BİRİNCİ BÖLÜM: Gökyüzüne Çevrili Gözler

 

1976 yılında, Rus asıllı bir Amerikan Yahudisi olan Zecharia Sitchin adlı araştırmacının kaleme aldığı “The 12th Planet” (“12. Gezegen”) adlı kitap ABD’de yayımlandı ve çok kısa bir süre içinde hatırı sayılır satış rakamlarına ulaşırken, İngilizce konuşulan ülkelerin hemen tümünde, ciddi yankılar yarattı. Sitchin, özellikle Yakındoğu dillerinde uzman sayılabilecek bir dilbilim meraklısıydı ve yalnızca günümüzde konuşulan İbranice, Arapça ve Farsça’ya değil, binyıllara yaklaşan bir süreç içinde “ölü diller” aşamasına geçmiş, antik dillere de fazlasıyla hakimdi. Bu donanımını ve eskiçağ tarihine olan yoğun ilgisini kullanarak gerçekleştirdiği çalışmasındaki en önemli avantajlarından biri, yorumladığı belge, tablet ve papirüslerdeki metinleri ikinci el çevirilerden çok, orijinal dillerinden okuma yetkinliğinin yanı sıra, söz konusu dillerin gelişim süreçleri içinde birbirleriyle olan yakınlaşma ve ilişkilerini de çok iyi izleyebilmesiydi.

 

12. Gezegen”, insanlık tarihinin binlerce yıl gerilere giden serüvenini, bir başka gözle ve farklı yöntemler kullanarak yeniden okuma üzerine kurulu, oldukça sansasyonel bir araştırmaydı ki, zaten Sitchin’de bunu izleyen beş ciltle birlikte ortaya çıkan oylumlu çalışmasına alt başlık olarak “Dünya Tarihi” (The Earth Chronicles) nitelemesini seçmişti. İlk tarım merkezli kentlerin kurulmasından, Roma imparatorluğunun yükselişe geçmesine dek olan süreci, bilinen ve tarih kitaplarında anlatılanlardan son derece farklı bir değerlendirmeyle yorumlayan yazar, bu oldukça radikal çalışmasının başlangıç noktasını da, Mezopotamya’nın gizemini hâlâ koruyan en eski uygarlıklarından Sümer’in üzerinde odaklamıştı.

 

Gizemli bir gök cismi

 

Neyi anlatıyordu bu kitap ve niçin bu denli büyük yankı yaratmıştı? Çok kısa olarak özetlemek gerekirse, “12. Gezegen”, yazının ilk kez kullanılmaya başladığı eskiçağ uygarlıklarının tapınak geleneklerinin merkezinde yer alan “gökyüzü gözlemciliği” kültürünü enine boyuna inceleyerek, günümüze ancak kırıntıları kalmış bir “antik bilgi”nin izlerini sürmeye çalışıyordu. Bunu yaparken de yazılı belgelerin günümüz tarihçileri tarafından içeriklerine göre kategorize edilip, çiviyazısı tablet ve papirüslerdeki çoğu metnin “mitoloji” ya da “dini fantezi” olarak bir kenara atılması alışkanlığına hiç rağbet etmiyordu Sitchin. Tersine, onun yöntem ve yaklaşımına göre asıl üzeri örtülü olan ve kritik nitelik taşıyan bilgiler, bizzat inanç sistemlerine mal edilen dinsel metinlerin ve “edebiyat” ana başlığı altında “masal” sınıfına sokulan o görkemli mitolojik külliyatın içinde aranmalıydı.

 

Sümer, Babil, Mısır, Hitit, Pers ve İbrani kültürlerine ait çiviyazısı tabletler, papirüsler, kaya yazıtları ve silindir mühürler üzerinde otuz yıla yakın bir süre çalıştıktan sonra, araştırmalarının vardığı sonuçları okurlarıyla paylaşmak isteyen Sitchin, “12. Gezegen” adlı ilk kitabında, kurulu düzenin genel kabul gören bilimsel anlayışını ciddi biçimde sarsacak, şaşırtıcı iddialarla çıkıyordu ortaya. Buna göre, güneş sistemimiz içinde, binlerce yıl önceki uygarlıkların tapınak rahiplerinin ve gökyüzü gözlemcilerinin bildiği, ancak kültürün değişim sürecindeki ciddi bir kopukluk nedeniyle bizlerin büyük oranda habersiz kaldığı bir büyük gök cismi daha vardı. Sümer kültüründe “Nibiru”, yani “ortadan geçen” olarak adlandırılan bu gök cismine Mezopotamya’da Sümer sonrası dönemin egemeni olan Akat uygarlığında “Marduk” adı verilirken, Mısır’da “Milyonlarca Yılın Gezegeni” adıyla anılmıştı ve Hint, Pers, Hitit ve İbrani kültürlerinde de izlerine belirgin olarak rastlanıyordu.

 

Yakındoğu kültürünün inanç sistemlerindeki sayı gizemciliğine ve tapınak kültürlerinde özellikle “zaman birimi” olarak kullanılan değerlerin astronomik süreçlerle ve döngülerle olan ilişkisine dikkat çeken Sitchin, Sümer’den başlayarak Mezopotamya matematiğinde ve takvim sisteminde özel bir önem atfedilen, kutsal “3600 yıl” döngüsünün, doğrudan doğruya bu gezegenin yörünge süresiyle, yani güneş çevresindeki bir turunu tamamlamasıyla bağlantılı olduğunu savundu. Bir başka deyişle, yörünge süresini yaklaşık 250 yılda tamamlayan, bildiğimiz en uzak gezegen konumundaki Pluton’un bile çok çok ötelerine dek uzanabilen bir gök cisminden söz ediyordu Sitchin. Oldukça uzun bir süredir dünyada hüküm süren uygarlıkların bu gök cisminden habersiz görünmelerini hem bu uzun yörünge süresi nedeniyle gözlerden uzak kalmasına, hem de özellikle son iki bin yıl içindeki bilgi yitimine bağlıyordu. Böylesi uzun yörünge periyotlarına sahip olan gök cisimlerine yabancı olmadığımıza dikkat çekerken de, Mezopotamya ve diğer Yakındoğu uygarlıklarının kayıtlarında izine rastladığımız Marduk’un, kuyrukluyıldızlar benzeri fazlasıyla eliptik bir yörüngeye sahip olduğunu ve bir tam turu içinde Güneş’in çok çok uzaklarına dek gittikten sonra yeniden yakınlaşmaya başladığını anlatıyordu. Buna göre, oldukça uzun bir süre görünmez olan Marduk, turunu tamamlarken yeniden Güneş’e ve dolayısıyla dünyaya yakın geçiş yapıyor; bu aşamada da güçlü çekim etkisinin sistem içinde yaratacağı istikrarsızlık ve değiştireceği dengeler nedeniyle yeryüzünün kim bölgelerinde bir hayli etkili olan doğal afetler yaşanıyordu art arda. Dolayısıyla Sitchin’e göre, bütün inanç sistemlerinde ve kutsal metinlerde bir biçimde var olan “Büyük Tufan” miti dahil olmak üzere, dünyayı etkilediği varsayılan geniş çaplı doğal afetlerin birçoğunun ardında Marduk bulunuyordu.

 

“Gökten yere inenler”

 

Eğer “12. Gezegen”de temel çerçevesini çizmeye çalıştığı teorisi bu kadarla kalsaydı, belki kitap bu denli sansasyon yaratmayacak ve görece daha “hafif şiddette” tartışmalara neden olacaktı. Ama Sitchin, “Dünya Tarihi” adını verdiği bu kitap dizisi içinde ayrıntılarına girdiği tezlerinde çok daha ileri noktalara gitti: Marduk gezegeni üzerinde yaşayan oldukça gelişmiş ve yetkin bir uygarlık vardı onun görüşüne göre. Eski Sümer metinlerinde “gökten yere inenler” anlamına gelen ve “büyük tanrılar” için kullanılan “Anunnaki” kavramı, düş ürünü mitolojik tanrıları değil, yüzbinlerce yıl önce Marduk gezegeninden dünyamıza inen ve üzerinde bir koloni kuran “yabancıları” betimlemekte kullanılan bir özel isimdi! Benzeri biçimde, Tevrat’ın ilk bölümü olan Tekvin’in altıncı babında, Tufan öncesi dönemi anlatan ayetlerde geçen “O zamanlar yeryüzünde Nefilim vardı, bunlar eski zamanın güçlü ve ünlü adamlarıydılar” ifadesi de, bizzat bu yabancı ırka gönderme yapıyordu Sitchin’e göre. Çünkü kimi modern çevirilerde “Devler” olarak değiştirilen “Nefilim” sözcüğü de eski İbranice’de tıpkı Sümer dilindeki “Anunnaki” gibi, “Yukarıdan aşağı inenler” anlamına gelmekteydi.

 

Kolayca tahmin edileceği gibi, Sitchin’in kitabı yalnızca bilim dünyasından değil, ortodoks inanç çevrelerinden de yoğun tepki aldı. Oysa kendi yaklaşımı açısından Sitchin, Kutsal Kitap’a aykırı düşmek bir yana, onu birçok yönüyle doğruladığı görüşündeydi ve aslında fazla radikal bulunan bu teorisini, başta Tevrat olmak üzere kutsal metinleri doğrulamak adına geliştirmişti bir bakıma. Her şeyden önce, dini kitaplarda yer alan ve “fantezi” gibi görülen, Tufan benzeri olgulara farklı bir açıklama ve dayanak getirdiğini düşünüyordu. Dahası, insanın ortaya çıkışı konusunda evrim teorisi savunucularıyla “yaratılış” inancına bağlı olan ilahiyatçılar arasında bir köprü oluşmasını sağlayacak “genetik müdahale” tezinin, yanıt getirilemeyen boşlukları doldurarak bir “orta yol” oluşturacağı inancındaydı.

 

Sitchin, seksenli ve doksanlı yıllar boyunca düzenli aralıklarla yayımladığı kitaplarıyla “Dünya Tarihi” serisini adım adım tamamlarken ortodoks çevrelerin tepkilerini çekti belki ama bu süre içinde onlarca ülkede, yüzbinlerce okura da ulaştı ve yirminci yüzyılın son çeyreğindeki en etkili araştırmacılardan biri olarak bu döneme damgasını vuran isimler arasında yer aldı. Kimileri onu, 1969 yılında yazdığı “Tanrıların Arabaları” adlı kitabıyla büyük sansasyon yaratan İsviçreli yazar Erich von Däniken ile aynı kategoriye dahil etmek istedi ve “Eski Astronot Teorisi” (Ancient Astronauts Theory) olarak adlandırılan ekol içinde değerlendirmeyi seçti. Ama Sitchin’le von Däniken arasında oldukça temel bir ayrım vardı: “Tanrıların Arabaları” ile başlayan sansasyonel kitaplarında von Däniken, eskiçağ tarihine ilişkin bugün hâlâ “muamma” olarak görülen ve açıklanamayan olguları aslında popüler kültür açısından oldukça başarılı sayılabilecek bir derlemede bir araya getirirken, “yöntem uygulamak” gibi bir kaygı hiç duymamış ve yalnızca yüzeysel olarak art arda sıraladığı sorulara, birbiri arasında tutarlılığa sahip olmayan yanıtlar getirme ya da yalnızca dokunup geçme yolunu seçmişti. Oysa Sitchin, daha işin başında kullanacağı yöntemi belirleyerek işe girişmiş ve otuz yıllık bir okuma, derleme araştırma evresinin sonunda, kendi içinde tutarlı bir teoriyi adım adım örmüştü. Her şeyden önce, binlerce tablet ve papirüsün orijinal dillerinden okunup deşifre edilmesi üzerine kuruluydu Sitchin’in çalışmaları. Dahası, bu süreç içinde kutsal kitaplarda sözü edilen “tarih”in, aslında (erozyona uğrayarak da olsa) çok daha eski uygarlıkların belge ve kaynaklarından esinlendiğini kanıtlayarak bu metinlerde ortaya konulan “alternatif tarih”in hafife alınmaması gerektiğine dikkat çekmişti.

 

Yitirilen “eski bilgi”

 

Altı kitaplık “Dünya Tarihi” serisinin ve onu tamamlayıcı nitelikte yazdığı dört ek kitabın içinde Zecharia Sitchin’in ortaya koyduğu tezler ne denli “aykırı” görünürse görünsün, dikkatli bir okumayı hak ediyor. Fazlasıyla seçici ve titiz davranarak, bu “Dünya Tarihi” yaklaşımının içinden, şu an için fazlasıyla “radikal” görünen “uzaylı tanrılar” teorisini çıkarıp dışta bıraksak bile, geriye kalanlar, üzerinde yaşadığımız gezegenin ve beş bin yıllık (bilinen) uygarlığımızın tarihine ilişkin hiç de yabana atılamayacak temel yaklaşımları ve binlerce yıl boyunca unutulmaya terk edilmiş bir “eski bilgi”yi gündeme getirmesi açısından oldukça dikkate değer.

 

Her şeyden önce, oldukça şaşırtıcı iki temel olguya yeniden eğilmemizi sağlıyor Sitchin’in tezleri ve hem uygarlığımızın uzak tarihini hem de üzerinde yaşadığımız gezegenin yakın gelecekte tanık olması muhtemel gelişmeleri dikkatimize sunuyor:

 

  • Tarihi insanlar yapar, insanlar yazar ve insanlar okur. Uygarlığın “Tarih Çağları” adı altında andığımız son beş bin yılı hiç kuşkusuz insan toplumlarının gelişimi, iç mücadeleleri ve savaşları ya da kazanımları üzerine kuruludur. Uygarlığın izlediği yolu da toplumsal yasalar ya da insani edimler belirler büyük oranda. Ancak uzun vadeli baktığımızda ve binlerce yıla yayılan bir sürecin kilometre taşlarını izlediğimizde, insan merkezli modern yaklaşımların büyük oranda hafife aldığı bir başka unsurun, çok uzun aralıklarla da olsa, “kırılma noktaları”nda tartışılmaz biçimde etkili olduğunu görürüz: Doğanın tarihi. Ulusların ve halkların davranış biçimleri, sınıf mücadelelerinin dinamik gücü ya da liderlerin karar ya da stratejileri uygarlığın gelişiminde hiç kuşkusuz birincil düzeyde etkilidir ama bu durum, uygarlığın üzerinde geliştiği “sahne”nin, yani “doğa ve evren”in, kimi zaman öne çıkan etkin gücünü hafife almamızı gerektirmez. Bir başka deyişle, uygarlığın bugün vardığı noktada Hammurabi yasaları, Kadeş Savaşı ya da Spartaküs isyanı kadar, hatta kimi zaman bunlardan da daha yoğun biçimde, “doğanın tarihi”ndeki değişmeler, yani kısa süreli de olsa günlük yaşamın akışını ciddi biçimde sarsıp etkileyecek olan “doğal afetler” de etkili olmuştur.

  • Bu afetlerin toplumsal bellekte bıraktığı izler o denli derindir ki, uygarlığın gelişim seyri içinde, çok erken bir tarihte “yıldız gözlem geleneği”nin beklenmedik biçimde ağırlık kazanıp gelişmesine yol açmıştır; çünkü binlerce yıl önce bu topraklarda yaşayan insanların deneyim ve tanıklıklarının güçlü etkileri, kimi büyük afetlerle “göksel gelişmelerin” bağlantılı olduğu fikrini kolektif bilince kazımıştır.

 

Meseleye böyle baktığımız zaman, Zecharia Sitchin’in tezlerinde ortaya konan temel “aktörler”, yani gökyüzünde uzun aralıklarla belirip sonra yeniden uzaklaşan “Marduk” adlı gök cismi ve onun yakın geçiş sırasında yeryüzünde yaşanan, özellikle binlerce yıl öncesinin insanlarını çok korkutup sarsacak doğal afet zincirlerine ilişkin fikir, daha anlamlı hale geliyor. Bir adım daha ilerisine giderek düşünmeye devam ettiğinizde de, “doğanın tarihi”ndeki bu değişimlerin uygarlığın seyri ile ilgili kritik dönüm noktalarına ve yaşamı bir süre için güçleştiren afetlerin sosyopolitik ve sosyopsikolojik etkilerine daha farklı bir gözle bakmanızı sağlıyor.

 

Her tapınak, bir “gözlemevi”

 

Aşağı yukarı bütün antik uygarlıklarda, hatta çoğu kez “tarih öncesi” olarak adlandırılan dönemin basit tarımsal köylerinin geleneklerinde bile var olan bir unsur, çoğu kez çarpıcı bulgularla çıkıyor karşımıza: Bu unsur, gökyüzü gözlemciliği ve “yıldız izleme” kültürü. Dünyanın farklı coğrafi bölgelerinde, fiziksel olarak birbirinden uzak yaşamış toplumlardan geriye kalan arkeolojik buluntuları izlerken bile, bu şaşırtıcı ortak nokta varlığını hissettiriyor: İndüs nehri kıyılarından Mezopotamya’ya, Mısır’dan Avrupa’nın megalitik anıtlarına, Çin’den Orta Amerika’nın antik kentlerine dek hemen her yerde, dikkatle yapılmış gözlemlerin ve hassasiyetle tutulmuş kayıtların izlerine rastlıyoruz. Bir “gözlemevi” inşa etmemiş ya da gökyüzündeki hareketlilikleri düzenli güncelere taşımamış neredeyse bir tek uygarlık yok. O denli yaygın ve eski bir gelenek ki bu, yazının bulunmasından çok önceki dönemlere dek uzanan bir “sözel kültürü” ve basit “çentik ve işaret” sistemlerini de içeriyor.

