Roland Emmerich’in “2012” filmiyle birlikte dünyada bir 2012 fırtınası esmeye başladı ve haliyle ülkemiz de bu rüzgardan etkilendi. Fakat Türkiye’nin konuyla ilgisinin, diğer ülkelere oranla daha farklı bir yönü var, çünkü 2012 ve Marduk bağlantısını kuran, dünyanın en önemli araştırmacılarından birisi ülkemizde yaşıyor ve kitabı “Marduk’la Randevu” bestseller listelerine girdi. Kendisini yıllardır derKi yazarı olarak takip ediyordunuz, keza Cem Şen’le birlikte yaptığımız üçlü sohbetlerden de. Ayrıca medyaya çıkmayı ve röportaj vermeyi hiç sevmiyor, ama kendisine olan sorular da büyüyor. Biz de gerek aklımızdakilerden, gerek derKi’ye gelen maillerden, gerekse de internetten derlediğimiz konulardan sorular sorup, sevgili yazarımız Burak Eldem’e soralım istedik.

Sonsuz:
Sevgili Burak Eldem. Öncelikle Marduk ve 2012 konusunda görüşme teklifimizi kabul ettiğin için teşekkür ederim. Bu konu üzerine çok fazla konuşmak istemediğini biliyorum. Ben herşeyi kitabımda anlattım ayrıntılarıyla, çok merak eden varsa orada ayrıntılarıyla okuyabilir düşünceni de, ki kitabı okumuş birisi olarak senin yapmaya çalıştığının “Marduk gelecek hepinizi öpecek” yaklaşımında olmadığını, hatta ilk 300 sayfada Marduk’un adının bile geçmediğini kitabı okuyan ve anlayan herkes gibi biliyorum. Ama yine de şunu sorarak başlamak istiyorum: Medyada alakalı akalasız bir sürü insan çıkıp 2012 üzerine konuşurken, bu ülkede bu işin en önde gelen uzmanı neden yok? Neden medyaya çıkmıyorsun. Marduk’u getirdin salonumuzun ortasına koydun. Kocaman bir gezegen duruyor salonlarımızın ortasında, ama elimizde kitap ve söylentilerin dışında birşeyler yok. Ya da aslında herşey var da biz mi farketmiyoruz. Bununla başlamak istiyorum.

Burak Eldem:
Marduk’la Randevu, bundan yaklaşık altı buçuk yıl önce yayımlandı. İlk bir yıl boyunca, konu Türkiye gündeminde çok yeni olduğu ve kitap ciddi yankılar uyandırdığı için, medyaya defalarca röportaj verdim, çeşitli programlara katıldım. Bütün bu söyleşilerde, kitabın “tarihe farklı bir gözle yeniden bakmayı” amaçlayan bir çalışma olduğunu anlatmaya çalıştım üzerine basarak. Tabii medyanın ilgisi, tarihle, antropolojiyle, arkeojiyle en küçük bir yakınlık bile içermiyordu ve beklentiler, en kolaycı, en kestirme yoldan “2012 yılında ne olacak?” gibi düz ve sığ bir yanıta ulaşmaya yönelikti. Kitabın merkezinde yer alan önemli bir unsur olarak Maya Takvimi ile ilgili soruların ön plana çıkmasını yadırgamıyorum; dolayısıyla, mümkün olduğunca açık ve net olmaya çalışarak bunun bir “kıyamet” ya da “dünyanın sonu” temasıyla ilgisi olmadığını; çünkü evrende “kıyamet” diye bir şey olmadığını; fiziksel dönüşümlerin uzun aralıklı belli döngülerle gerçekleştiğini anlattım söyleşilerde. Dinle, mistisizmle, inanç gözlükleriyle bakmaktan uzak durmak gerektiğini, özellikle altını çizerek vurguladım.

Yani aslına bakılırsa, ilk yedi-sekiz ay içinde, televizyonda boy göstermeye hiç sıcak bakmayan biri olmama karşın, medya ilgisini doğal bularak, kitabı alanların nelerle karşılaşacağına ilişkin ön bilgileri gayet açık olarak verdim diyebilirim. Ancak sizin anlatabilecekleriniz, karşınızdakilerin anlamak istediğiyle sınırlı kalıyor. Şimdi, aradan altı buçuk yıl geçtikten sonra, bırakın kitabı okumayı, daha önce benimle yapılan röportajlara bile göz atmaya zahmet etmeyenlerin, konudan tamamen uzak beklentilerle, içeriği bulanık bir “2012 heyecanı”na odaklandığını görüp, gülümsüyorum ister istemez. Yani ne kadar anlatırsanız anlatın, boşa kürek çekmiş olduğunuzu görüyorsunuz.

Sürpriz mi bu? Hayır, değil. Kitap okuyanların neredeyse “marjinal” hale geldiği bir ülkede; bilgi ve öğrenmenin yerini “inanç ve iman”ın aldığı bir toplumda, çoğunlukların kuyruğuna takılmayı yöntem bellemiş medya da bu kadar olabiliyor ancak. Sizin neyin üzerine yoğunlaştığınızın, neyi anlattığınızın hiçbir önemi yok; zaten bunu duymak isteyen de yok.

