Antik şehirleri gezerken antik tiyatrolara rastlamışsınızdır. Çok etkileyici görünürler. İki çeşit antik tiyatro vardır: Helenistik tiyatrolar ve de Roma tiyatroları. Mesela Aspendos tam bir Roma tiyatrosudur, Pergamon ise Helenistik bir tiyatrodur. Günümüzde ziyaret ettiğimiz birçok tiyatro Helenistik temellerinin üzerine Roma’nın eklemeleriyle Roma tiyatrosuna dönüşmüştür.

Şimdi iyi güzel de ne anlatıyor bu adam, sonuçta rehberlik okuyor da bize güzel bir bilgi sunuyor da bunun hikmeti ne diyeceksiniz. Helenistik tiyatro ile Roma tiyatrosunun iki temel farkı vardır. Helenistik tiyatro bir yamaca yaslanır, doğaldır. Roma tiyatrosu ise tonozlarla yani kemerli odalar diyebiliriz, onlarla desteklenir. İkinci fark ki işte bu yazının yazılma sebebidir; Helenistik tiyatrolarda sahne alçaktır, harika manzaralara dönüktür, oturduğunuz yerden hem sahneyi hem de önünüzdeki enfes manzarayı izleyebilirsiniz. Mesela Bergama tiyatrosunu düşününün offf ne manzara. Fakaaat Roma tiyatrolarında sahne yüksektir, manzara falan yoktur. Bunun tek amacı izleyenlerin sadece sahnede olup bitene yoğunlaşmasıdır. Böylece bir politikacı çıkıp konuşuyorsa ona, gladyatörler varsa onlara, oyun varsa orada ne sergileniyorsa ona bakabilirsiniz sadece ve de elbette ki sahnedeki heykellere… (bkz. Foto)
Roma tiyatrosu, insanlığın doğasından bilinçli olarak koparılışını anlatır. Günümüz Batı dünyası da Roma’nın devamıdır. İnceleyin bakın, her şeyin kökeninde Roma ve karmasını bulacaksınız. Bizler de Roma tiyatrosunda oturmuş ve bizlere neler sunuluyorsa izleyen Romalılarız. Odağımız doğamız dışında sahnede ne sergileniyorsa onda ve de sahnedekileri de Roma’nın efendileri belirliyor.

Peki diyeceksiniz ki çıkış nerede? Helenistik denildiğinde haliyle Yunan kültürü akla gelse de esasında temelinde Büyük İskender’in ülküsü yatıyor. Büyük İskender Batı dünyası ile Doğu dünyasını bir edip yeni bir insan modeli yaratmayı amaçlıyordu. Esasında bakınca ikiyi bir etmeyi amaçlıyordu, madde ile mananın dünyasını bir etmekti bu. Hatta bu amaçla kendi komutanlarını doğulu kadınlarla evlendirdi, kendisi de bir Afgan prensesi ile evlendi. Afganistan’ın Belh şehrinde… Fakat birkaç sene sonra vefat etti.

Fakat bir tohum ekilmişti ya bu yolda. Yaradan’ın planında tesadüf yoktur. 1500 sene sonra o Belh şehrinde her iki dünyayı da bir edecek bir insan dünyaya geldi: Muhammed Celalettin’di adı. Biz onu Mevlana, Batılılar ise Rumi olarak biliyor. Muhammed Celalettin, ailesi ile birlikte Konya’ya geldi sonrasında biliyorsunuz. Konya’nın tarihteki adı İconium’dur. Kutsal İkon Ülkesi’dir manası. Bizlerin varlığımızdaki değerlerimizi hatırlamamız için sembollere ihtiyacımız vardır ve hatırlamamız gereken en önemli değerimiz olan varlığımızın yüceliğini de İconium’da iki dünyayı bir etmiş bir üstat üzerinden gösteriyor Yaradan bize… Ki o üstad bize Aşktan yani Amor’dan haber ediyor ki bu Roma bilincinin ters yüz edilmiş halidir. (Roma – Amor) İşte çıkışımız buradadır: İkiyi bir etmede, aşkta, kendi doğamıza dönmede, sahnede sergilenen kurgusallıklara takılı kalmamakta…
Romalılara tiyatro sahnelerini yükselterek kopardılar bizi doğamızdan ve o günden beri de manipüle edilip duruyoruz. Ama sahnedeki hakikat değil, hakikat sahnenin ötesinde, hem de çok ötesinde…

Anadolulular olarak Roma oyunlarını iyi biliriz, Bizans oyunları deriz hatta; fakat biz Bizans’ı görüntüde aradığımız için tarihte kaldığınız sandığımız için halen Roma sahnelerine takılıp bir oraya bir buraya savrulduğumuzu fark etmiyoruz. Halbuki girip biraz tarihe baksak, bugün yaşananların kökeninin taa binlerce yıl ötesine uzandığını (bkz. Aizanoi, tarihin ilk borsasının hikayesi), sürekli tekrar eden döngülerin içinde farklı kimliklerle dönüp durduğumuzu, çıkışın her zaman gözümüzün önünde olduğunu, fakat bir türlü bu seçimi yapmadığımızı, çok azımızın bu seçimi yapıp döngüden çıkabildiğini; bizim de onları ikona haline getirip, peşlerinden gider gibi yapıp aslında bir yere de gitmediğimizi görebiliriz.

Bu yazıyı bile buraya kadar okuduysanız bu bile bir şeydir, çünkü tarihe burun kıvırıp, çok sıkıcı bulup; sonra da karmalarımızı çözeceğiz diye koşuşturanlara dönüştük. Evet, bireysel karmalarımız vardır elbet, fakat bir de cümleten karmalarımız da var. Bunun da farkında olmak ve bu döngüden çıkış için seçim yapmak gerek…

İşte o zaman Roma Amor ile kavuşur da, dünya başka bir yere döner… 🙂

Hasan 'Sonsuz' Çeliktaş

18 Kasım 1976'da Mersin'de doğdu. Toros Koleji'ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü'ne girdi. Fakültesini çok sevdiğinden mezuniyeti sonrasında oradan ayrılamadı ve asistan kadrosunda eğitim hayatına devam etti. 2005'te ise İzmir'e yerleşti. 2001 yılında "Sonsuzlukotesi" mail grubunu kurmasıyla başlayan yazarlık hayatı, önce 2002'de sonsuzlukotesi.com'u, daha sonra da 2004'de derKi.com'u kurmasıyla devam etti. Bir yandan da Cosmopolitan, Esquire, Yeni Aktüel, Zodiac, Akşam Brunch gibi dergilerde ve Akşam Gazetesi'nde serbest yazar olarak yazıları yayınlandı. 2011'de ise Anadolu topraklarından doğup Amazon.com'da yayınlanan ilk Türk Spiritüel dergisi "The Wise"ı oluşturdu. Halen yazmaya devam ediyor. Duru Sonsuz ile Özün Dünya'nın babası sıfatıyla onlara rehberlik yapmaya çalışıyor...