 

Gökyüzü gözlemciliğine olan ilgi ve tutkunun ardında “zamanı izleme ve hesaplama” kaygısının yattığı söylenebilir ve bu büyük oranda doğrudur da:  Mevsimlerin değişimini bilmek ve zamanın akışını hesaplayarak önceden önlem almak yalnızca yerleşik yaşama geçmiş tarım toplumları için değil, toplayıcılık düzeyindeki göçebe kabileler için de yaşamı kolaylaştırıcı bir etki sağlıyordu. Tutarlı ve işe yarar bir takvim oluşturabilmenin en sağlam yolu da doğal olarak Güneş ve Ay’ın hareketlerini dikkatle izlemekten geçiyordu. Ancak izleri bilemediğimiz dönemlere dek geri giden ve birçok toplumda neredeyse saplantı haline gelmiş gökyüzü gözlemciliği merakının ardında, zamanı ölçme kaygısının ya da tarım dönemlerini belirleme isteğinin dışında da faktörler yer alıyordu.

 

İngiltere’nin güneyinde, geçmişi beş bin yıl öncesine dek giden Stonehenge’ten, Golan Tepeleri’ndeki yine aynı döneme ait gözlemevine; Mezopotamya’nın “Ziggurat” adı verilen rasathanelerinden Maya tapınaklarının tepesindeki gözlem odalarına dek her yerde, yıldız gözlemciliğine paralel olarak, inanç sistemlerinin derinlerine dek işlemiş bir tedirginlik ve korkuyla da karşılaşıyoruz: Üzerinde yaşadıkları toprakların doğal afetlerle sarsılacağına ve bu afetlerin işaretçisi ya da “tetikleyicisi”nin göklerdeki bir değişim ya da hareket olacağına ilişkin, çok tipik bir korku. Bu amaçla ve bu kaygıyla gökyüzünü sürekli olarak izlemeyi, yıldız hareketlerini düzenli gök günlüklerine kaydetmeyi ve birbirinden farklı göksel döngüleri hesaplayarak tutarlı ve hassas takvimlere, zaman çizelgelerine ulaşmayı görev bilmiş eski toplumlar. Aslına bakılacak olursa, yüzyıllar içinde bir tür “kehanet sanatı”na dönüşen ve yozlaşan “göksel hesap ve tahmin” sistemlerinin ardında hep bu var. Anılarda, toplumsal bellekte, çoğunlukla mitler ve söylenceler halinde canlı tutulan bu endişenin kaynaklarına ilişkin fikir yürütürken, açık fikirli ve esnek düşünen bilim adamları çoğu kez daha önce tanık olunmuş göksel olaylara ilişkin korkuların bu ilgiyi canlı tutabileceğinden söz ediyorlar: Yani, tanık olunan ya da “yaşlılar” tarafından anlatılan bir göktaşı çarpması ya da yakın geçiş yapan bir kuyrukluyıldızın neden olabileceği küçük çaplı lokal afetler. Oldukça makul bir yaklaşım bu ve bulunduğu coğrafyada herhangi bir dönem içinde böylesi bir olaya tanık olan toplumların, sözle ya da yazıyla bu anıyı canlı tutup kuşaktan kuşağa taşıyacakları; böylesi bir olayın yinelenmesinden korkarak gökyüzü gözlemciliğini disiplinli biçimde sürdürecekleri fikri, kulağa inandırıcı geliyor.

 

Peki ya beklenmedik anlarda sürpriz biçimde ortaya çıkıp belli bir bölgeyi etkileyen küçük meteorların getirdiği korkudan değil de, belirli periyotlar içinde uzun aralıklarla yinelendiği bilinen, gökyüzünden gelecek daha etkili bir doğal afete ilişkin bir kaygı söz konusuysa burada? Bir başka deyişle, Mezopotamya’dan başlayarak birçok eski kültürde karşımıza çıkan ve yakın geçişleri sırasında ürkütücü afetlere neden olan o büyük gök cismi, yani Marduk için neler söyleyebiliriz? Bunu yanıtlamak için biraz daha ayrıntılara girip, eski kayıt ve kutsal metinlerde gerçekten böyle bir gök cisminden söz edilip edilmediğine bakmamız gerekiyor.

 

 

İKİNCİ BÖLÜM: Güney Göklerinin Efendisi

 

Zecharia Sitchin, uzun araştırmalar ve titiz taramalar sonrası derlediği tablet ve silindir mühürlerde, en eskisi İsa’dan önce üçüncü binyıla dek giden, dinsel içerikli ve çoğu kez göklerle ilişkilendirilmiş metinlere ya da figürlere çekiyor dikkatimizi. Sümer’den, onun mirasını devralan Akat imparatorluğuna aktarılan astronomi bilgisinden ve dikkatle tutulan gökyüzü kayıtlarından söz ediyor. Kimi betimlemelerde, eski uygarlıkların yıldız gözlemcileri için kuşkusuz son derece önemli olan Güneş, Ay ve çıplak gözle görülebilen beş gezegenin yanı sıra, bir altıncısına da rastlıyoruz! Diğerlerinden ayrı tutulan ve özel bir önem atfedilen bir gök cismi bu: Çoğu uygarlıkta, birbirine neredeyse tıpatıp benzer biçimde, iki yanında kanatları olan bir disk biçiminde resmediliyor. Bugün çoğunu “mitoloji” kapsamına alıp göz ardı ettiğimiz metinlerdeyse, bu “tanrısal” öneme sahip, korkulan ve saygı duyulan gök cisminin izlediği yollara ve göklerdeki serüvenine ilişkin oldukça çarpıcı ifadeler var.

 

Sözgelimi, Babil’in ünlü yaratılış destanı “Enuma Eliş”te, uzaklardan gelen ve gökyüzünde beliren kudretli tanrı Marduk’un, göklerdeki kaosu nasıl sona erdirip, diğer “tanrıların”, yani gök cisimlerinin “kader çizgilerini belirlediği”ne (yörüngelerine karar verdiğine) ilişkin oldukça ilginç dizeler yer alıyor. Güney göklerinde beliren Marduk’un, “Tiamat” adlı canavarın karnını yararak ortasından geçtiğini ve göklerdeki kaosu noktaladığını okuyoruz.  Çoğu araştırmacının, Güneş Sistemi’nin oluşumuna ve evrensel düzenin biçimlenmesine ilişkin bir “antik teori” ya da açıklama biçimi (tıpkı bizim “Big Bang” yani “Büyük Patlama” teorimiz gibi) olduğunu düşündüğü bu destan, Marduk adlı gök cismine duyulan saygının vurgulandığı etkileyici bir finalle sona eriyor:

 

Göklerde parlayan yıldız

Başlangıç ve gelecek onun elinde olsun

O ki yolunu hiç durmaksızın Tiamat’ın ortasından geçirdi

Onun adı Nibiru olsun, “Ortayı Ele Geçiren”

 

Tabletlere işlenen göksel kayıtlar

 

Bir özel isimden çok, Marduk için uygun görülen bir “unvan” olarak beliren “Nibiru” sözcüğü, aslında gökyüzündeki bir hareketi tanımlamak için kullanılıyor Enuma Eliş’te: Bir başka deyişle, güçlü ve etkili bir gök cisminin izlediği yolu tanımlamakta kullanılıyor. Bunun daha somut örneklerine, böylesi bir klasik metinde değil, günlük pratik amaçlar için kaydedilen astronom rahip günlüklerinde rastlıyoruz. Söz konusu kayıt ve “gökyüzü klavuzları”nın en önemlilerinden biri, “Nineveh ve Babil’in yıldız Gözlemcilerinin Raporları” adını taşıyan ve ondokuzuncu yüzyılda yapılan kazılar sırasında, Asur kralı Asurbanipal’in ünlü kütüphanesinde ele geçen tabletler arasında bulunan bir yapıt. Zecharia Sitchin, bu kayıtlar ve raporlar arasında dikkate değer olanları, “12. Gezegen” adlı kitabında yayımlamıştı. Tıpkı şu ünlü dizeler gibi:

 

Büyük gezegen

Ortaya çıkışında koyu kırmızı

Göğü yarıdan böler

Ve Nibiru olarak durur

 

Aynı kayıtlarda yer alan bir başka metin parçacığındaysa, Nibiru, yani “ortadan geçen” ya da “ortayı ele geçiren” ünvanına sahip gök cisminin izleyeceği yol tarif ediliyordu:

 

Jüpiter’in durağından

Gezegen batıya doğru geçer

Bir süre güven içinde yaşayış olacaktır

Diyara yavaşça huzur çöker

Jüpiter’in durağından başlayarak

Gezegenin parlaklığı artmaya başlar

Ve Yengeç Burcu’nda Nibiru haline gelecektir

 

Bu noktada, Sitchin’in yorum ve tezlerinden bir süreliğine uzaklaşıp, Yakındoğu toplumlarının gökyüzünü resmetme ve yıldız haritaları çıkarma geleneğinin basit ilkelerinden söz etmekte yarar olabilir. Sümer’den başlayarak, Mezopotamya uygarlıklarının bilgeleri, gökyüzünü üç ana parça halinde düşünüp, gözlemlerini buna göre yapma yöntemi geliştirmişlerdi. Nineveh kütüphanesinde bulunan ve “MUL.APİN Tabletleri” adıyla bilinen astronomi belgelerinde, bu bölümlerin sınırlarını ve hangi önemli gök cisimlerini içerdiğini okuyoruz. Buna göre, kuzey göklerini kapsayan birinci bölüm, yani göksel ekvatordan kuzey kutup noktasına dek uzanan bölge, Tanrı Enlil ile ilişklendiriliyor ve “Enlil Yolu” adını alıyordu. Kral (Cepheus), Büyük Ayı, Ejderha (Draco) gibi takımyıldızlar, Enlil Yolu sınırları içindeki önemli göksel işaret noktalarıydı. Güneş’in, Ay’ın ve görünen diğer gezegenlerin gökyüzünde izledikleri yol, yani bizim “Ekliptik” ya da “Tutulum Çemberi” adını verdiğimiz orta kuşak, Sümer’in en büyük gök tanrısına ithaf edilmişti ve “Anu Yolu” adıyla biliniyordu. “Zodyak Kuşağı” olarak adlandırdığımız bu şerit üzerindeki on iki büyük takımyıldız (burçlar) da bu kuşağın üyeleriydi. Üçüncü ve son yol, bu orta kuşak ile güney ufku arasında uzanan ve bütünüyle güney göklerini içine alan bölümdü ki, Sümer bilgeleri bu alana da bir başka büyük tanrılarının adını vererek “Enki Yolu” demişler ve belki de en çok bu bölge üzerinde durmuşlardı.

 

Rahiplerin gökyüzü haritaları

 

Şimdi, Sümer (ve sonrasında Akat) astronom rahiplerinin gökyüzü haritalarını nasıl çizdiklerini anlamak için, beş bin yıl öncesinin Mezopotamya’sını gözlerimizin önüne getirelim. İlk büyük kentler, İran Körfezi’nin hemen kuzeyinde, bir zamanlar bataklık olan bölgede kuruluyor. Bunların içinde en önemlisi de, Enki’nin kült merkezi olarak nitelenen ve “yeryüzünün ilk kenti” olduğu metinlerde anlatılan, Eridu. Buradaki gözlemevinde gökyüzünü inceleyen rahipler, haritalarını çıkarırken şu ilkeleri uyguluyorlar: Sırtı kuzey kutbuna, yüzü de güney göklerine bakacak biçimde duruyor gözlemci. Karşısında, bataklıkların hemen bitiminden itibaren başlayan körfez suları ve engin deniz var. Haritayı çizime aktarırken, bu bakış açısına göre, ilkin ufku simgelemek üzere yatay bir çizgi çekiyor. Ardından, tam orta noktadan bu ufuk çizgisine dik inen ve onu kesip aşağıya doğru devam eden bir çizgi daha. Buna, “Göklerin Orta Noktası” adını veriyor. Böylece, haritada, birbirini dik olarak kesen iki uzun çizginin oluşturduğu dev bir “artı işareti” yer alıyor. Sonra, bu çizgilerin kesiştiği noktayı merkez alan büyükçe bir çember çiziyor gözlemci ve ortaya, bir “artı işareti” tarafından dört eşit parçaya bölünmüş bir daire çıkıyor. Yatay çizginin, yani ufkun altında kalan yarım daire, “Yer altı”nı, ufkun üzerindeki yarım daire de gökyüzünü simgeliyor; yani, güney göklerini. Her bir çeyrek daire, kendi içinde üçer bölüme ayrıldığında, gökyüzündeki koordinatları belirlemekte kullanılan “12 istasyon noktası” elde edilmiş oluyor. Tarif ettiğimiz bu harita, bir biçimde “astroloji” ile ilgilenenlere hiç de yabancı gelmeyecektir, çünkü bugün hâlâ astrolojiyle uğraşanların çizdiği gökyüzü haritaları, beş bin yılı aşkın bir süre önce Sümer rahiplerinin çizdiği diyagramları kullanmaktadır.

 

Şimdi, yeniden “Nineveh ve Babil Yıldız gözlemcilerinin Raporları” adlı belgeye dönelim ve Sitchin’in söz etmediği, ama oldukça kritik önem taşıyan bir başka astronomi kaydına, Marduk’un göklerde izlediği yola ilişkin başka ipuçları veren kısa bir paragrafa göz atalım:

 

Marduk, ortaya çıktığı anda Umunpauddu’dur

İki saat (?) yükseldiğinde Sagmigar olur

Meridyen geçişini yaparken de Nibiru’dur

 

Burada, Marduk olarak adlandırılan gök cisminin göklerde izlediği yol tarif ediliyor ve farklı konumlarının koordinatlarına eski Sümer diline ait farklı adlar veriliyor. Günümüz Yakındoğu tarihçileri ve bazı Asurbilim uzmanları, bu ifadeleri fazla dikkate bile almadan “sıradan kayıtlar” olarak görüp rafa kaldırmış durumdalar. Çünkü onlara göre, Marduk bilinmeyen bir gök cismi değil, Jüpiter gezegenine Babil’de verilen ad. Bu büyük yanılgıyı mazur gösterebilecek, kafa karıştıcı ifadeler gerçekten var Mezopotamya yıldız gözlemciliği kültüründe. Ne var ki, biraz titiz ve dikkatli bir inceleme bile, Jüpiter’in göklerde Marduk’u temsil eden gök cismi olmayıp, yalnızca ona “vekalet” ettiğini anlamaya yeterli. Tıpkı, müdür bir başka yere tayin edilip gittiğinde, onun yerine geçici olarak bakan “vekil müdür” gibi.

 

Hem Mezopotamya, hem de diğer çoğu antik kültürde, “Tanrılar” olarak adlandırılan varlıkların her biri, göksel bir karşılığa sahip. Tanrıları temsil ettiği düşünülen gök cisimleri, tıpkı panteon sisteminde (tanrılar hiyerarşisi) olduğu gibi, belli bir önem ve üstünlük sıralaması içinde yer alıyorlar. Sümer astronomi sistemi, bununla da yetinmeyip, her birini gök cisimleriyle özdeşleştirdiği tanrılara, birer de “kutsal sayı” ithaf ediyor. Buna göre, Mezopotamya panteonunda, “klasman üstü” diye tanımlayabileceğimiz en büyük tanrı, “Göklerin Efendisi Anu” ve bu tanrının rakamı “kutsal 60”. Hemen ardından, Sümerlerin “dünyanın efendisi” olarak nitelendirdikleri Tanrı Enlil geliyor ve onun da kutsal rakamı, 50. Onu, 40 rakamının sahibi Enki, 30 rakamının sahibi Nanna ve 20 rakamının sahibi Utu izliyor. Anu’yu göklerde temsil eden bir gezegen yok. Enki de belirsiz. Ama Enlil’in göksel karşılığı Jüpiter, Nanna’nin Ay, Utu’nun da Güneş. İşte “Marduk’un Jüpiter olduğu” yanılgısıyla ilgili kritik şaşırtma da tam bu noktada ortaya çıkıyor:

 

Tanrısal düzende “hükümet darbesi”

 

Akat İmparatorluğu, bölgenin hakimi haline gelip Sümer’in mirasını devraldığında, bilinmeyen bir nedenle panteon sisteminde bir değişiklik (deyiş yerindeyse bir “hükümet darbesi”) yapma gereği duyuyor ve “Göklerin Güçlü Tanrısı” olarak seçtikleri Marduk’u, dünyanın da efendisi olarak tanrılar hiyerarşisinin en tepesine, Enlil’in yerine getiriyorlar. Mitolojik soyağacına göre Marduk, Enlil’in hemen altında yer alan Enki’nin oğlu ve kutsal numarası da 10. Babil astronomları, “göklerdeki gelişmelere göre” durumun değiştiğini, Marduk’un gücü ve yetkiyi eline geçirdiğini ve en büyük efendi olduğunu ileri sürerek, rakam ve sözcük oyunlarına dayalı bir hikâye yaratıyorlar: Buna göre, Marduk, miras hakkı olarak babası Enki’nin rakamı olan 40’ı devralıyor. Kendi rakamı olan 10 buna eklendiğinde, bir anda kutsal 50 rakamının sahibi haline geliyor ve eski panteonda “50’nin efendisi” olarak bilinen Enlil’i bir “darbe” ile yerinden indirip, hem onun rakamına, hem de göklerde onu temsil eden gezegene, yani Jüpiter’e de sahip oluyor. Rahipler bu durumu, Mezopotamya yaratılış destanı “Enuma Eliş”in finalinde, “Marduk’un 50 Adı” başlıklı isim listesinde açıklıyorlar. Bu listede Marduk hem kendine verilen 10 ada, hem de babası Enki’nin 40 adına sahip olarak, “göksel efendiliği” eline geçiriyor. Meselenin aslı bu.