Dolayısıyla, böyle bir popülist/medyatik karmaşanın içinde yer almaya hiç niyetim olmadığı için, 2004 ortalarından itibaren medyaya bu konuyla ilgili röportaj vermeyi reddettim. Anlatmak istediğim her şey, kitapta yazılı. Üstelik, en az on kapsamlı röportaj vermişim. Üzerinden altı yılı aşkın bir zaman geçmiş ve ben üç önemli kitap daha tamamlamışım, bir yenisinin üzerinde çalışıyorum. Dolayısıyla, o saçma sapan rating ve sansasyon kaygılarıyla yitirecek zamanım yok. Üç kitaptan oluşacak bir alternatif tarih çalışmasının üçüncü (ve bence en önemli) adımını tamamlamakla uğraşırken, “Burak Bey, ne diyorsunuz, 2012’de dünyanın sonu gelecek mi?” gibi salakça sorularla uğraşmaya enerjimi harcayamam. İşte Emmerich’in filmi orada; bekledikleri her türlü popülist unsur var; gitsinler onu izlesinler. Her zaman söylediğimi bir kez daha yineleyerek keseyim bu konuyla ilgili söyleyeceklerimi: Bir yazarın konuşacağı yer, klavyesinin başıdır; televizyon stüdyoları değil.

Sonsuz:
2004’te Dost Kitabevi’nde gezerken kitabını ilk gördüğümde, -o zamanlar 2012 bilgisini spiritüel konularla ilgilenenler bilirdi- seni tanımıyordum haliyle ve “Aha demiştim 2012 adından nemalanmaya çalışan birisi çıkmış şimdiden. Hem de eski rock dergisi editörü falan.” Ne bileceksin buralara kadar uzanacağımız. Tabii sonra kitabını okurken o sözleri çatır çatır yedim orası ayrı… Tanıdığım için iyi biliyorum, öyle spiritüel bilgilerle haşır neşir olma halin yok, medyumik kanallarla, uçar kaçar şeylerle… Peki nerden gittin buldun 2012’yi de iki tanesi yanyana koysan step tahtası olabilecek kadar kalın bir kitap yazdın. Bir de 2012’yi dünya daha çok spiritüel kanal bilgileri ve Maya Takvimi’nin sonu olarak bilirken, sen kalkıp: Bunların hepsi Marduk adlı bir gezegenle ilgili. 3661 yılda bir geliyor ve dünyada büyük değişimler yaratıyor dedin. En başından alabilmemiz mümkün mü kitabın hikayesini.

Burak Eldem:
Bütün bunlar, tarihe, uygarlığa, kültüre ve mitolojiye nasıl baktığınla, bu alan içinde değerlendirilecek bilgi parçacıkları ve malzemeye hangi yöntemle yaklaştığınla bağlantılı. Daha net olmak gerekirse, sorun bir “evren kavrayışı” ve “yöntem” sorunu. Ben kendimi bildim bileli tarihle, özellikle de prehistorya ve İlkçağ Tarihi ile yakından ilgiliydim. Çok erken zamanlardan itibaren, uygarlık tarihinin uzak evreleriyle ilgili önemli bir sorun olduğunu fark ettim: Tarih söz konusu olduğunda, hafif şizofren bir durum var ortada. Bir yönüyle bugün modern bilimin aldığı yola güvenerek ve bulgulara yaslanarak bir tarih açıklaması getiriyoruz; diğer yandan da, yine aynı dönemlere ilişkin, bütünüyle inanç ve imana yaslanan, “kutsal metinler”den süzülüp toplumda yer bulmuş bir tarih anlayışı var. Eğer detaylara girip incelemeye başlarsan, bu iki dere yatağının birbirinden kopuk ve bağlantısız olduğunu görüyorsun.

Buradaki ciddi sorun, modern bilim diye adlandırabileceğimiz yolda yürüyenlerin, “inanç ve iman” cephesiyle çelişkiye düşmek ya da tartışmaya girmekten itinayla uzak durması. Bu nedenle de, modern deyişle “politically correct” davranarak, görmezden gelmeyi yeğliyorlar. Hatta buna, “inançlara saygı” kılıfıyla çetrefil sorunlardan uzak durma manevraları da dahil. Ortada, gayet net bir ikiyüzlülük var. Bir bakıyorsun, herhangi bir sıradışı tezle ortaya çıkan bir araştırmacıya “bunlar pseudo-science, sahte bilim” diyerek son derece sert tavır alabiliyor akademik dünya. Ama aynı tutarlılığı, inanç ve iman cephesine karşı sergileyemiyorlar. Oysa kutsal kitaplar, çok daha inanılmaz, çok daha “bilime ve akla aykırı” bir tarih anlatıyorlar ve insanlar, çocukluklarından itibaren bu anlatıların güçlü etkisine maruz kalıyor.

