” de olabilir, “Güneş’in izleyicileri” de. Yine her durumda, “yücelerde olan, ışıltılı gök cisimlerinin” izlenmesinden söz ediyoruz.

“Yitik Uygarlık” izleri mi?

“Orion Gizemi” kitabının yazarı Robert Bauval ile “Tanrıların Parmak İzleri”nin yazarı Graham Hancock ‘un ilk ortak çalışmaları olan ve Eski Mısır’ın ezoterik yıldız kültürünü sorgulayan “Keeper Of Genesis” adlı kitapta “Şemsu-Hor”, doğrudan doğruya, kökü çok eski, bilinmeyen bir uygarlığa dayanan astronomi bilgeliğini yaşatanlar olarak ele alınıyor. Bir başka deyişle, Bauval ve Hancock’a göre “Şemsu-Hor”, Heliopolis teolojisinin Hanedanlar öncesi dönemde yaşamış “bilge rahipler”i kastetmekte kullandığı bir özel ad. Peki kim bu rahipler hanedanı? Yazarlar bu çok eski ve engin astronomi bilgisinin sahiplerinin, günümüzde anıları neredeyse tümüyle belleklerden silinmiş, “yitik uygarlığa”, yani Atlantis‘e ait olduğunu düşünüyorlar. Giza piramitlerinden Karnak Tapınağı’na dek bütün görkemli Mısır yapıtları da, bu uygarlığın bize bıraktığı “zaman kapsülleri”.

 

Yine bütünüyle elimizin tersiyle itemesek de, “batık kıta” varsayımlarını (asla hafife almamak üzere) bir kenara bırakalım şimdi. Uygarlık tarihinin bilinen en eski “yönetici ırkı” olarak karşımıza çıkan ve yarı-tanrı imgeleriyle donatılan “Şemsu-Hor”, büyük oranda gökyüzüyle, “yücelerde ışıldayanlar”la, bilgelik ve aydınlanmışlıkla kopmaz biçimde bağlantılı görünüyor. Ne kadarı mecaz, ne kadarı gerçek anlam içeriyor bilemiyoruz (büyük olasılıkla her ikisi de söz konusu) ama efsanevi “Şemsu-Hor”,

 

1. Birçok bakımdan “sıradan” insanlardan üstün bir bilgeliği, olgunluğu ve aşkınlığı simgeliyor. Yani “ışıltı” ve “parlama”yı buluyoruz onların doğalarında.

2. Bir biçimde, “yüceler” kavramıyla, “gökyüzü” ile bağlantılı oldukları görülüyor. Bunun gökyüzüyle ilgili engin bir bilgiyi ve “Horus’u izleme” pratiğinin getirdiği ayrıcalığı mı, yoksa sözcüğün tam anlamıyla “göklerde gezinme”yi mi kastettiğiyse, belirsiz.

 

(Eğer Mısır’da “Şemsu-Hor”la ilgili bulduğumuz verileri, Eski Ahit’teki ayetlere yeniden yansıtırsak, “Şem insanları” olarak adlandırılan Nefilimler, hem gökyüzüyle ilişkilendirilmiş oluyorlar, hem de bir “yıldız izleme kültünün temsilcisi” durumuna geliyorlar. Babil Kulesi ile ilgili ayette söylenense şu biçimi alıyor bir anda: “Haydi gelin kendimize göklere dek yükselen bir gözlemevi yapalım!” Yani, Ziggurat’ların ilk ve kusursuz örneklerini inşa eden bir topluma ilişkin ipuçları veriyor.)

 

Bu yönleriyle, “Şemsu-Hor”, sözünü ettiğimiz, “insan-kral” hanedanları öncesinde Mısır’ı yöneten hipotetik “Per-Ra” hanedanı için en uygun aday olarak çıkıyor karşımıza. Tıpkı, Pers kültüründeki “ferai” ve “peri” ya da Kelt-Töton folklorundaki Elf ve Albi’ler gibi. Belki de Albi kasabasında arınmayı ve “aydınlanma”yı vaaz eden, bu nedenle Kilise tarafından “sapkın” ilan edilen Cathar’lar da Tanrı’ya yakın olmak için “eski zamanlardan ünlü insanlar”ı kendilerine örnek almaya çalışıyorlardı, kim bilir? Tanrı’nın ışığıyla aydınlanma ve ışıldama, böylelikle eskinin kusursuzluğuna ulaşma iddiasındaki bu insanların karşısına Kilise, “Onlar Şeytan’ın uşaklarıdır” iddiasıyla çıkıyordu.

 

İyi de, kimdi ki bu Şeytan?

 

Kilise Babaları, ilkin İsa’yı baştan çıkarma görevi üstlenen, ardından “Tanrı’nın Düşmanı” kimliğine bürünen Şeytan’a “Lucifer” adını vermişlerdi. Bunun oldukça ilginç bir ironiyi içerdiğini söyleyebiliriz, çünkü “Lucifer” adının sözlük anlamı, “Işıldayan” ya da “Işık Getiren”dir!