 

Babil bilgeleri böyle bir şeye niçin gerek duymuşlar? Hangi radikal değişim ya da yenilik, onları çok titiz oldukları panteonla böyle oynamaya ve değişiklik yapmaya itmiş? Eldeki veriler kısıtlı olduğu için, bunu tam olarak anlayamıyoruz. “Bilinmeyen Gezegen”le ilgili Sümer rahiplerinin belirlediği isim konusunda da yeterince bilgi yok elimizde. Yalnızca Sümer bilgelerinin ona verdiği adı değil, ünvanı, yani Nibiru’yu (Ortayı Ele Geçiren) biliyoruz. Büyük olasılıkla, bölgede iktidar Sümer krallarından, Sami asıllı Akatlara geçtiğinde, buna karşılık gelecek bir değişim “Tanrılar İktidarı”nda da sanal olarak gerçekleştirilmiş ve Akat kavminin “Derin Bilgeliğin Tanrısı” Enki’nin oğlu Marduk’u, “Nibiru” ünvanının sahibi yapmasıyla bu değişim pekiştirilmiş. Böylece, Mezopotamya kültürünün “gizemli gök cismi”ne, tanrılar panteonunda da net ve kesin bir yer açılmış. Ancak burada söz konusu olan gök cismi, her zaman göklerde hazır ve nazır bulunan bir gezegen değil; uzun aralıklarla beliriyor ve binlerce yıl da görünmüyor, uzaklara gidiyor. Bu durumda, görünmediği dönemlerde onun göksel karşılığı nasıl belirlenecek? Babil astronomlarının buna bulduğu teolojik ve simgesel çözüm, işte bu hükümet darbesiyle Enlil’in gezegenini Marduk’a “tahsis etmek”. Bir başka deyişle, göksel iktidarın sahibi ilan edilen tanrıya, onun gezegeni ortalarda yokken, Jüpiter’i “vekil” tayin etmek. Bu göklerdeki “vekalet” sistemiyle ilgili örneklere, diğer antik kültürlerin çoğunda da rastlayacağız.

 

Şimdi, yeniden şu “koordinat veren” ifadelere gelelim. Marduk’un kesinlikle Jüpiter olduğuyla ilgili kendilerini rahat hisseden ortodoks tarihçiler, raporda geçen “Umunpauddu”, “Sagmigar” ve “Nibiru” sözcüklerinin, Jüpiter gezegeninin diğer adları olduğunu iddia ediyorlar. Acaba gerçekten öyle mi?

 

“Ortayı ele geçiren” gök cismi

 

Yukarıda tarif etmeye çalıştığımız “gökyüzü haritası” kavramını, yani yüzü güneye dönük, güney ufkunun üzerindeki gökyüzü parçasını izlemekte olan gözlemci rahibin bakış açısını aklımızda tutarak, ifadeyi yeniden inceleyelim şimdi:

 

Marduk, ortaya çıktığı anda Umunpauddu’dur: Eski Sümer dilinde “Umun”, hem “Efendi, Lord” anlamına gelen “En” sözcüğüyle aynı karşılığa sahiptir, hem de “Bataklık” anlamına gelir. Sümer’in ilk kenti Eridu’nun, Enki tarafından bataklıklar üzerine kurulduğunu ve buradan gözlem yapan rahiplerin ufkun hemen altında ilk tanık olduğu görüntünün bataklıklar olduğunu dikkate alıp, devam edelim. “Pa.Uddu”, bir ilişki ve yakınlık ifade eder ve “Utu’nun Kardeşi” anlamına gelir. Yani, güneş tanrısı Utu’yla eşdeğer görülen bir ünvandır bu. Dolayısıyla ifade, yani Umunpauddu, “Utu’nun Kardeşinin Bataklığı” halini alır.

 

İki saat (?) yükseldiğinde, Sagmigar olur: Çeviriyi yapanlar, burada “saat” kavramını tahminlere dayanarak öneriyorlar, çünkü sözcüğün orijinali okunamamış. Marduk’un Jüpiter olduğuna kendilerini inandırdıkları için, göklerdeki hareketinin “saatler” ile ölçülebileceğini düşünmüşler. Oysa burada “saat” değil, “göksel dilim” söz konusu. Haritada her çeyrek dairenin üçer eşit dilime ayrıldığını söylemiştik. Bunlar, astrolojide “ev” olarak adlandırılan 30’ar derecelik gök dilimleri. Yani, ortaya çıkışından sonra iki göksel dilim yukarıya çıktığında, Marduk’un “Sagmigar” konumuna ulaştığı anlatılıyor. “Sag” Sümer dilinde “Tanrısal Lütuf” anlamına geliyor. “Mi”, tanrısal gücün etkili olduğu alan; “Gar” ise belirmek, ortaya çıkmak. Yani Sagmigar, “Tanrısal takdir ve lütfun ortaya çıktığı alandaki beliriş” olarak tercüme edilebilir.

 

Meridyen geçişini yaparken de Nibiru’dur: Nibiru’nun “ortadan geçen” ya da “ortayı ele geçiren” anlamına geldiğini biliyoruz. Konum olarak da zaten “meridyen geçişi” olarak adlandırılan nokta, gözlemcinin bulunduğu boylamdaki en yüksek pozisyonu belirtir ki bu da ufku kesen ve “gökyüzünün orta noktası” olarak adlandırılan çizginin üzerine rastlar.

 

Toparlayacak olursak, Nineveh gözlemcisinin, binyıllar içinde rahip geleneği aracılığıyla kendisine dek aktarılan bilgilerden yararlanarak, Marduk’un ortaya çıkış anından itibaren çizdiği göksel rotayı koordinatlar halinde verdiğini görürüz bu metinde. İlk beliriş anı, güney göklerinde, Eridu’dan görülen bataklıkların hemen üzerindedir: Yani ufukta, bataklığın hemen üzerinde ortaya çıktığı nokta. Gökyüzünde iki “evi”, yani 30’ar derecelik dilimi geride bıraktıktan sonra, en güçlü ve en etkili konumuna ulaşır: Sagmigar adı verilen konum. Nihayet, göklerin orta çizgisi üzerine ulaşıp meridyen geçişini yaparken, “Nibiru”, yani “ortayı ele geçiren” ünvanına hak kazanır. Gök cisminin bundan sonraki yolculuğu, batı-kuzeybatı yönünde sürecek ve zaman içinde yeniden gözden kaybolacaktır.

 

Tarif edilen göksel hareket ve ortaya çıkış biçimi, bildiğimiz hiçbir gezegenle bağdaşmaz. Yörünge hareketlerini doğudan batıya doğru, “Anu Yolu” üzerinde, yani Ekliptik çemberini izleyerek gerçekleştiren bildik gezegenlerin aksine, burada “Enki Yolu”nda, yani güney göklerinde ufkun hemen üzerinde beliren ve güneydoğudan kuzeybatıya doğru yaptığı yolculuk sırasında “aniden” ortaya çıkıp zaman içinde “orta noktayı” aştıktan sonra gözden kaybolan bir gök cisminden söz edilmektedir. Çok basit bir hesapla bu, diğer gezegenlerin izlediği yörüngelerin oluşturduğu düzlemi oldukça “dik” kabul edilebilecek bir açıyla kesen, farklı bir yörüngeyi anlatmaktadır bize. Tıpkı, bildiğimiz bazı kuyrukluyıldızların, sözgelimi yakın geçmişte göklerimizde izlediğimiz, 3666 yıllık yörünge süresine sahip Bradfield Kuyrukluyıldızı ya da geçen yılın sonunda izlenen Machholz kuyrukluyıldızı gibi.

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: 3661 Yıllık Döngü

Mezopotamya kültürlerinde Marduk’a verilen “Nibiru” (Ortayı Ele Geçiren) ünvanından ve gerek epik destanlarda gerekse astronom rahiplerin rapor ve kayıtlarında, Marduk’un göklerde belirmesiyle ilgili ifadelerin yoğun bir simgesellikle anlatıldığından söz ettik. Gök cisminin izlediği “rota” ve geçtiği “istasyonlar” özel isimlerle belirtilirken, meridyen geçiş konumunda aldığı Nibiru adı, onun güney göklerini ortadan bölen sanal çizgi üzerine yerleştiği evreyi anlatıyordu. Diğer yandan, başta ünlü yaratılış destanı Enuma Eliş olmak üzere “mitoloji” sınıfına sokulan çoğu metinde, Marduk’un göklerde “Tiamat” adlı ejderha ile yaptığı savaş betimleniyor ve “yolunu Tiamat’ın ortasından geçirdiği” dile getiriliyordu.

 

Araştırmacı Andrew Collins, yayımlandığı ülkelerde oldukça yankı uyandıran “Cennetin Tanrıları” (“Gods Of Eden”) adlı kitabında, gerek eski Mezopotamya kentlerini, gerekse Güneydoğu Anadolu’daki tarih öncesi yerleşimlerin kalıntılarını inceledikten sonra, Marduk’un savaştığı ejderha Tiamat’ın bütünüyle göksel bir figür olduğuna dikkat çekiyor. Collins’e göre, birbirinden coğrafi olarak belli bir uzaklığa sahip olmalarına ve kuruluş tarihleri arasında birkaç bin yıl fark bulunmasına karşın, Urfa yakınlarındaki Nevali Çori ve Sümer’in ilk kenti olarak bilinen İran Körfezi dolayındaki Eridu, “ejderha ve su” temeline dayalı aynı inanç kültünün izlerini sergilemekte. Her iki kentte de en önemli yapı olan tapınakların güney yönüne çevrildiğinden ve ikisinin de Fırat nehrinin akış doğrultusuna hizalandığından söz eden Collins, gerek Nevali Çori’de gerekse Eridu’da, ejderha kavramının “tuzlu sular”, yani deniz ile özdeşleştirildiğini vurguluyor. Gerçekten de Mezopotamya kültürlerinde Marduk’un ortasından ikiye ayırdığı canavar Tiamat, aynı zamanda “engin tuzlu sular”ın temsilcisi.

 

Denizlerin “göksel ejderha”sı

 

Bu durumda, İsa’dan önce 8000 dolayında kurulduğu düşünülen Nevali Çori ile ondan birkaç bin yıl sonra aşağı Mezopotamya’da kurulan Eridu’da, tapınakların yüzünün döndüğü güney yönüne bakarak yapılacak bir yıldız gözlemine çağırıyor bizi Collins. Ardından da, Sümer kültürüne göre “Enki Yolu”, yani güney göklerinde, ufkun hemen üzerinde beliren bir takımyıldıza dikkat çekiyor: Eridanus, yani “deniz ejderhası”. Kuzey yarıkürede yer alan kentlerde belli dönemlerde ancak ufkun hemen üzerinde, yatay ve uzun bir yılan biçiminde gözlenebilen Eridanus’a bu isim, çok sonraları, Yunan düşünürleri tarafından verilmiş. Ancak Collins, güney ufkunun hemen üzerindeki bu büyük deniz ejderhasının adının, Eridu kentinden alındığını, bir başka deyişle, takımyıldızın “Eridu kültürünün ejderhası”nı simgelediğini belirtiyor. Eğer bu yaklaşımı dikkate alarak Mezopotamya yaratılış destanı Enuma Eliş’i yeniden okursanız, “yolunu dinlenmeksizin Tiamat’ın ortasından geçiren” Marduk’la ilgili ifadeler, güney göklerinde ufkun üzerini yatay biçimde kaplayan bir takımyıldızın tam ortasından geçen bir gök cismini betimler hale geliyor. Bir başka deyişle, bir “masal” gibi dillendirilen metnin aslında ejderhanın karnını yarıp “ortayı ele geçiren” bir güçlü tanrısal varlığı değil, ejderha adı verilen bir takımyıldızın tam ortasından geçip yükselişini sürdüren bir gök cismini anlattığını fark ediyoruz. Yani, Enuma Eliş de tıpkı diğer “masalsı” antik metinler gibi, göklerdeki bir harekete ilişkin “koordinat” veriyor.

 

Yeniden Zecharia Sitchin’e ve eski Yakındoğu kültürlerinde izini sürerek saptadığı Marduk adlı gök cismine ilişkin kayıtlara gelelim. İndüs  ve Sarasvati nehirleri kıyısındaki Harappa uygarlığından, Mezopotamya ülkelerine ve Mısır kentlerinden Anadolu yerleşimlerine dek oldukça geniş bir coğrafyaya yayılan inanç sistemleri ve mitolojilerde göksel unsurlara dikkat çekerek, bugün bizim bilmediğimiz bir gök cismine ilişkin kayıtları çıkaran Sitchin, yalnızca efsane ve tapınak ve mitlerinde Marduk’la ilgili bilgi ve göndermeleri saptamakla kalmadı. Belki bundan çok daha önemli olan bir bulguya işaret etti ve bu olası gök cisminin “yörünge periyodunu”, yani Güneş çevresindeki bir tam turunun bizim zaman ölçümlerimize göre ne kadar sürdüğünü yine antik metinleri ve Yakındoğu matematiğindeki verileri tarayarak saptamaya çalıştı.

 

Sümer matematiği, “altmış tabanı” üzerine kuruluydu. Yani bugün bizim matematik ve hesap sistemimize temel oluşturan “on tabanı”na ayarlı matematiğimizdeki, 10 rakamının kuvvetleri üzerine kurulu “birler basamağı, onlar basamağı, yüzler basamağı” gibi hanelerin yerinde, Sümer matematiğinde 60 rakamını temel alan “birler basamağı, altmışlar basamağı, üç bin altı yüzler basamağı” haneleri yer alıyordu. Günlük hayattaki sıradan alışveriş, ticaret gibi işlemler için hiç de pratik olmayan, hesaplamaların oldukça zor yapıldığı bu sistem, bütün Mezopotamya kültürlerinde “kutsal sayı sistemi” olarak görülmüştü. Zaman içinde, “saf altmışlı matematik” yalnızca tapınakların ve rahiplerin göksel hesaplamalarına bırakılırken, günlük hayatta kullanılmak üzere, hesaplamayı kolaylaştırıcı “ara basamaklar” eklendi bu sisteme: “600’ler basamağı, 6000’ler basamağı” gibi. Ancak toplumun siyasi ve ruhani liderliğini yürütmekte olan rahipler kastı, kendi hesaplarında saf altmışlı sistemi kullanmayı sürdürdü.

 

Şar: Göksel hesapların şifresi

 

Bu matematiğin, “göksel” ve kutsal kabul ettiği, oldukça özel bir sayının, farklı ve kritik bir kullanımına dikkat çekti Sitchin: Bu, “göksel taban” olarak kabul edilen 60 sayısının ikinci kuvvetine, yani 3600’e eşitti ve çoğu kez özel bir simgeyle gösteriliyordu. Bundan daha da önemlisi, Akat dilinde “Şar” adı verilen bu sayı yalnızca soyut bir matematiksel değeri değil, uzun tarihsel evreleri ölçmekte kullanılan bir “zaman birimi”ni gösteriyor ve bütünüyle “göksel devinim” ile ilişkilendiriliyordu. Bir başka deyişle, “Şar” özel simgesiyle gösterilen değer, “3600 Yıl” süren çok özel ve temel bir döngüyü vurgulamaktaydı. Sümer Kral Listeleri ve benzeri tarihi kayıtları inceleyen Sitchin, bu belgelerde zamanın “Şar” cinsinden ölçüldüğünü ve hanedanların sürelerinin “10 Şar, 8 Şar” gibi, 3600 yılın katlarından oluşan değerlerle ifade edildiğini gördü. Görece daha yakın zamanlara rastlayan uygarlıklar, tarihle ilgili hesaplarında on yılları ve en fazla yüz yılları kullanırken, Sümer’le başlayan bir rahip geleneğinin 3600 yıl gibi oldukça uzun bir zaman dilimini hesapların merkezine yerleştirmesi ve bu periyoda “göksel” önem atfetmesi, astronomiye ve gök cisimlerinin hareketlerine bunca önem veren bir uygarlıkta bir tek anlama gelebilirdi Sitchin’e göre: O kültürde çok önem verilen bir gök cisminin, yörünge süresi!

 

“Şar” ile ilgili saptaması, Sitchin’in teorisindeki en kritik noktalardan biri. Gerçekten de hem göklerle ilgili ve “kutsal” olarak kabul edilen, hem de uzun zaman evrelerini ölçmekte kullanılan böylesi bir periyot, dağarcığında çok önem verilen, gizemli bir gök cisminin bulunduğu, astronomiye meraklı bir toplumda, çok büyük bir olasılıkla o gök cisminin yörünge süresini simgeleyecektir. Sitchin, Babilli tarihçi Berossus’un, Sümer tarihiyle ilgili çıkardığı kronolojilere dikkat çeker. Berossus’a göre, insanlık tarihinin başlangıcından Tufan’a dek, “120 Şar” geçmiştir; yani 432.000 yıl. Bu noktada Sitchin Tevrat’a döner ve Tekvin kitabında Tufan’ın hemen öncesini anlatan ayetlerden birindeki çevirinin (ya da adaptasyonun) yanlış yapıldığını belirtir: İnsandan hoşnutsuz olan Tanrı, bir büyük tufanla bu ırkı cezalandıracağından söz etmekte ve “Zamanı yüz yirmi yıl olacaktır” ifadesiyle insan ömrünü kısalttığı izlenimini vermektedir. Oysa yine Tekvin’de tufan sonrasını anlatan bölümlerde, Nuh ve onu izleyen kuşakların 120 yıldan çok daha uzun yaşadıkları belirtilir. Bu çelişkiyi Sitchin, söz konusu ayetteki çeviri hatasına işaret ederek ortadan kaldırır: Orijinal ifadede “Zamanı yüz yirmi yıl olacaktır” değil, “Zaman yüz yirmi yıl idi” dendiğini ve buradaki “yıl” kavramının “dünya yılı” değil, “Şar” olduğunu, yani 3600 yıllık bir döngüye bağlı hesaplamanın yapıldığını vurgular. Bu durumda, Berossus’un tarihçesinde tufana ilişkin olarak verilen zaman hesabıyla, Tekvin’deki ayet birbiriyle tamamen uyumlu hale gelmekte ve tufanın gerçekleştiği tarihin, insanlığın başlangıcının 432.000 yıl sonrası olarak işaretlendiği ortaya çıkmaktadır.

 

İlginç bir başka nokta, bu 432.000 yıllık sürecin ve onun temelindeki 3600 yıllık “Şar” döngüsünün, birçok kültürde kritik öneme sahip olması, kim kültürlerde de söz konusu sayıların göklerle ve tanrısal imgelerle birlikte vurgulanmasıdır ki, bu duruma Thomas Campbell, Mircea Eliade, Gerald Messadie gibi çağdaş düşünür ve araştırmacılar da dikkat çekerler. Sözgelimi, dünyanın tarihini “yuga” adı verilen büyük çağlara ayıran Hint kültüründe, en küçük çağ birimi olarak ortaya çıkan süre, 432.000 yıldır. Kuzey ülkeleri mitolojilerinin Edda’larındaysa, Tanrı Odin’in göksel savaş alanının 540 kapısı vardır ve bu kapıların her birinden 800’er savaşçı çıkar; dolayısıyla savaş alanında 432.000 savaşçı yer alır.

 

Yedi yıldız, yedi bilge

 

Yine Hint kültüründe, tıpkı Mezopotamya’da olduğu gibi, 3600 yıl süren, “Saptarshi” adlı özel bir döngü çıkar karşımıza. Sözcüğün tam açılımı, “Sapta Rishi”dir, yani “Yedi Bilge”. Bu özel ad, Hindistan’dan İran’a ve Yunan kültürüne, hatta Orta Amerika’nın Maya uygarlığına dek her yerde karşımıza çıkar. “Yedi Bilge”, kuzey göklerindeki en bilinen takımyıldıza, yani Büyük Ayı’nın “kepçe”sine verilen adlardan biridir ve bu kepçeyi oluşturan yedi parlak yıldızdan esinlenmektedir. İlginç olan, bir önceki bölümde sözünü ettiğimiz “göksel vekalet” sistemiyle ilgili tipik örneklerden birinin Orta Amerika kültürlerinde var olması ve yine “Yedi Bilge” adını alan Büyük Ayı takımyıldızıyla ilgili olarak karşımıza çıkmasıdır: Orta Amerika kültürlerine göre “uzaklardan gelen yabancı” kimliğindeki bir göksel savaşçı,  “Yedi Bilge” takımyıldızıyla ve 7 rakamıyla bağlantılı değerlendirilmektedir. Bir başka deyişle Atlantik’in diğer yakasındaki kültürlerde de bu yabancı ve güçlü gök cismine, yokluğunda “Büyük Ayı” vekalet etmektedir; çünkü ortaya çıkıp göksel savaşı gerçekleştirdiği alan da “yedi yıldız” içermektedir (güney göklerindeki Orion’un dört “köşe”si ve “kuşak bölgesi”ni oluşturan yıldızlar), yolculuğunu tamamladıktan sonra gözden kaybolduğu göksel alan da yedi yıldız tarafından belirlenmektedir (kuzey göklerindeki “kepçe”nin yedi yıldızı.) Bu konuya ve Orta Amerika’da Marduk ile 7 rakamının ilişkisine, izleyen bölümlerde geri döneceğiz.

 

Mezopotamya’da “Şar” sözcüğünün, “3600 yıl” döngüsüyle paralel bir başka anlamına daha dikkat çeker Sitchin. “Kral” ya da “Efendi” yerine geçmek üzere kullanılan bir ünvandır bu. Sözgelimi, ünlü Akat kralı Sargon’un orijinal adı, “Şarru-kin”dir; yani “adil kral”. Tıpkı göklerde efendiliği tescil edilen, 3600 yıllık döngüye sahip Marduk gibi, yeryüzünde onu temsil ettiğini ileri süren hükümdarlar da, “Şar” ünvanını kullanmaktadırlar. Gerçi çiviyazısı satırlarda “3600 yıl” döngüsünü simgeleyen Şar hecesiyle, “kral” anlamına gelmek üzere kulanılan Şar hecesi farklı simgelerle gösterilmektedir. Ama çoğu kez, “eşsesli” hecelere dayalı bir kelime oyununu kullanmaktan çok hoşlanan Babilli rahipler, “Kral”ı vurgulayan uzun ve karmaşık “Şar” hecesi yerine, çok daha basit ve tipik bir simge olan, “3600 yıl” döngüsünü vurgulayan heceyi kullanmayı yeğlemişlerdir. Türkçede benzerine pek rastlamadığımız, ama İngilizce’de sık karşımıza çıkan, basit bir oyundur bu aslında: “Sonsuza dek” anlamına gelen “forever” sözcüğünü günlük kullanımda İngilizler ve Amerikalıların “eşseslilik” ilkesine dayanarak farklı yazdıklarına çok tanık olmuşsunuzdur. 4 rakamının karşılığı olan “four” sözcüğünün okunuş benzerliğinden yararlanılarak “forever” sözcüğünün ilk hecesi değiştirilir ve “4ever” biçimde yazılır. Babil rahiplerinin “şifre oyunu”nda yapılan da bundan farklı bir şey değildir.

 

Sayısal bir bilmece

 

Ancak, Mezopotamya yazıtlarının bazılarında, “Şar” hecesinin yerine geçmek üzere, çok başka bir simgenin daha kulanıldığına tanık oluruz ki, bu durum matematikçilerin ve arkeologların, dilbilimcilerin kafalarını bir hayli karıştırmaktadır. “Kral” anlamı vermek üzere, aynı biçimde okunan ve “3600 yıl” anlamına gelen işaretin sıklıkla kullanıldığından söz ettik. Ne var ki, bazı Elam ve Akat kentlerinde yapılan kazılarda ele geçmiş yazıtlarda, yine “kral” hecesi yerine geçmek üzere, oldukça farklı bir “sayısal değer” kullanılır: Matematikçi Georges Ifrah bu soruna “Rakamların Evrensel Tarihi” adlı çalışmasında dikkat çeker ve “Şar” sözcüğünün yerine geçmek üzere kimi yazıtlarda “3 ve 20”, kimi yazıtlarda da “3 ve 30” gibi anlaşılması güç bir sayısal değerin kullanıldığını belirtir.

 

Mezopotamya kültürlerinde, her birinin birer göksel karşılığı olan “tanrı”lara, birer de kutsal sayı ithaf edildiğinden söz etmiştik. Bu bilgi, Ifrah’nın dikkat çektiği “garip” bilmecenin yarısını çözmemize yardımcı olur: Üzerinde “3 ve 20” rakamlarının geçtiği yazıtlar, Güneş Tanrısı Şamaş (Utu) kültünün yaygın olduğu kentlerde bulunmuştur. “3 ve 30” ifadelerini içerenlerse, Ay Tanrısı Sin’in (Nanna) kült merkezleri olarak bilinen kentlerde. Şamaş’ın kutsal rakamının 20, Sin’in kutsal rakamının da 30 olduğunu bildiğimize göre, bilmecenin ikinci yarısı anlaşılır hale gelir: 20 Güneş Tanrısı’nı, 30 da Ay Tanrısı’nı simgelemektedir. Ama geriye yine anlaşılmaz bir nokta kalır: Bütün bu yazıtlarda, Şar sözcüğü yerine kullanılan sayısal ifadenin solunda yer alan 3 rakamı, hangi göksel olguyu simgelemektedir?

 

Bu noktada, Mezopotamya yıldız kültüründe ve göksel matematiğinde yer alan “3600 yıl” değerini, bire bir Marduk’un yörünge süresi olarak kabul eden Zecharia Sitchin’in yaklaşımı açısından da küçük bir sorun çıkmaktadır ortaya: Şar yerine kullanılan bu “3” rakamı, 3600 değeriyle nasıl bağdaştırılacaktır?

 

Sitchin, tam 3600 yıl üzerine kurulu bir hesaplamadan, yani Mezopotamya verilerindeki bu “yuvarlak” rakamın bütün hassasiyetiyle Marduk’un yörünge süresini ifade ettiği görüşünden vazgeçmiyor. Ayrıldığımız nokta da tam burada ortaya çıkıyor zaten ve benim kişisel açıklamam ve görüşüm, yukarıda sözünü ettiğimiz “3 bilmecesi”nin çözümünde yer alıyor.

 

Gerçek döngü, 3661 yıl

 

Mezopotamya matematiğinin, özellikle de halkın kullandığı günlük hesaplamalar değil, tapınak rahiplerinin kayıtlarına temel oluşturan “kutsal matematiğin”, bütünüyle 60 tabanına yaslandığından söz etmiştik. “Gökyüzü” anlamına gelen ve “evrensel yaratıcı” olarak görülen, Tanrı Anu’ya verilen rakamdır 60. İnançla bilimin iç içe geçtiği eski Mezopotamya toplumlarında, matematik sistemi de 60 rakamı üzerine kurulmuştur. Kısa bir örnekle, altmışlı sistemin kullanımını açık ve anlaşılır hale getirelim: Biz, matematiğimizde 10 tabanını kullanıyoruz ve sayıları yazarken temel aldığımız haneleri, 10 sayısının kuvvetlerine göre belirliyoruz. “Birler Basamağı”, aslında “10 üzeri sıfır” değerini ifade ediyor (bir sayının sıfırıncı kuvveti bire eşittir.) Buraya yazdığımız rakam, belirttiğimiz sayının içinde kaç tane “10 üzeri sıfır”, yani 1 olduğunu gösteriyor. Onlar basamağımız, “10 üzeri 1”i, yani 10 değerini ifade ediyor (bir sayının birinci kuvveti, kendisine eşittir.) Yüzler basamağımız da, “10 üzeri 2”yi, yani 100 değerini simgeliyor. Dolayısıyla biz, sözgelimi 325 rakamını yazmak için, birler basamağına 5, onlar basamağına 2 ve yüzler basamağına da 3 yazıyoruz: “325 sayısı, üç tane yüz, iki tane on ve beş tane birden oluşur” demiş oluyoruz yani.

 

İşte Mezopotamya rahipleri ve matematikçileri de, aynı yöntemi 10 sayısını değil, 60 sayısını temel alarak kendi sistemlerine uyguluyorlar. Onların “birler basamağı”, temel rakamın sıfırıncı kuvvetini, yani “60 üzeri sıfır”ı vurguluyor. Hemen ardından gelen basamak, “Altmışlar basamağı”, yani “60 üzeri 1” hanesi. Bir sonrakiyse, “Üç bin altı yüzler basamağı”nı temsil eden “60 üzeri 2” için ayrılmış hane. Bu durumda, bir Mezopotamyalı rahip, sözgelimi 7263 sayısını yazmak için, 3600’ler basamağına 2, 60’lar basamağına 1 ve birler basamağına da 3 değerlerini yerleştiriyor.

 

Şimdi, kimi Elam ve Akat kentlerindeki yazıtlarda yer alan bilmeceye, yani Şar yerine kullanılan sayısal ifadelerdeki “3” değerine geri dönelim. Çiviyazısı rakamlarında 1, tek bir dikey çentik simgesiyle gösteriliyor. 2 yazmak için bu işaretten iki tanesini, 3 yazmak için de üç tanesini yan yana kullanıyorsunuz. Dolayısıyla, arkeolog ve matematikçilerin kafasını karıştıran 3 sayısı, yan yana üç tane çentikten oluşuyor. Ama bu sayının “Şar” ile ve onun temsil ettiği eşsesli bir hece olan “3600 yıl” ile ilgisini kurmak bu noktada zorlaşıyor. Peki ya bu çentikler, tapınak rahiplerinin gizemci şifrelemeleri gözetilerek yazılmışsa ve her bir çentik, aslında belli “basamak”lardaki değerleri temsil ediyorsa? Bu durumda, birler basamağında 1, altmışlar basamağında 1 ve üç bin altı yüzler basamağında 1 işareti var demektir ve belirtilmek istenen değer 3 değil, bu durumda 3600 + 60 + 1, yani 3661 olacaktır!

 

Bilmecenin çözümü buysa, “Şar” kavramını, yani bir anlamda Marduk’un periyotunu simgelemek üzere kullanılan 3661 sayısı, bu gök cisminin gerçek yörünge süresi olabilir mi? İzleyen bölümlerde, “3661 yıl” uzunluğundaki döngünün, Orta Amerika’dan Yakındoğu’ya dek hemen bütün antik kültürlerde yerli yerine oturduğunu ve bu çok özel süreci vurguladığını göreceğiz.

 

 

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: Maya takvimi ve 2012: Bir Çağın Bitişi

 

Orta Amerika’da, Guatemala ile Meksika arasında, ağırlıklı olarak da Meksika Körfezi’ne doğru uzanmış Yucatan yarımadasının cangılları içinde köklü ve güçlü bir uygarlık yaratan Mayalar, belki de Yeni Dünya’nın en ilginç ve en şaşırtıcı toplumlarından biri. Onbeşinci yüzyıla girerken nedenleri bugün de henüz tam olarak çözülememiş bir gerileme ve çöküşü yaşayan ve tarih sahnesinden silinen bu uygarlığın izleri, geriye doğru İsa’dan önce altıncı yüzyıla dek sürülebiliyor. Sahip oldukları kültürel mirasın büyük oranda, aynı bölgede İsa’dan önce 1600 dolaylarında ortaya çıkan Olmek kültüründen kaynaklandığı düşünülüyor. Etnik ve kültürel kökenleri üzerine çok fazla soru işaretinin bulunduğu Olmeklerin ise, yine Meksika Körfezi kıyılarında günümüzden yaklaşık beş bin yıl önce ilk yerleşim merkezlerini kuran La Venta ve San Lorenzo sakinlerinin mirasçısı olduğu yolunda çoğu tarihçi ve arkeolog görüş birliği içinde. Bir başka deyişle, İspanyollar fetih gemileriyle çıkıp gelene dek El Salvador’dan Meksika’nın kuzeyine kadar uzanan bölgede yaklaşık 4500 yıl hüküm süren bir kültür söz konusu burada.

 

İlk kez dikkatleri ondokuzuncu yüzyıldaki keşifler sırasında üzerinde toplayan Maya ve Olmek uygarlıkları, yirminci yüzyıl boyunca arkeolog, antropolog ve tarihçilerin ilgi odağı oldu. Meksika cangılları içinde taş yapılardan oluşan büyüleyici ve görkemli kentlere, piramitlere, gözlemevlerine ve tapınaklarına imza atan, hakkında hâlâ pek az şey bildiğimiz bu uygarlığın sakinleri, en çok da, astronomi ve matematik alanlarında çağlarını fersah fersah aşan bilgileri ve hassas hesaplamalarıyla şaşırttı bilim adamlarını. Beklenmedik ölçüde erken bir tarihte kendi hiyeroglif yazı biçimlerini geliştirmişler; matematikte son derece ileri soyutlama noktalarına ulaşmışlar ve en önemlisi, binyıllar önceki atalarından kendilerine aktarılan bir geleneği sürdürerek, yıldız gözlemciliğinde ve gök cisimlerinin hareketlerine ilişkin hesap ve çizimlerde günümüz uzmanlarına bile parmak ısırtan sonuçlara ulaşmışlardı. Demiri işlemeyi bilmeyen, tekerleği keşfetmemiş, yelkenli gemiden habersiz, hayvan evcilleştirme evresini yaşamamış ve oldukça basit ve ilkel bir mısır tarımı üzerine bütün ekonomisini kurmuş, cılız ve yoksul bir halk için alışılmadık bir ilerlemeydi bu. En önemli ve somut ürünü de, gök cisimlerinin hareketlerinin kaydedildiği günlükler ve astronomi arşivlerindeki bilgiyi kullanarak oluşturdukları, bugün “Maya Takvimi” olarak bilinen zamanı ve göksel döngüleri ölçme sistemleriydi.