 

Tarih öncesi kültürlerin hemen tümünde baskın niteliği görünmesine karşın “insan-krallar” çağında ikinci plana itilen “Ana Tanrıça Kültü”nün geç dönemdeki kalıntıları içinde en ünlüsü, Sümer tanrıçası İnanna‘dır; yani Babil’in İştar‘ı ve Kenan’ın Astarte‘si. Eski Yakındoğu’nun hemen her yerinde izlerine rastladığımız bu tanrıçayı simgeleyen maddeyse, “lapis lazuli”dir; yani “lacivert taşı”. Dilimizdeki lacivert sözcüğü de, Farsça’da bu taşa ve onun yansıttığı renge verilen addan gelir. Adı üzerinde, parlak laciverttir lazuli taşı ve kendisi ışık vermese de, üzerine düşen ışığı, parıltılarla yansıtır: Yani, bir diğer adı da “ışıldayan taş”tır; tıpkı gökyüzü gibi! (Zaten bu nedenle eski dilde “Kubbe-i Lacivert” tamlaması, “gökyüzü” anlamını verirdi.)

Şeytan Lacivert sever!

Artık söylemeye gerek var mı bilmiyorum, Kilise Babaları’nın Şeytan’a layık gördükleri “Lucifer” adı, “Lacivert” ile aynı kökten gelir: Yani “Işık Getiren” ya da “Işığı Yansıtan”dan. Daha da önemlisi, lacivert, İnanna’nın, yani bir “tanrıça”nın, ezcümle, “bir kadın”ın taşı ve simgesidir. Lucifer, Şeytan’dır; ona taptığı ileri sürülenlerse, cadılar: Yani kalıtımsal olarak anadan kıza iletilen bir bilginin taşıyıcıları olan kadınlar. “Hekate” modelindeki “Bakire – Anne – Kocakarı” kimlikleriyle üç rolün ve evrenin tek varlıkta birleşmesini simgeleyen kadınlar.

 

“Peri” dişi bir sözcüktür ve Kilise baskısı döneminde Şeytan’la bağlantılı düşünülmüş, hatta Cathar’lara aşağılama ve suçlama için “Periler” denmiştir. Kelt dilinde Elf sözcüğünün ilk kullanımı, dişil nitelik taşıyan Albi’dir. Bütün bunlardan sonra, ister istemez şu soru geliyor akla: Tektanrılı dinlerin erkek egemen ideolojileri içinde kadınların her zaman “günah”a ve kötülüğe yatkın değerlendirildikleri de göz önüne alındığında, acaba Kilise Babaları’nın “dirilmesinden” korku ve endişe duydukları eski kültür, tarihin en eski dönemlerinde bile izleri belirgin olarak karşımıza çıkan Ana Tanrıça Kültü müdür? Şeytan’la işbirliği yapmasından korkulan kadınlar, aslında kolektif bilinçaltındaki çok daha eski bir korkuyu mu çağrıştırmaktadırlar?

 

Hepsi bir yana, “yüceler”le bağlantılı görülen şu “aydınlanmış” ırk…

Yani, Elf’ler, yani Peri’ler, hatta şu Şemsu-Hor…

Bunlar egemenliğin kadınların elinde olduğu, çok eski bir “üstün toplum”a ilişkin silik anılar mıdır?

Dahası, böyle bir ırk gerçekten var mıdır, yoksa düşlerde yaratılmış bir ideal midir?

Eğer gerçekten var idiyse, kimdir bunlar ve nereden gelmiş, sonra ansızın nereye gitmişlerdir?

 

İnsanlık tarihinin bilinen en eski evrelerine varmaya çalıştığımızda, geçmişle ilgili ulaştığımız her aşamada, bir “şipşak” fotoğraf çekmeye çalışıyoruz. Bu fotoğraflarda, arka planda bir türlü kim olduklarını seçemediğiz birilerini görüyoruz hep; fotoğraf bir hayli flu çıkıyor çünkü. Bunlar Şemsu-Hor mudur, Peri midir, Elf midir, yitik uygarlık Atlantis’in bilgeleri midir, uzaydan gelen yabancılar mıdır, yoksa aslında bizim gibi “sıradan” insanlar mıdır? Yoksa yoksa, aslında arka planda bir şey yoktur da biz sağdan soldan uzayan gölgeleri birtakım siluetlere mi benzetmekteyizdir?

 

Ne olursa olsun, bu fotoğrafın netleşmesini sağlamanın, kim olduğumuzu anlama sürecinde kilit öneme sahip olduğunu düşünüyorum ben. Ve ne derseniz deyin, elimde değil, o fotoğrafın çekildiği bölgeden hep bir “kadın kokusu” alıyorum. Koruyucu, kollayıcı, bilge, sevecen, üretken, sıcak, baştan çıkarıcı ve sağduyulu bir kadın kokusu.

Burak Eldem