 

“Uzun Hesap” ve dünya çağları

 

Bu yazı dizisinin sınırları içinde Maya astronomisi ve ona paralel inanç sisteminin çarpıcı ayrıntılarını ve karakteristiklerini anlatabilmek mümkün değil. Tıpkı Mezopotamya ve Mısır kültürüne ilişkin saptamalarda olduğu gibi, bu konuda da daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenlere, “2012: Marduk’la Randevu” adlı kitabımı okumalarını öneririm. Burada yalnızca, Mayaların çok sayıda gök cisminin yörünge hareketlerini şaşırtıcı derecede hassas hesaplarla izlediklerinden; farklı döngülerin bir arada kullanılmasıyla daha net ve kesin sonuçlara ulaştıklarından; her biri farklı ilkelere yaslanan birden fazla takvim kullanarak zamanı izlemeye ve kaydetmeye çalıştıklarından söz edebiliriz. Bu takvimlerden biri, Tzolkin (“Gün sayımı”) adı verilen, amacı ve anlamı bugün hâlâ tam olarak deşifre edilememiş, 260 günlük bir süreci temel alıyordu. Bir diğer takvimleri, bugün bizim kullandığımız güneş takviminin bir benzeriydi ve 20’şer günlük 18 ayın oluşturduğu 360 güne, “5 isimsiz gün” ekleyerek elde ediliyordu. Bu iki takvim, 52 yıllık bir döngü içinde kombine ediliyor ve “Takvim Turu” adı verilen bir başka zaman dilimine erişiliyordu. Ama Maya ve miraslarını devraldıkları diğer Orta Amerika uygarlıkları için en önemli takvim, çok daha uzun zaman evrelerini hesaplayan ve “Uzun Hesap” olarak adlandırılan çevrimlerdi hiç kuşkusuz.

 

Orta ve Güney Amerika uygarlıklarının hemen tümünde, tıpkı çok uzaklardaki Hint uygarlığında olduğu gibi, insanlık tarihinin belli uzunluktaki “dünya çağları” halinde süregittiği anlayışı egemendi. Bunun izlerini Olmek, Maya, Aztek, İnka gibi uygarlıkların hepsinde ve Navaho ya da Hopiler gibi kimi Kuzey Amerika halklarında da görebiliyoruz. En hassas ve yetkin örneğiyse, takvimi ve zaman kayıtları tutmayı bir saplantı haline getiren Maya uygarlığında karşımıza çıkıyor. “Uzun Hesap” denen takvim sistemine göre, insanlık tarihi, her biri Maya ölçüm sistemine göre “13 Baktun” (bizim yıl ölçümlerimizle 5125,36 yıl) süren dört büyük evreyi geride bırakmıştı ve beşincisinin içindeydi. “Güneşler” olarak adlandırılan bu çağlardan, şu an içinde yaşadığımız ve sonlarına yaklaşmakta olduğumuz “Beşinci Güneş” çağıysa, yine bizim gregoryen takvimimize göre, 2012 yılının Aralık ayında sona erecekti.

 

Mayalar, takvimlerine paralel biçimde geliştirdikleri inanç ve düşünce sistemleri içinde, “Beşinci Güneş” çağının bitimini bir “kıyamet” ya da “dünyanın sonu” gibi görmediler. Ancak, her bir çağın büyük ve etkili doğal afetler eşliğinde bittiğini anlatan geleneklerine göre, eskisinin yerini alan yeni çağ, düşünce ve düzen açısından bambaşka dünya koşullarının ortaya çıkacağını öngörüyordu. Bu nedenle, “Beşinci Güneş”in sona ereceği 2012 yılında dünyanın sonu gelmeyecek ve “Altıncı Güneş” çağı başlayacaktı ama onlar bu büyük değişimin sonrasında kendi uygarlıklarının varlığını sürdüremeyeceği korkusunu yaşıyorlardı. Aslında bu endişelerinin çok da haksız çıktığı söylenemez; çünkü daha çağ bitmeden, İspanyollar Meksika’ya ayak basmadan uzun yıllar önce uygarlıkları sona erdi. Orta Amerika kültürünün son temsilcisi diyebileceğimiz Aztek uygarlığı da, İspanyol fatihlerin eliyle onaltıncı yüzyıl başlarında yıkıldı.

 

Her biri bizim hesabımızla 5125,36 yıl süren beş çağdan söz ettik. Buna göre, Mayalar için insanlığın başlangıcından, 2012 yılında “Beşinci Güneş”in bitimine dek olan zaman, toplam 25.627 yıllık bir evreyi içeriyordu. Oldukça ilginç biçimde bu süre, Mezopotamya uygarlıklarının astronomi ve tapınak kültü içinde izini sürdüğümüz Marduk gezegeninin, yörünge süresi olarak karşımıza çıkan 3661 yılın tam yedi katına eşittir. Bir başka deyişle, Maya “Uzun Hesap” sisteminin 5 dünya çağı, Marduk’un 7 tam turuyla tam olarak örtüşmektedir! Belki garip bir rakamsal “cilve” denebilir; ama aynı zamanda 3661 sayısı, yalnızca 7 ile bölünebilmektedir. Maya zaman ölçüm sisteminin karakteristikleriyle, eski Yakındoğu kültürlerine damgasını vuran Marduk olgusunu kombine ettiğimizde, 7 rakamı üzerine kurulu bir matematiksel ilişkiden söz edilebilir yani.

 

Peki, Maya ya da diğer Orta Amerika kültürlerinde, Marduk ile bağdaştırılabilecek bir tanrısal figür ya da göksel unsur var mıdır? Bu sorunun yanıtı, Mezopotamya’da karşılaştığımız “göksel vekalet” kavramının, Orta Amerika’daki karşılığını da ortaya çıkaracak.

 

Tüylü Yılan, Jaguar’a karşı

 

Göksel unsurları “tanrısal” niteliklerle kişileştirme yöntemleri, birçok eskiçağ toplumunda olduğu gibi, Olmec, Maya ve Aztek kültürlerinde yaygın biçimde kullanılmış. Evrenin ve yeryüzünün yaratılmasına ilişkin kozmogoni yaklaşımlarından, kimi yerel doğal afetler ya da göksel görünümlerin mitolojik anlatımlarına dek birçok mit ve söylencede, gök cisimlerinin tanrısal güçler olarak değerlendirilmesi alışkanlığı çıkıyor karşımıza. Orta Amerika’da, bin yıllar boyunca yan yana ve iç içe yaşamalarına rağmen hem etnik olarak, hem de sahip oldukları kültür açısından birbirinden farklı iki ana grup tanımlıyor uzmanlar. Bunlardan biri, “Tüylü Yılan” kültü adını alıyor ve Venüs tapınımını içeren bir rahip geleneğini sürdürüyor. Venüs’le özdeşleştirdikleri tanrıları, farklı dillerde farklı adlar alıyor ama hepsinde bu adın anlamı, “tüylü yılan”: Mayalar Kukulkan, Azteklerse Quetzalcoatl adıyla anıyorlar, göklerdeki temsilcisi Venüs olan tanrılarını. Diğer ana grupsa, “Jaguar Kültü” olarak anılıyor ve Maya dilinde Hunrakan, Aztek dilindeyse Tezcatlipoca olarak bilinen bir tanrıyı merkezine yerleştiren, oldukça eski bir tapınak geleneğine sahip.

 

Orta Amerika mitlerine göre, Tüylü Yılan, yani Venüs, uzak bir geçmişte, karanlık göklerin derinliklerinden gelen yabancı bir tanrısal güçle göksel bir savaş yaşıyor. Bu savaşın sonundaki geçici yenilgiyle ortadan kaybolan tanrısal güç, meydanı “Jaguar” olarak anılan diğer tanrıya bırakıyor bir süre için. Neden sonra Jaguar, kuzey göklerinde ortadan kaybolduğunda da, yetki ve güç yeniden Tüylü Yılan’ın eline geçiyor, Venüs şafak göklerinde sabah yıldızı olarak parlamaya devam ediyor. Bu kritik karşılaşma ve “göksel savaş”ta, taraflardan birinin göksel temsilcisinin Venüs olduğunu biliyoruz. Ama onu geçici bir yenilgiye uğratan, uzaklardan gelip göklere hükmeden diğer “yabancı tanrı”nın göksel kimliği, bir hayli gölgede kalmış. Yalnızca, uzaklaşırken kaybolup gittiği kuzey göklerinde yer alan Büyük Ayı takım yıldızının kepçesi, onun “göksel vekili” olarak kabul ediliyor. Ve oldukça ilginç biçimde, Maya ve Olmek kültürlerinde de “kepçe” olarak bilinen takımyıldız, “Yedi Bilge” adıyla anılıyor: Tıpkı Hint ve Pers kültürlerinde olduğu gibi. Bir başka deyişle, Hint rahip geleneğinde “Saptarshi” adlı 3600 yıllık döngünün temsilcisi olan “Yedi Bilge” takımyıldızı, Orta Amerika kültürlerinde de “uzaklardan gelen ve göksel tahtı gasp eden” yabancı göksel gücü simgeliyor. Yine 7 rakamıyla bağlantılı bir ortak noktayla karşılaşıyoruz. Burada 7’nin hikmeti, kepçenin yedi yıldızı mıdır yalnızca, yoksa beş dünya çağının toplam süresi olan 25.627 yılın, Marduk için öngördüğümüz 3661 yıllık yörünge süresinin tam 7 katı olmasının da belirleyici bir etkisi var mıdır?

 

Geri dönüş 2012 mi?

 

Bu kışkırtıcı soru, ister istemez bir başka bağlantıyı zorlamaya başlıyor zihinlerde: Maya kültüründe “Beşinci Güneş”in bitişi olarak takvimlerde işaretlenen 2012 yılı, Marduk’un yedinci yörünge turunu tamamlamasıyla çakışıyor ve “beş çağ” süren bir evrenin bitip yenisinin başlamasının işaretçisi olarak kabul ediliyor olabilir mi? Mayalar, çağ bitiminin dünyanın sonu ya da kıyamet olacağını söylemiyorlardı ama her yeni çağın, bir dizi doğal afet ile başlayan bir dönüşüm sonrasında gelip, dünyanın siyasi çehresini değiştireceğine inanıyorlardı. Zecharia Sitchin de, Yakındoğu kültürlerinde yaptığı araştırmanın sonucunda, Marduk’un yakın geçiş yapması sırasında ilkin jeolojik ve iklimsel hareketlere bağlı doğal afetler gerçekleştiğini; bu dönemin ardından da dünyada yeni gelişmelerin yaşandığı, verimli ve hareketli bir başka evre başladığını söylüyordu. Hıristiyan kültürü, ikinci milenyumun bitişinin ardından, Yuhanna’nın İncil’de anlattığı “Rabbin Günü”nün beklentisi içindeydi ve bunun göklerde tezahür edeceği, büyük doğal afetler eşliğinde yeni bir çağın başlayacağı inancı satır aralarında kendini belli ediyordu. Bütün bunlara ve Mısır, İbrani, Babil ve Yunan kültürlerinde izleri görülen, Roma’nın efsanevi Sibylline Kitapları’nda boy gösteren izlere dikkat ederek, 2012 yılının, bu bilinmeyen gök cisminin yakın geçişini işaretlediğini söyleyebilir miyiz?

 

Bunun için, öncelikle insanlığın uzak geçmişinde dikkatli bir yolculuğa çıkmak ve bu hesaba göre Marduk’un bir önceki geçişinin rastlaması gereken tarihte, dünyada olağandışı gelişmeler yaşanıp yaşanmadığını sorgulamak gerekecektir. 2012 yılından, yörünge süresi olan 3661 yıl kadar geriye gidersek, İsa’dan önce 1649 yılı dolaylarında, yani 1650’nin hemen sonrasında, böylesi bir çalkantı ya da değişimin, dünyayı etkileyen gelişmelerin izini bulabiliyor muyuz? Bu sorunun yanıtı, net ve kesin bir “evet”. Tam da o tarihlerde, Yakındoğu’dan Uzak Asya’ya ve Orta Amerika’ya dek etkili olan, çağın büyük güçlerini etkilemiş ve sosyopolitik dengeleri altüst etmiş bir dizi doğal afet çıkıyor karşımıza.

 


666: Şeytan mı, yoksa Marduk mu?

 

Hıristiyanlık yaygın bir din haline geldiğinden bu yana, İncil’in en çok ilgi çeken ve popüler kültür ürünlerine malzeme olan bölümü, kitabın en sonunda yer alan “Yuhanna’nın Vahyi”dir. Bu metin, kutsal kitaplarda “Rabbin Günü” olarak anlatılan “göklerin değişimi” olgusunu yoğun simgelerle dile getirirken, bu değişimin kritik başlangıç noktası olarak, bir “kırmızı ejder”in ortaya çıkışını gösterir. Yuhanna’ya göre, Babil’in simgesi ve bütün kötülüklerin anası olan bu göksel olumsuz güç, “Mesih Karşıtı”dır (Antichrist – Deccal) ve onu simgeleyen sayı da, 666’dır. Yüzyıllar boyu sayı simgeciliğiyle ve kutsal metinlerin yorumlanmasıyla uğraşanlar, 666 şifresinin ardında yatan ismi bulmaya çalışmışlardır. Oysa, bu gizemli sayı bütünüyle Babil kültüründen yanlış aktarılmış bir sayı üzerine kurulmuştur ve doğru şifre 666 değil, bir önceki bölümde Marduk’un yörünge süresini incelerken karşılaştığımız 3661’dir. “2012: Marduk’la Randevu” adlı kitabımda uzun ve ayrıntılı bir çözümlemede sunduğum gibi, altmışlı sistem içinde, “yan yana üç çentik” olarak gösterilen Marduk’a ait özel sayı, İbrani kültüründe “yan yana üç vav harfi” olarak algılanmıştır. İbrani dilinde “v” sesini veren “vav” harfinin simgesi, çivi yazındaki tek çentiğe çok benzemektedir ve İbrani alfabesinde “vav” harfinin sayısal değeri, 6’ya eşittir. Babil’in kötü tanrısına duyulan nefret sonucu geliştirilen “göklerdeki ejder” temasının Marduk’la olan bağlantısı, 666 rakamının yanlış yorumlanmasıyla da sınırlı değildir:  Mezopotamya kültüründe, Marduk’un göklerde “parlak kırmızı” renkleriyle belirdiği anlatılır ve bu, Yuhanna’nın metninde “kırmızı ejder”e dönüşür. Yuhanna ejderin yedi başlı olduğunu ve bu başlarında sövgü niteliği taşıyan adının yazılı olduğunu söyler; Marduk adı İbranice’de “Merodak”tır ve bu ad, İncil’in kaleme alındığı Yunan dilinde yedi harfle yazılır. Yuhanna, bu başlarda toplam on boynuz olduğundan söz eder ki, 10 da Mezopotamya tanrı listelerinde (Enlil’e darbeyi yapmadan önce) Marduk’un kutsal sayısıdır. Vahiy’de ejderin “denizlerden çıktığı” anlatılır; bu da bir çeviri hatasıdır çünkü doğru sözcük, Sümer dilinde “AB.ZU”dur ve “yaratılış öncesi ilksel deniz” anlamına gelir: Yani tam olarak, “dış uzay”.

BEŞİNCİ BÖLÜM:  İ.Ö 1650: Uygarlık tarihinde kritik dönem

Araştırmacı ve yazar Charles Pellegrino, “Thera volkanı patlarken, dünyanın tarihini de değiştirdi” diyor, “Unearthing Atlantis” adlı kitabında. Sözünü ettiği Thera, Akdeniz’in doğusunda Yunanistan’a bağlı, bugün bizim Santorini adıyla bildiğimiz adalardan biri. Günümüzden yaklaşık beş bin yıl kadar önce Ege Adaları ve Batı Anadolu’nun kimi sahil kasabalarına egemen olan ünlü Minos uygarlığının en önemli liman kentlerinden biri, bu ada üzerinde kurulu olan Akrotiri’ydi. Yüzyıllar boyunca Akrotiri, güçlü Minos donanması ve ticaret filosunun üslerinden biri olan bir limana ev sahipliği yaptı, Doğu Akdeniz’in en önemli ticaret kentlerinden ve kültür merkezlerinden biri oldu. Ne var ki, 3650 yıl kadar önce, birkaç aşama halinde art arda gelen doğal afetler, yalnız Akrotiri kentini değil, görkemli Minos uygarlığını da çöküşün eşiğine getirdi.

 

Ege’nin bu görkemli uygarlığının çöküşü, yıllarca arkeologlar ve jeologlar arasında uzun süreli sert ve yıpratıcı tartışmalara neden oldu. Geleneksel arkeolog görüşü, Girit, Rodos, Kıbrıs ve Mısır’ın kuzey kıyılarındaki bulgulardan yola çıkarak, Minos uygarlığının güçten düşüp sarsılmasına neden olan volkanik patlamanın ve ona eşlik eden doğal afetlerin, İsa’dan önce 14. yüzyıl başlarında gerçekleştiği görüşüne sıkı sıkı bağlı kalmaya çalışırken, jeologlar bu tarihin çok daha gerilere çekilmesi gerektiğini savunuyorlardı. Yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren yerbilimde yaşanan hızlı gelişmeler, giderek daha çok ve daha net verilerin elde edilmesini sağladı ve sonuçta, 1990’lı yıllara girildiğinde, resim açık seçik ortaya çıkmaya başladı: Ege’de, Girit’in hemen yakınlarındaki Thera (bugünkü adıyla Santorini) adasındaki büyük volkan, İsa’dan önce 1650 ile 1645 arasına rastlayan bir tarihte etkinleşmiş ve bu, bilinen en büyük volkanik patlamalardan birini oluşturmuştu. O denli etkili ve güçlü bir patlamaydı ki, krater bütünüyle içe çökmüş, adanın coğrafyası değişmiş ve kısa ve uzun dönem etkileriyle bu doğal afet, yalnızca Minos uygarlığını değil, bütün Yakındoğu’yu ciddi biçimde etkilemişti.

 

Uygarlığın seyri değişti

 

Volkanbilim uzmanı Dr. Floyd McCoy, Thera’daki patlamanın, arkeolojik bulgular ışığında daha önce tahmin edilenden 10 kat daha şiddetli olduğuna dikkat çekiyor ve şunları söylüyordu: “Dolayısıyla bölgenin tarımı, ticareti, altyapısı ve deniz ulaşımı üzerinde yaptığı yıkıcı etkilerle, Minos uygarlığının çöküşünü hazırladı. Benim fikrimi sorarsanız, bu volkanik patlama, Batı uygarlığının bütün seyrini ciddi biçimde etkiledi.”

 

Zaman içinde, genel kabul gören teorilerin dışına çıkıp bölgede araştırmalarını yürüten arkeolog ve yerbilimcilerin ortak çalışmaları, edinilen bulgularla resmin daha büyük ve daha çarpıcı biçimde ortaya çıkmasını sağladı: Thera’da yaşanan patlama, münferit bir olay değil, birbirine bağlı bir doğal afetler zincirinin parçasıydı ve tetikleyici depremleri, volkanik patlamayı, büyük artçı sarsıntıları ve en önemlisi, gökyüzüne yükselen yoğun kül ve dumanın yaygın ve kalın bir tabaka oluşturması sonucu ortaya çıkan iklim değişimini de içeriyordu.

 

1999 yılında Güney Afrika’nın Capetown kentinde toplanan Dünya Arkeoloji Kongresi’nin ana teması, büyük oranda Bronz Çağı’nda gerçekeşen doğal afetler ve bunların sosyolojik, siyasi ve kültürel yapılar üzerindeki etkileri üzerinde yoğunlaşmıştı. Çok sayıda önemli araştırmacı ve bilim adamının katıldığı kongrede, üzerinde en çok durulan konuların başında, İsa’dan önce 1650 sonrasında yaşanan doğal afetler geliyordu. Belçika’nın Leuwen Üniversitesi’nden katılan ve Minos uygarlığının çöküşü alanındaki uzmanlardan biri olan Dr Jan Driessen, kongreye sunduğu bildiride, Thera volkanın patlamasının, yıllara yayılan ve birbiriyle ilişkili bir dizi doğal afetin parçalarından yalnızca biri olduğuna dikkat çekti. Driessen’in raporuna göre, süreç ilkin Akdeniz’in doğusunda, Ege Adaları dolayında gerçekleşen bir dizi güçlü (ve aslında “tetikleyici” unsur olan) depremle başlamıştı. Arkeolojik bulgular, depremin hasar verdiği kentlerde bir süre sonra onarım çalışmalarının başladığını, ancak bunların tamamlanmasına fırsat bulunamadan, Thera’nın faaliyete geçeceğine ilişkin işaretlerin ortaya çıkmasıyla birlikte, adanın hızla boşaltıldığını gösteriyordu.

 

Thera’nın külleri her yerde

 

Sıfır ile sekiz değerleri arasında değişen volkanik ölçeğe göre 7 şiddetinde olduğu saptanan volkanik patlama, rekor miktarda magmanın yer değiştirmesine neden olduğu gibi, atmosferde kilometrelerce yükseğe dek erişen yoğun ve kalın bir duman tabakası yaratmış; bu tabakanın hızla yayılması sonucu Ege adalarının, Anadolu’nun, Doğu Akdeniz kıyılarının ve Mısır’ın üzerini kaplayan siyah bir örtü, gündüzleri günışığının, geceleri de Ay ve yıldızların görünmesini engellemişti. Diğer yandan, çok büyük miktarda magmanın ani hareketi yeni depremleri tetiklemiş, deniz tabanında meydana gelen büyük sarsıntılar, Mısır’da Nil deltasının kuzeyinde yer alan kentlerden, Filistin, Lübnan, Suriye kıyılarına ve Kıbrıs’a, Batı Anadolu’ya ulaşan tsunamilere neden olmuşlardı. Ancak, zincirleme afetlerin etkileri, bunlarla sınırlı kalmıyordu.

 

Yine Driessen’in raporuna göre, Thera patlamasını da içeren doğal afetlerin kısa ve uzun dönemde farklı etkileri söz konusuydu: Kısa vadeli etkilerin birincisi, tetikleyici depremlerin yarattığı korku ve tedirginlikti elbette. Ardından, volkanik patlama sonucu oluşup gökyüzünü kaplayan, uzun bir süre de dağılmayan kalın duman tabakasının yarattığı karanlığın, psikolojik etkileri devreye girmiş, bölge halklarının moral, güven ve iç düzenlerini etkilemişti. Uzun vadede ise, daha ciddi ve günlük hayatı etkileyen faktörler girmişti devreye: Güneş ışığından yoksun kalan ve fotosentez yapamayan bitkiler, ekinler çürümüş, tarımsal üretim ciddi darbe almıştı (ki 3650 yıl önce ekonominin can damarını tarım oluşturuyordu.) Volkanik patlamayla  gökyüzüne dağılan sülfürik asit zaman içinde yere çökmüş, birçok bölgede tarımın ve günlük hayatın en önemli unsuru olan akarsuları zehirlemiş, hayvanların bu sulardan içip ölmeleri sonucu hayvancılığı ve taşımacılığı da ciddi biçimde sekteye uğratmıştı. Son olarak, kara bulutlar dağıldıktan sonra bile, atmosferdeki dengelerin bozulması sonucu “vokanik kış” adıyla bilinen bir etki devreye girmiş ve yaz aylarında dondurucu soğukların yaşandığı kısa süreli bir iklim değişimi yaşanmıştı.

 

Bütün bunları toparlayacak olursak, İ.Ö 1650 sonrasına rastlayan afet zincirleri sırasında “kıyamet” ya da “dünyanın sonu” yaşanmamıştı. Dehşet verici can kayıpları ya da taş üstünde taş kalmamacasına yerle bir olan kentler de söz konusu değildi. Afetlerin ilk şiddeti, aslına bakılacak olursa fiziksel olarak sınırlı bölgelere zarar vermişti ve “çok büyük maddi hasar” ya da “kitlesel ölümler” gibi bir sonuç da yaratmamıştı. Ama bütün o sürecin, kısa ve uzun vadeli etkileriyle verdiği en büyük zarar, dönemin güçlü devletlerinin ekonomileri, halkların psikolojileri ve merkezi otoriteler üzerinde gerçekleşti. Günümüzden 3650 yıl önce, tarım ve ticaret, her şey demekti. Oysa, deprem, volkanik patlama ve tsunamiler sırasında bütün o güçlü donanmalar, ticaret filoları, gemiler yok oldu; kara taşımacılığının üzerlerine kurulduğu binek hayvanlarının kırılması da buna eklenince, ticaret durma noktasına geldi. Üzerine yağan kalın kül ve asit tabakalarıyla toprağın kalitesi bozulduğu, kimi yerlerde sular zehirlendiği, ışık alamayan ekinler çürüdüğü için tarım da çöktü ve ekonomiler havlu attı, kimi yerlerde etkili bir kıtlık ortaya çıktı. Güçten düşen ve dizleri üzerine çöken bir ekonomi, hele bundan 3650 yıl önce, düzenin, otoritenin ve asayişin ciddi biçimde sarsılması demekti. Afetler sırasında psikolojik durumu da etkilenen toplumların yer yer yaygınlaşarak başlattığı isyanlar ve merkezi otoritenin sahibi hanedanların askeri güçlerinin bozulup dağılması, İsa’dan önce 1645’ten itibaren, eski dünyanın bilinen hemen bütün büyük uygarlıklarının ciddi sarsıntılar yaşaması sonucunu doğurdu. Birçok uygarlık çöktü, ayakta kalabilenlerde yönetimler değişti ve hemen tüm eski dünya, uzun yıllar sürecek bir kaos ortamına adım attı: Ege’den Ortadoğu’ya, Hindistan’dan Çin’e ve hatta Orta Amerika’ya dek.

 

Yakındoğu’da “Karanlık Çağ”

 

Mezopotamya tarihinin en büyük uzmanlarından (zamanında ülkemize de gelip üniversitelerimizde ders veren) Profesör Benno Landsberger, aşağı yukarı İsa’dan önce 1650 ile 1550 yılları arasını kapsayan yüz yıllık bir dönemi “Karanlık Çağ” olarak adlandıran ilk bilim adamı oldu. Bu terimi ve yaklaşımı, Asurolog Leo Oppenheim ve tarihçi Michael Roaf’un da aralarında bulunduğu geniş bir akademisyenler grubu destekledi ve “Karanlık Çağ” adlandırması Yakındoğu tarihinin bir olgusu olarak kabul gördü. Niçin bu adı seçmişti Landsberger? Çünkü söz konusu döneme ilişkin olarak, Yakındoğu ülkelerinden hemen hiçbirinde elle tutulur bir belge ya da sağlam bir kayıt bulunamamıştı. Daha öncesine ve daha sonrasına ilişkin belge ve kayıtlar birçok yerde bol miktarda ele geçmiş olmasına karşın, 1650 ile 1550 yılları arasındaki dönem, tarihçilerin ellerindeki kronolojilerde bıçakla kesilmiş gibi bir boşluk yaratıyordu. Çünkü bu dönem boyunca, çağın bilinen önemli devletleri büyük sarsıntılar yaşamışlar; bu krizi atlatabilenler yeniden restorasyon dönemine gidecek fırsatı bulurlarken, onlar kadar şanslı olmayanlar, tarihten silinmiş ya da çok büyük yaralar almışlardı. Kısaca sıralayacak olursak:

 

  • Dönemin “süper güç”lerinden Mısır’da, İ.Ö 1640 dolaylarında ciddi bir otorite boşluğu yaşanmış; ülkenin kuzeyi doğudan gelen yağmacı kabilelerin saldırısına uğrarken hükümdarlar ve prensler güneye, Teb kentine kaçmış; yağmalardan sonra da kuzeyde, Nil deltasında, ayrı ve bağımsız bir krallık kurulmuştu. Mısır’da bütünlük, ancak İ.Ö 1550’de, Teb prensleri ve hükümdar Ahmose’nin kuzeylileri yenilgiye uğratmasından sonra sağlanabildi.

  • İndüs ve Sarasvati ırmakları kıyılarında kurulan, eskiçağın en büyük uygarlıklarından Harappa’nın kentleri, İ.Ö 1900 dolaylarında başlayan iklim değişimi ile sarsıntıya uğramış; ama son darbeyi İ.Ö 1650 sonrasına rastlayan afetler sırasında alınca, ayakta kalamamıştı. Deprem ve toprak kaymaları Sarasvati nehrinin kurumasına, İndüs nehrinin de rejim değiştirmesine neden olmuş; buna iklim değişiminin getirdiği zararlar da eklenince Harappa kentleri terk edilmişti. İ.Ö 1550 dolaylarında, bu bölgeye, kuzeyden gelen Arian toplumların yerleştiği, Harappa’nın eski sakinlerininse, Ganj nehri kıyılarına, doğuya doğru göç ettikleri düşünülüyor.

  • Anadolu’daki Hatti şehir devletleri, güneydoğudaki Asur ticaret kolonileriyle olan yoğun ilişkiler üzerine kurdukları ekonomileri İ.Ö 1650 afetleri sonrasında ticaret ve tarım büyük darbe alınca, yoğun bir kaosu yaşamaya başladı. Bölgeye birkaç yüzyıl önce göç edip yerleşmeye başlamış Hint-Avrupa asıllı bir kavim olan Hititler, bu kaosun da sağladığı avantajlarla Anadolu’ya egemen oldular; daha sonra da savaşçı yetenekleriyle güneye, Babil üzerine yürüyüp kentleri yağmaladılar.

  • Thera yanardağının patlaması, onu izleyen tsunamiler ve iklim değişiminin yarattığı sarsıntı, ekonomisi ticaret üzerine kurulu bir ada kentleri uygarlığı olan Minos’u ciddi biçimde sarstı. Bu uygarlık yavaş yavaş tarih sahnesinden silinirken, yerini Yunanistan’a kuzeyden dalga dalga göç eden Akalar ve diğer Grek kavimleri aldı.

  • Çin’de, yüzlerce yıldır hükümranlığını sürdüren güçlü Xia hanedanı İ.Ö 1650’nin hemen sonrasında çöktü, yerini ona karşı isyan başlatan Tang hanedanı aldı. Döneme ait tarihsel kayıtlar, Xia iktidarının son döneminde art arda doğal afetlerin yaşandığı; yaz aylarında don olaylarının görüldüğü; “göksel düzenin bozulduğu” ifadelerini içeriyor. Stanford Üniversitesi’nden David Parkenier, elde edilen belgelerdeki anlatılarda deprem ve kuraklığın art arda yaşandığından ve bu süre içinde “göklerde 10 adet güneş görüldüğünden”, kimi ifadelerde “yıldızların yağmur gibi yağdığından” söz edildiğine dikkat çekiyor.

 

Afet mi, sonrası mı?

 

Eldeki bütün veriler, günümüzden yaklaşık 3650 yıl önce, birkaç yıllık bir zaman dilimine yayılmış etkili doğal afetlerin yaşandığını göstermekte. Bunlar, Hollywood’un felaket filmlerinde anlatıldığı biçimiyle abartılı ve “kıyamet dekoru” içindeki afetler değil. Yukarıda değindiğimiz gibi,  dünyanın sonu falan da gelmemiş bunlar gerçekleşirken. Ne var ki, asıl önemli sorun, afetler yaşanıp bittikten sonra ortaya çıkan ekonomik, sosyopolitik ve psikolojik etkiler olmuş. Dönemin en güçlü, en sarsılmaz sanılan hanedanları yerle bir olmuş; uygarlıklar duraklama ve gerileme devirlerine girmişler; birçok kritik bölgede yaşanan kaos, siyasi dengeleri altüst etmiş; ekonomiler büyük darbeler almış. Çok yakın bir örneğe yüzeysel olarak dahi bakmak, neyin kastedildiği konusunda daha net bir fikir verebilir: Aralık 2004’te Sumatra depremi sonrasında dünyanın tanık olduğu tsunami felaketi, o bölgede yaşayan ve afetle yüz yüze gelen insanlar için gerçek bir kâbustu; birkaç dakika içinde, yıkımı ve korkuyu tattılar. Ama bütün o can kayıplarının ve psikolojik sarsıntının ötesinde, fiziksel tehlike geçip gittikten sonra, geride kalanlar daha büyük bir sorunla yüz yüze geldiler: Otorite boşluğu, temel hizmetlerin yokluğu, gıda maddesi sıkıntısı, evsiz kalanlar için barınacak yer yetersizliği, ulaşım ve iletişimin çökmesi, asayişin bir süreliğine de olsa yerle bir olması. Asya’da Aralık ayında yaşananlar, ne kıyametti ne de dünyanın sonu. Hatta bırakın dünyayı, Endonezya’nın bile sonu değildi. Ama o gün, o saatlerde Banda Aceh’de yaşayanlara sorsanız, kıyametin ta kendisiydi bu. Yalnızca olay anıyla değil, sonrasındaki sıkıntı ve kaosla birlikte, gerçek bir kıyamet.

 

Doğal afetlere Hollywood yapımı felaket filmlerinin abartılı ve “korku tüccarlığı” yapan gerçekdışı gözlükleriyle değil, bunların doğal birer süreç ve döngü olduklarını bilerek ve öncesiyle-sonrasıyla, ekonomik ve sosyopolitik sonuçlarıyla birlikte değerlendirerek bakmak gerek. Dünya tarihi, kısaca gözden geçirdiğimiz İ.Ö 1650 afetleri gibi örneklerle, bunların olası sonuçları hakkında bize fikir vermekte.

 

Yale Üniversitesi’nden Profesör Harvey Weiss, doğal afetlerin ekonomik, siyasi ve sosyal sonuçlarının “mainstream” bilim tarafından görmezden gelindiğini belirttikten sonra, şunları söylüyor 1996 tarihli bir makalesinde:

 

“On yıllar boyunca, arkeologlar olarak, bütün kanıtlar önümüzde durmasına karşın doğal afetlere hiç ilgi göstermedik. Sosyal ve siyasi çöküntülerin ardında daha başka temel gerekçeler aradık, çünkü bunun böyle olması gerektiğine inanmak istedik. Şimdi, dramatik veriler çoğaldıkça, önümüzdeki resim de değişiyor.”

 

 

ALTINCI BÖLÜM: 70 yıllık “Gezegen X” arayışı

 

Eskiçağ toplumlarının yıldız gözlem birikimlerinde, mitlerinde ve inanç sistemlerinde, Sümer’den başlayarak oldukça geniş bir kültürel coğrafyaya yayılmış, saygı duyulan ve korkulan bir gök cisminin varlığına ilişkin, üzeri örtülmüş izlerle karşılaştığımızdan söz ettik sürekli. Babil’de “göksel ejderha” Tiamat’la savaşıp onun “ortasından geçen”; Mısır’da Osiris ile Seth’in göksel savaşına ilişkin mitlerde karşımıza çıkan; Orta Amerika’da benzeri bir savaşın uzaklardan gelen kahramanı olarak belirip göksel iktidarı bir süreliğine Venüs’ün elinden almış Hunrakan kimliğiyle beliren; Çin kültüründe “göklerin ejderhası”, Hint yıldız kültürü ve zaman ölçümlerinde “Saptarshi” adlı göksel döngünün kahramanı olarak sunulan; Roma’nın efsanevi Sibylline kitaplarında, göksel dönüşümün temsilcisi niteliğiyle boy gösteren; Yunan’da Phaeton, Navaho ve Hopi kızılderililerinin mitlerinde “Mavi Kachina”, İncil’in finalindeki “Yuhanna’nın Vahyi”ndeyse “666 Sayılı Kızıl Ejderha” kimliklerine bürünen böylesi kritik bir gök cisminin varlığına ilişkin, bilim dünyası neler söylüyor?

 

Hemen belirtmek gerek ki, bu konuda üzerinde bütünüyle anlaşmaya varılmış, “tek ses” halinde yinelenen, ortak ve net bir tavır yok. Ortodoks yaklaşıma, genel kabul gören akademik bakışa bağlı, büyükçe bir grup, Güneş Sistemi’ne dahil olan ya da “dışarıdan katılan”, büyük ve etkili bir gök cisminin varlığını, üzerinde düşünmeye bile gerek görmeden reddetme eğiliminde. Ancak yine de son 70 yıl içinde yaşanan gelişmeler, farklı görüş ve yaklaşımlara sahip, azımsanmayacak sayıda bilim adamının, bu konuya daha esnek ve daha devrimci bakmaya çalıştığını ortaya koydu.

 

Güneş Sistemi içinde, büyük kütleli bir “Onuncu Gezegen” olması gerektiğine ilişkin ilk görüş ve teoriler, 1930’da Pluton’un keşfinden sonra ortaya çıkmaya başladı. Uranüs ve Neptün’ün yörüngeleri üzerinde “rahatsızlık” yaratan bir unsurun varlığı matematiksel olarak saptanmıştı çünkü ve oldukça küçük olan Pluton’un bu rahatsızlığın kaynağı olamayacağı düşünülerek yeni arayışlara girildi. Astronomi çevrelerinde, “Gezegen X” adıyla anılan bir gök cisminin saptanmasına yönelik çalışmalar da giderek hız kazandı. (Burada “X” hem bilinmeyen bir gezegeni, hem de Roma rakamlarıyla “10” sayısını ifade ediyordu.)

 

Bilinmeyen gezegenin peşinde

 

1970’li yıllarda gökbilimci Tom Van Flandern, uzun hesap ve araştırmalardan sonra Uranüs ve Neptün’ün yörüngelerinin “beklenen değerler”e uymadığı düşüncesiyle, çalışmalarını derinleştirdi ve bir onuncu gezegenin varlığı konusunda kesinlikle ikna oldu. Hemen ardından, meslektaşı Robert Harrington‘ın yardımını istedi ve iki bilim adamı, oldukça uzun ve yoğun bir araştırmanın içine girdiler. Harrington da bilinmeyen bir gezegenin varlığı konusunda bütünüyle ikna olmuştu ama bir süre sonra Van Flandern’le aralarında görüş ayrılıkları ortaya çıktı. Harrington, Uranüs ve Neptün’ün yörüngeleri arasına yerleşen bir “Gezegen X” olması gerektiğini düşünüyordu. Van Flandern’e göreyse söz konusu gök cismi Neptün’ün yörüngesinin çok ilerisinde olmalıydı. Ancak her iki bilim adamı da, “Gezegen X”in fazlasıyla eliptik bir yörüngeye ve çok uzun bir dolanım süresine sahip olması gerektiği konusunda hemfikirdi.

 

Seksenli yılların başında, Voyager I uzay sondasının yolladığı veriler değerlendirildikten sonra, Uranüs ve Neptün’ün yörüngesinde “rahatsızlıklar” olduğu yolundaki eski hesapların yanlış olduğu açıklandı, çünkü Neptün’ün kütlesi daha önce hatalı hesaplanmıştı. Böylece, bir “Onuncu Gezegen” arayışını gerektiren koşullar ortadan kalkmıştı kimi bilim adamlarına göre. Ama bu, Harrington ve Van Flandern’i ikna etmeye yetmedi. 1987 yılında iki bilim adamı da aranan gezegenin fazlasıyla dış merkezli (eliptik) bir yörüngede, güneşe oldukça uzak bir konumda olduğunu düşünüyorlardı. Van Flandern’e göre gezegen çok soluk (16 ya da 17 Kadir) olmalıydı ve bu nedenle saptanması iyice güçleşiyordu.

 

Bitmeyen arayış

 

Aynı yıl, iki bilim adamı daha, Daniel Whitmire ve John Matese, “Gezegen X”in son derece eliptik bir yörüngeye sahip olduğu ve dolanım süresinin en az 700 yıl olması gerektiği yolundaki bulgularını bilim dünyasına sundu. Whitmire ve Matese aynı zamanda “Gezegen X”in yörüngesinin, dünya da dahil çoğu gezegenlerin yörünge düzlemlerine yaklaşık 45 derecelik bir açı yapması gerektiğini vurguluyorlardı.

 

Aşağı yukarı aynı tarihlerde, NASA’nın JPL (Jet Propulsion Laboratory) biriminde çalışan John Anderson, “Pioneer 10” ve “Pioneer 11” uzay sondalarının hareketlerini izleyerek, dış merkezli bir “Onuncu Gezegen”in varlığının çok büyük olasılık olduğu sonucuna vardı. Anderson’ın hesaplarına göre söz konusu gök cismi bir hayli eliptik bir yörüngeye sahipti ve güneşin çok uzaklarına dek gidiyor; ancak daha sonra sistemin içlerine (hatta dünyaya) çok fazla yaklaşarak etkilerini hissettiriyordu. Dolanım süresi, Anderson’a göre en az 1000 yıl olmalıydı; kütlesinin de, dünya kütlesinin 5 katı olması gerektiğini hesaplamıştı bilim adamı.

JPL’den bir başka bilim adamı, Conley Powell, seksenlerin sonlarında gezegen hareketleri üzerine uzun uzadıya araştırmalar yaptıktan sonra, kütlesi dünya kütlesinin yaklaşık 3 katı olan ve yörüngesini yaklaşık 494 yılda tamamlayan bir gezegenin varlığını önerdi. Hesaplarına göre bu gezegen, İkizler Burcu hizalarında olmalıydı ama bütün araştırmalara karşın söz konusu bölgede hiçbir kayda değer gök cisiminin izine rastlanmadı.

 

Sonuçsuz kalan araştırmalar, doksanlı yıllarda “asrın keşfi” olarak adlandırılabilecek böyle bir buluşa imza atma umudunu azaltsa da, çok sayıda açık fikirli bilim adamı, “Gezegen X” teorisinden vazgeçmeyip çalışmalarını sürdürdü. Bu gök cisminin varlığı konusunda, bu tür teorilere pek itibar etmeyen, kuşkuculuğuyla ünlü gökbilimci Patrick Moore bile olumlu düşünüyor ve “Gezegenler Klavuzu” adlı kitabında şunları söylüyordu: “X Gezegeni, oralarda bir yerde. Çok soluk olsa gerek. Dolayısıyla onu, nereye bakacağımız konusunda en ufak bir fikrimiz olmadan, bulma ihtimalimiz oldukça düşük.”

 

Seksenli yılların flaş haberi

 

Eğer eski metinlerde, binlerce yıl öncesinin yıldız gözlemcilerince tutulmuş kayıtlarda yer alan ipuçları dikkate alınırsa, haklıydı Moore. “Nereye bakılacağı” gerçekten önem taşıyordu: Bütün gezegenlerin yörüngelerinin aşağı yukarı birbirine yakın hizalarda seyrettiği ekliptik düzlemi doğrultusuna değil, “aşağı” bakılmalıydı çünkü. Güney göklerinde, Orion’un ayakucunda belirip dik bir hareketle Eridanus’un ortasından geçip “Nibiru”, yani “ortayı ele geçiren” adını alan gök cismi, göksel güney kutbu yönünden, yani oldukça “aşağılardan” yaklaşacak ve dolayısıyla, yörünge süresinin son evrelerinde, dünyadan yapılacak gözlemlere göre, Güneş ile yakın bir hizada kalacaktı. Bu durumda, Güney Kutbu’na son derece yakın noktalarda bile, son ana dek saptanması çok zor olabilirdi. Uzay teleskoplarıyla  yörüngeden yapılacak gözlemlerde bile, Güneş’in yoğun kızılötesi “perdesi”nin arkasında kalacağı için, net olarak saptanabilmesi için hassas bir kızılötesi tarayıcı ile dikkatli ve uzun süreli gözlemlere gerek duyulacaktı. Tabii, nereye bakılması gerektiği tam olarak bilinirse.

 

Aslına bakılırsa, 1983 yılında kısa süreli bir görev için yollanan IRAS adlı kızılötesi tarayıcıdan bu doğrultuda oldukça heyecan verici bilgiler gelmiş ve ajanslar tarafından bunlar “flaş haber” anonsuyla bütün dünyaya duyurulup, uluslararası medyada ciddi yankı yaratmıştı. Haber, Orion takımyıldızı hizasında, oldukça iri ve kırmızı renkli bir gök cisminin, Güneş’e doğru yaklaşmakta olduğunu bildiriyordu! Astronomi gündeminden bir türlü çıkmayan “Gezegen X”in, eski Sümer, Babil ve Mısır yazıtlarında belirtildiği gibi Orion yönünden, üstelik tam da Yuhanna’nın Vahyi’nde sözü edildiği üzere bir “kırmızı ejder” benzeri yaklaşmakta olduğu haberi, büyük sansasyon yaratmıştı. Ne var ki, bu haber medyaya sızdıktan sonra NASA konuyla ilgili bilgi akışını kesti ve sessizliği yeğledi. IRAS’ın kısa süreli misyonu bittikten sonra ve olayın üzerinden epey zaman geçtiğinde, “O bulduğumuz, uzaklardaki bir galaksiydi aslında, gezegen falan değildi” dendi ve başta haber ajansları olmak üzere bütün medya, “gereksiz yere sansasyon yaratmakla” suçlandı.

 

Sürpriz konuklar

 

Bugün hâlâ sağdan soldan, elektronik posta kutularına ulaşan şu “geyik” mail zincirlerinde, sözde “Gezegen X” teorisinin geçersizliğini kanıtlama iddiasındaki bayat ve klişe web sitelerinin linklerine rastlayabilirsiniz. Bu sitelerin çoğu, birbirine benzer, kuru ifadelerle, başlıca iki temel nokta üzerine kurmuştur her şeyi: Neptün’ün kütle ölçümüyle ilgili yanılgı yüzünden yanlış değerlendirilen “yörünge rahatsızlığı” olgusu ve IRAS’ın aslında uzak bir galaksiyi “yanlış alarm” sonucu gezegen olarak duyurduğu, ama buna karşın medyanın bu hatalı bilgiyi sansasyon amacıyla kullandığı iddiası. Bir de, şu artık çok sıradanlaşmış, “Böyle bir gök cismi olsaydı, şimdiye dek mutlaka fark edilirdi” savı.

 

Oysa gökyüzü ve uzay, yaratılan yanlış izlenimin aksine, öyle “avucumuzun içi gibi bildiğimiz” bir alan değil. Bilimin heyecan verici yanı da bu zaten: Her gün, her hafta ya da her ay, yeni bir bulgunun heyecanı ve çoğunlukla da geçersiz hale gelen katı önyargıların çözülüp dağılışına tanık oluyoruz. Durum da pek öyle “olsaydı görürdük” denebilecek kadar basit değil.

 

Shoemaker-Levy kuyrukluyıldızı, 1993 ilkbaharında keşfedildi. Bu keşiften yalnızca 15 ay sonra, astronomi dünyası bu iri kuyrukluyıldızın 20’yi aşkın parça halinde Jüpiter’in yüzeyine çarpmasını soluğunu tutarak izliyordu. Yani çarpmadan yalnızca 15 ay önce saptanmıştı bu gök cismi. Çok daha yakın ve çarpıcı bir örneği, 2004 ilkbaharında yaşadık: William Bradfield tarafından Mart ayının son haftasında keşfedilen C/2004 F4 kod adlı kuyrukluyıldız, bu keşiften yalnızca 3 hafta sonra, 17 Nisan 2004’te, “burnumuzun dibi” sayılacak bir yakınlıktan geçti ve oldukça da iriydi. Yani, Güneş’e en yakın geçişini yaptığı andan yalnızca 24 gün önce saptanabilmişti bu kuyrukluyıldız ve oldukça da ilginç sayılacak özelliklere sahipti: Yörüngesi Ekliptik düzlemine 65 derecelik bir açı yapıyordu; bütün gezegenlerin aksine saat yönünde dönüyordu ve yörünge süresi de 3666 yıldı!

 

“Görülemeyen” gök cisimleri

 

Ünlü İngiliz astronom William Napier, birlikte çalıştığı bir başka ünlü bilim insanı Chandra Wickramasinghe ile birlikte gerçekleştirdiği kritik bir araştırmanın sonuçlarını, geçtiğimiz Ekim ayında Royal Astronomical Society’nin bülteninde yayımladığında, gökbilim çevrelerinde ciddi yankılara neden oldu. Napier bir kuyrukluyıldız ve asteroid uzmanıydı ve 1982 yılında Victor Clube ile birlikte kaleme aldığı “Kozmik Yılan” (“The Cosmic Serpent”) adlı kitabında bu gök cisimlerinin yapıları, hareketleri ve yörüngeleri üzerine çarpıcı tezler getirmişti. Bu son araştırmasında da Napier, varlığı henüz bilinmeyen ya da tam olarak anlaşılamamış; kuyrukluyıldızlar gibi davranan gök cisimlerinden söz ediyor ve bunlar hiçbir ışık yansıtmadıkları için, dünyanın çok yanına gelinceye dek fark edilemeden ve saptanamadan yollarına devam edebileceklerine dikkat çekiyordu. “Karanlık Kuyrukluyıldızlar” ya da “görülemeyen objeler” adını veriyordu bu nesnelere Napier. Yani, sanılanın aksine, burnumuzun dibine girene dek varlığını fark edemeyeceğimiz, çok sayıda bilinmeyen gök cismi olduğunu vurguluyordu.

 

Robert Harrington, araştırmalarını sürdürürken beklenmedik biçimde ölmüş; Tom Van Flandern ise sabırla beklediği buluşu yapamayınca, aradığı gizemli gezegenin eski bir tarihte “patlamış” olduğu sonucuna vararak teslim bayrağını çekmişti ama çok sayıda bilim adamı, “Gezegen X”i aramaya devam etti, hâlâ da ediyor. Doksanların sonuyla 2000’lerin başlarında, bu doğrultuda çok sayıda ilginç bulguya imza attı kimi bilim adamları. Bunlardan biri de, “Gezegen X”i aramaktan asla vazgeçmeyen ve artık onun bir “kahverengi cüce”, yani yakıtını yitirmiş bir yıldız eskisi olduğu kanısına varan John Matese’ydi. Tıpkı Napier’in sözünü ettiği “karanlık kuyrukluyıldızlar” gibi, kahverengi cüceleri saptamak da son derece zordu, çünkü hemen hiçbir ışık yaymıyorlar ve yansıtmıyorlar; dolayısıyla, ancak şans eseri doğru yöne doğru çevrilebilmiş hassas kızılötesi tarayıcıların sabırlı ve dikkatli gözlemleriyle bulunabiliyorlardı. Aslına bakılacak olursa, bilim dünyasında yıllarca bir “teori” düzeyinde kalan kahverengi cücelerin varlığı, daha bundan on yıl önce kesin olarak kanıtlanabilmişti.

 

Leopar ve kanatlı disk

 

Şimdi, bir başka ilginç nokta: “2012: Marduk’la Randevu” adlı kitabımın sonlarında, Marduk ile ilgili olarak hem Mezopotamya’da hem de Orta Amerika’da, aynı benzetmenin yapıldığına dikkat çekmiştim: Leopar ya da jaguar. Acaba, bu bilinmeyen gök cisminin görünüşünde, böyle bir benzetmeyi anlamlı kılacak bir özellik bulunabilir miydi?

 

Çok yakın tarihte, kahverengi cücelerle ilgili elde edilen yeni bulgular, şaşırtıcı gerçekleri ortaya koydu. Bu gök cisimleri içinde yaşlı ve yakıtını iyice tüketmiş olanlar, belli belirsiz, turuncu ile kırmızı arası bir renge sahiptiler. Bu zeminin üzerinde, yoğun metan gazı içeren büyük alanlar, iri siyah lekeler biçiminde dağılıyorlardı. Yani görüntü, tıpkı bir leopar ya da jaguarın benekli postunu andırıyordu. Diğer yandan, yine son iki yıl içinde saptanan bulgular, kahverengi cücelerin hepsinin sanıldığı gibi devasa gök cisimleri olmadığını; aralarında gezegen boyutuna yakın, Jüpiter kadar, hatta daha da küçük bir “ara sınıfın” da olduğunu ortaya koydu. Ancak bu görece küçük boyutlarına rağmen, o denli yoğun bir kütleye sahiptiler ki, son derece güçlü bir çekim etkisini barındırıyorlardı.

 

Üstelik, çoğunun çevresinde dönüp duran, Dünya ya da Mars büyüklüğünde çok sayıda uyduları olabildiği de yine son dönemlerde anlaşıldı. Bu durumda, gözünüzün önüne, her iki yanında “kanatlar” gibi parlayıp duran irili ufaklı uydularla, merkezde yer alan, “leopar desenli” bir diskten meydana gelen, garip ve alışılmadık bir “sistem” getirebilirsiniz. Tıpkı, bütün eski uygarlıkların sözünü ettiği, kırmızı renkli, leopar görünüşlü “Kanatlı Disk” benzeri bir görüntü.

 

YEDİNCİ BÖLÜM: Marduk ve “Kaos Stratejileri”

 

Sümer ve Mezopotamya’dan başlayarak, eskiçağ toplumlarının kültürleri ve inanç sistemleri içinde yer alan, üzeri zamanla örtülmüş ve sonrasında da ciddi biçimde erozyona uğramış bilgi parçacıklarını bir araya getirerek, yeryüzünde birbirinden uzak coğrafyalarda karşımıza çıkan, gizemli bir gök cismine ilişkin izleri deşifre etmeye çalıştık. Yaptığımız, elimize teleskobu alıp göklerde araştırmaya çıkmak ya da masaya oturup uzun hesaplar sonucu pergel ve cetvellerle gök haritaları çizmek değildi; ilkin bunu netleştirelim. Gerek kitabımda, gerekse o kitabı merak edenlere ipuçları vereceğini umduğum bu yazı dizisinde, son iki bin yıl içinde dünya üzerindeki izi yok edilmiş bir bilginin peşindeydik, bir astronomi ya da astrofizik teorisi yaratmanın değil. Yaptığımız, bizlerle aynı topraklarda yaşayıp, aynı gökyüzüne bakan ama farklı deneyimler yaşayıp bunları kayıtlara geçiren atalarımızın sahip olduğu bir bilgiyi ortaya çıkarıp, buna dikkat çekmekti.

 

İkincisi ve çok daha önemlisi, Marduk’la ilgili bu araştırma ve tezler, “felaket öngörüsü” ya da korku tüccarlığı üzerine kurulu bir “afetten kaçış” sansasyonu yaratmayı amaçlamıyordu. Onlarca farklı kültürün, binlerce yıl geriye giden izlerini, “depremler olacak, kasırgalar kopacak, iklim değişecek, kaçın” demek gibi ucuz bir amaçla sürmedim. Hiç böyle bir derdim olmadı.  Tam tersine, olması beklenen afetlerin asla “doğaüstü” ya da “mistik” şeyler olmadığını; bir “kıyamet” ya da “dünyanın sonu” tablosu çizmediğimizi; hatta sözünü ettiğimiz afetlerin yaratacağı fiziksel yıkımın sanıldığı gibi “korkunç büyüklükte” olmayacağını ısrarla vurgulamaya çalıştım. “Sinek ısırığı gibi olacak, hiç acıtmayacak” demedim elbette ama bunun kâbus senaryolarına teslim olmak anlamına gelmediğinin; asıl sorunun kimi bölgelerde yaşanacak afetlerin kendisi değil, sonrasındaki ekonomik, sosyopolitik ve psikolojik kaos olduğunun altını çizmeye çalıştım. En önemlisi de, yaklaşmakta olan bu kaotik potansiyelin farkında olan birilerinin, sahibi ve yöneticisi oldukları bu “global” sistemin sarsıntıya uğrayacağı endişesiyle, aceleci ve radikal önlemler almaya çalıştıklarına dikkat çektim.

 

Afetler değil, sonrası

 

Belki, bir kez daha yinelemek gerekecek: Büyük kitlesel yıkımların olacağı, milyonlarca insanın ölüp binlerce kentin yerle bir hale geleceği fantastik bir kıyamet filminden söz etmiyoruz burada. Doğal afetler, Marduk gibi bir olgu olmasa da dünyanın belli bölgelerinde, belli aralıklarla zaten yaşanıyor ve biz bunlara önlem almakla, güvenli yerleşimler kurmakla zaten yükümlüyüz. Hiçbir riski dikkate almadan günlük hayatını sürdüren ve bırakın büyük afetleri, üst üste üç gün devam eden şiddetli bir kar fırtınasıyla bile kaos yaşayan kentlerin insanlarının, böyle sığ gündelik korkulara dayalı felâket senaryolarına ihtiyaçları var mı?

 

Bu araştırmayı ve bu konuyu, bir “kıyamet” ya da “doğal afet” habercisi olarak görmeyiniz. Evrenin doğal düzeni içinde son derece sıradan sayılabilecek böylesi bir “mesaj” için, bunca yoğun araştırma yapılmaz; yapılırsa da, anlamı olmaz.

 

Dikkat edilmesi gereken mesele, “afetler olacak, ölecek miyiz?” değil, zaten belli aralıklarla dünyanın değişik coğrafyalarında yaşanan bu tür olayların, görece daha sık ve daha yaygın olarak yineleneceği kısa ama etkili bir periyot içinde, nasıl bir ekonomik ve siyasi kaosu tetikleyebileceğini görmektir. İsa’dan önce 1650 sonrasında yaşanan gelişmeleri, bu nedenle o kadar ayrıntılı ve titizlikle inceledik. Bu olayların o dönemde “dünyanın sonu”nu falan getirmediğini, ama bütün siyasi dengeleri ve merkezi otoriteleri ciddi biçimde sarstığını, bu nedenle ısrarla vurguladık. Bronz Çağı’nın egemen yönetim biçimlerinin çöküp, kimi uygarlıkların çözülme noktasına gelmelerinin nedeninin, afetlerin getirdiği fiziksel yıkım değil, neden oldukları ekonomik ve siyasi kaos olduğunun bu yüzden altını çizdik.

 

Dolayısıyla, bu konu ne “Efendim böyle bir gök cismi olamaz” noktasına indirgenecek kadar basit, ne de “Deprem mi olur, evlerimiz mi yıkılır” sığlığına çekilecek kadar yüzeysel bir konudur. Burada, aslında “doğal ve beklenen” niteliklere sahip bir değişim sürecinin, yitirilen bilgi nedeniyle “habersiz” gelmeye başlaması riskinden ve bundan ayrıntılı biçimde haberdar olan bir kesimin, salt kendi hükümranlığındaki sistem sarsılıp zarar görmesin kaygısıyla uygulamaya koyduğu bir stratejiden söz ediyoruz.

 

Dönüşüm başladı bile

 

Anlatılan dönüşüm ve gelişmeler, aniden, her şey hep aynı seyrinde devam ederken, bir tek yıl, hatta bu yılın bir tek günü içinde “kıyamet” benzeri bir dekorla gelmeyecektir. Sabah kalktığınızda göklerde bir gezegenin belirdiğini, fonda “Carmina Burana” çalarken gökten ateş yağdığını falan görmeyeceksiniz. Doğada ve evrende bu işlerin böyle yürümediğini; değişim ve radikal dönüm noktalarının bir güne ya da birkaç haftaya değil, yıllara yayılarak tırmandığını biliyoruz: “Nicel birikimler, nitel dönüşümleri yaratır” ilkesinde vurgulandığı gibi. Maya kültürü de zaten, her şey güllük gülistanlıkken, 23 Aralık 2012 tarihinde bir anda kâbus gibi bir “çağ finali”nin gelmesinden söz etmiyor. O tarih, yalnızca takvimde net bir işaret koymak için. Bu anlamda, dönüşüm ve değişimin çoktan başladığını ve giderek hızlanacağını söyleyebiliriz.

 

“Nerede bu gezegen, ne zaman göreceğiz” kaygılarını da bir yana bırakmakta yarar var. Bir süredir dünyanın yaşamakta olduklarının muhasebesini yapmak, çok daha somut ve anlamlı bir çaba. 1999’dan bu yana, jeolojik devinim hatırı sayılır biçimde yükselmiş durumda. Geçtiğimiz Kasım ayından bu yana, söz konusu süreç, iyiden iyiye hızlandı.

 

1998’den bu yana giderek artan bir biçimde, “iklimi” tartışıyoruz, fark ettiniz mi? Bundan on beş, yirmi yıl önce, böyle bir konunun gündeme bu denli oturduğunu anımsayan var mı? Üstelik, bu birilerinin bize empoze ettiği bir “komplo teorisi” falan da değil: Yaşayarak, tanık olarak, içindeyken hissederek iklim değişimini adım adım izliyoruz. 2002’den bu yana ivmesi iyice artan iklim sorunları, geride bıraktığımız yılın, tarihin en “garip” iklim facialarına sahne olmasıyla gündemin üst sıralarına yerleşti. 2004’ün, doğal afetlerin verdiği zarar ve yıkım açısından, tarihte bir “rekor”a imza attığını söylüyor Birleşmiş Milletler rakamları. Bütün o tayfunları, kasırgaları, anormal musonları, selleri, toprak kaymalarını, rekor sıcakları ve rekor soğukları anımsayın. Değişimi hissetmediğinizi söyleyebilir misiniz?

 

Finans-kapital oligarşisi

 

İşte birileri, bunların olacağını çok uzun zamandır biliyor ve yakın gelecekte bu gelişmelerin daha da tırmanacağını öngörüyor. Bu nedenle, gizleyemedikleri bir acelecilikle, kararı 1990’ların ikinci yarısında alınan ve ABD’de George W. Bush yönetiminde “neocon”ların iktidara gelmesiyle startı verilen bir stratejiyi uyguluyorlar.

 

Bunların kim olduğunu uzun uzadıya sorgulamanın gereği yok: Bugün dünyada olanca çabasıyla “küreselleşmeye” çalışan, finans-kapital (yani mali sermaye) oligarşisinin, tutucu, aşırı sağcı ve saldırgan kanadından söz ediyoruz. Finans merkezli büyük şirketler imparatorluğu denetimindeki uluslararası iktidarın, “neocon” temsilcilerinden yani.

 

Kapitalizmin “şişede durduğu gibi durmayacağını” daha 1860’larda Karl Marx vurgulamıştı. Tekelleşen ve “çokuluslu” hale gelen finans-kapital olgusunun varlığını ve gelişimini, yirminci yüzyıla girerken Rudolf Hilferding analiz etti. Bu verileri bir araya getiren Lenin’se, daha 1916’da “emperyalizm” adı verilen sistemin nasıl işlediğine ilişkin ilkeleri ortaya koydu.

 

İyi ama, emperyalizm bugüne dek “geleneksel” yöntemleriyle denetimi sürdürmeyi başarmış, hatta rakibi olan sosyalist bloğun çökmesini bile aynı sabırlı stratejilerle sağlamayı bilmişti. O halde, şimdiki bu acelenin nedeni neydi? Her şey eskisi gibi yürüyemez miydi?

 

PNAC ve “neocon” iktidar

 

Yürüyemezdi. Çünkü yakın gelecekte “doğa faktörü”ne bağlı olarak ortaya çıkması beklenen gelişmeler, aslında hiç de görüldüğü gibi “sağlam” olmayan uluslararası finans-kapital oligarşisinin, yani şirketler imparatorluğunun egemenliğini sarsacaktı. Üç temel unsura bağlıydı bütün dengeler global kapitalizmde: Malların, emeğin, sermayenin ve likit paranın küresel düzeyde serbest ve şeffaf akışı; bu akışı güvence altına alacak sürekli ve tutarlı bir ulaşım sistemi ve enerji politikası, son olarak da küresel ve etkili bir iletişim ağı. Bütün bu sistemin altından bir tek tuğlayı, üzerinde “istikrar” yazanı çektiğinizde, hem diğer üç unsur ciddi bir sarsıntı yaşıyordu, hem de o görkemli kapitalist imparatorluğun yolları tıkanıveriyordu. Bu durumda, tıpkı 3650 yıl önce Mısır’da, Minos’da, Mezopotamya’da ve Harappa’da olduğu gibi, yıkılmaz sanılan kaleler sallanabilecekti ki, bunu birileri hiç de göze alamazdı doğrusu.

 

“Preemptive war” (önleyici savaş) adı altında ve 11 Eylül olaylarını bahane ederek başlatılan, “kritik, istikrarsız ama kaynaklar açısından zengin” bölgelerde düzen ve denetimi sağlama alma operasyonunun ardında, ABD’de 2001 yılında yönetimin kilit noktalarını ele geçiren, iyi örgütlenmiş ve deneyimli bir kadro var: Kısa adı PNAC olan, “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi” adlı bir kuruluşun, kurmayları bunlar: Dick Cheney, Richard Perle, Paul Wolfowitz ve Donald Rumsfeld başta olmak üzere, bugün ABD yönetiminde söz sahibi çoğu neocon, PNAC’nin kurucu üyeleri.

 

Gizli bir örgütten falan söz etmiyoruz: Açık, göz önünde bir “think-tank” bu. Amaçlarını da, “kaoslara gebe yeni bir döneme girerken ABD’nin dünya düzeninin liderliğini, masaya yumruğunu vurarak eline alması” biçiminde açıklıyorlar. “ABD’nin yeni savunma stratejilerini oluşturmak” adlı belgede, yapılması gerekenleri hızlandırmak için “Pearl Harbor benzeri” bir katalizör gerekliliğini vurguluyorlardı 2000 yılında. İstedikleri katalizör, 2001’in 11 Eylül’ünde geldi.

 

Modern dünyanın güç simsarları

 

Ama elbette, “gizli” bir şeyler de var bu neocon kadrolaşmasının ardında. Üyelerin çoğunun, Başkan Bush dahil, Yale Üniversitesi’nde 200 yıldır varlığını sürdüren “Kurukafa ve Kemikler” adlı güç simsarı örgütün üyesi olmaları gibi mesela. Ya da, bu “elit” örgütün kökenlerinin, aslında 1776’da ABD’nin kuruluşunu “belli bir master plana” göre gerçekleştiren, yöneticileri arasında George Washington ve Benjamin Franklin gibi önemli isimlerin de yer aldığı masonik localarda olması gibi. Hatta Kuzey Amerika kolonilerinin bağımsızlaşıp, düşleri kurulan “yeni dünya düzeni”nin lideri, bir başka deyişle “Yeni Roma”sı olması için, 1640 devriminden itibaren plan ve hesaplarını yürüten gücün, Britanya burjuvazisine ait gizli örgütlenmeler olması gibi. Oldukça gerilere giden ve son derece ilginç bir hikâye bu ve bir yazı dizisinin değil, ancak kapsamlı bir kitabın sınırlarını içine girebilir ki, şu an onun yayın hazırlıklarıyla uğraşıyorum zaten.

 

“Yitirilen eski bilgi”den söz ettik sık sık. 3650 yıl önce yaşanan afetler sonrasında izini sürdüğümüz “karanlık çağ”, bu bilgi yitiminin ilk evresiydi. Ancak en etkili dönem, Roma İmparatorluğu’nun hıristiyanlığı resmi din olarak kabul etmesinden sonra, merkezi Kilise’nin uyguladığı, sistemli bir yok etme süreci oldu. “Eski pagan değerler”i simgelediği gerekçesiyle belgeler, kitaplar, yakıldı; kütüphaneler yerle bir edildi; insanlar koğuşturmalara uğradı, işkence gördü ve idam edildi. Engizisyon hışmı ve “cadı avı”, Batı’da değişimin ve ayaklanmaların şafağı kabul edilebilecek Aydınlanma döneminin başlarında bile varlığını korudu ve bu bin beş yüz yıllık büyük erozyon, bugün o bilginin büyük kısmından yoksun kalmamız sonucunu doğurdu.

 

Ne var ki, bugün bizim izini sürebildiğimizden çok daha fazlasını bilen ve saklayanlar var; hem de, yüzlerce yıllık bir gelenek içinde, titizlikle sürdürüyorlar bunu. Dünyanın bilinmeyen uzak geçmişiyle ilgli sahip oldukları “sır”ların içinde, Marduk ve onun yörünge geçişlerinin yarattığı sonuçlar, yalnızca küçük bir bölümü içeriyor. Fazlası, “loca”larda. Elbette bugünün neredeyse pop kültür unsurları haline gelmiş; yardım derneği ve garip ritüel meraklıları fonksiyonuna indirgenen, sıradan masonik localardan söz etmiyoruz. Bilginin fazlasına sahip olanlar, çok daha derinlere çekilmiş, gerçek gücü ve iktidarı elinde bulunduran ve bunu asla yitirmek istemeyenler. Bir başka deyişle, yüzlerce, belki binlerce yıllık bir sistemin “muhafızları”.

 

Marduk konusuna ve onun gündeme getireceği değişimlere, böylesi geniş bir perspektiften bakmak gerekiyor işte. “Felaket korkusu” gibi sığlıklara düşmek değil, güç simsarlarının, bizim günlük yaşamlarımızı afetlerden çok daha fazla etkileyecek planları ve operasyonlarına dikkat etmek, ayakları yere sıkı basmak gerekiyor. Korku ve teslimiyetten değil, dikkat ve dirençten, uyanık olmaktan söz ediyoruz. Çünkü kağıt üzerinde çoktan çizilip bitirilen, “kaos dönemi senaryoları”, en çok bizim üzerinde yaşadığımız Yakındoğu  topraklarıyla ilgileniyor. Bunu akıldan çıkarmamakta yarar var.

 

(SON) 

 

(Bu 7 bölümlük yazı, yazarımız Burak Eldem’in Akşam Gazetesi’nde 28 Mart – 4 Nisan tarihleri arasında yayımlanan “Marduk Geliyor mu?” başlıklı yazı dizisinin orijinal ve kesintisiz versiyonudur. Yazarın “2012: Marduk’la Randevu” adlı kitabını merak eden okurlar için bir ipucu ve fikir verme amacıyla hazırlanmıştır ve kitabın özeti değil, “giriş” niteliğinde bir sunumdur.)

 

Burak Eldem