Bu durumun farkına ilk vardığım andan itibaren, kutsal metinler içinde yer alan anlatıları nasıl ve hangi yöntemle değerlendirmek gerektiği konusuna kafa yormaya başladım. “Tufan” diye bir olgu söz konusu mesela; gayet de popüler. Yalnızca İbrahimi dinlerin değil, çok daha eski uygarlıkların da kutsal metinleri içinde kendine yer bulmuş. Dünyanın tamamının uzun süre sular altında kaldığını; bütün insan ve hayvan nüfusunun yok olduğunu; yalnızca “seçilmiş” bir adam ve onun ailesinin hayatta kalıp, insan soyunu sürdürdüğünü anlatan, herkesin çocukluktan itibaren sıkça karşılaşıp ezbere bildiği bir mit. Böyle bir global felaketin, en azından “anlatıldığı biçimiyle” mümkün olamayacağını bugün artık gayet iyi biliyoruz. Diğer yandan, dünyanın değişik coğrafyalarında jeolog ve antropologların, paleontologların bulduğu izler, “yerel” çapta ama son derece etkili ve büyük sel ve taşkın olaylarının gerçekleştiğini ortaya koyuyor. Son on bin yıl içinde, en az üç kez, kimileri haritayı değiştirecek boyutta ciddi afetler yaşanmış. Tufan ve benzeri mitler, bu tür olguların toplumsal bellekte bıraktığı tortular üzerine kurulu.

İki seçenek var bu mitlere yaklaşırken: Birincisi, bunları “mit ve efsane” adıyla kategorize edip “inanç dünyası”na havale etmek ve görmezden gelmek. İkiyüzlülük en tipik görünümüyle burada ortaya çıkıyor; aman çoğunluğun inançlarını rencide etmeyelim, bunları kapsam dışı bırakıp işimize bakalım eyyamcılığı. İkinci yöntemse, bu mit ve anlatılardaki gerçekten uzak, abartılı, çelişkili yönleri filtreden geçirip, elde kalan birkaç kırıntı üzerine kafa yormak ve mitlerin ardında yaşanmışlıklardan beslenen hiç değilse bir “iskelet senaryo”nun olduğu varsayımıyla, bu hikayeler içindeki “işe yarar” parçaları ayıklamaya çalışmak.

Ben başlangıçtan itibaren, ikinci yol üzerinde yoğunlaştım. Tarihi belli bir düzene, kategorizasyona sokarak, tutarlı kronolojiler oluşturma çabasında, ister istemez ortaya çıkmış derin boşlukların biraz daha anlaşılabilir kılınması benim için birincil sorun oldu. Bu noktada, tipik bir açmazı daha fark ettim: Uygarlık tarihi, “kanıt ve belge” olarak, dönemin resmi otorite sahibince kayda geçirilmiş metin ve dokümanları esas aldıkça, “somut veri” adı altında aslında bir tür “resmi tarih”in gölgesi altında kalıyordu.

İkincisi, kronolojiler ve tarihi dönüşümler açıklanır ve incelenirken, toplumları, hanedanları, savaşları, kısaca “insanla ilgili” verileri esas alan akademik yaklaşım, biraz veri eksikliğinin de etkisiyle, bir kritik noktayı dışta bırakıyordu: “Doğanın tarihi”. Ben ilk zamanlardan itibaren bu sorunların üzerinde yoğunlaştım ve eski toplumların “mitoloji” adı altında sınıflanan anlatılarını, bugünün tarih anlayışı içinde “kullanılabilir” kılacak bir yönteme yönelmeyi yeğledim.

Kısaca söylemek gerekirse, iki temel ilkeyi gözetmeya çalıştım: İnsanın ve insan toplumlarının değişimini izlerken, doğanın değişimi ve tarihini izlemek; aynı zamanda da, eski metinlerin ve bilgi birikiminin altında, o günlerin dünyasına ait fiziksel olguların izlerini sürmek. Böyle baktığın zaman, gayet net bir resim çıkıyor karşına: binlerce yıldan bu yana dünya, belli aralıklarla fiziksel değişimler yaşamış. Bu değişimler, o günün toplumlarının yaşamlarını ciddi biçimde etkilemiş. Yine o günlerin bakışıyla kayıtlar tutulurken, bütün bunların ardında “göksel” unsurların belirleyiciliğine dikkat çekilmiş.

Dolayısıyla, aşağı yukarı yerleşik yaşamın başladığı tarihlerden günümüze dek uzanan on bin yıllık döneme ilişkin jeolojik ve antropolojik bulguları, bu dönem içinde sözlü kültürle başlamış anlatılardaki unsurlarla karşılaştırmaya ve tutarlı olanları eşlemeye başlıyorsun. Karşına da net bir grafik çıkıyor bir süre sonra.

Üzerinde yaşadığımız gezegen, belli aralıklarla fiziksel değişimlerden geçiyor, bunlar da sosyal/siyasal dengeleri ciddi biçimde etkiliyor. Ele aldığın zaman dilimindeki belirgin fiziksel kırılma noktalarını bulduğunda, bunun bir de oldukça uzun aralıklı döngü içinde gerçekleştiğini fark ediyorsun. Peki bu döngünün, binlerce yıla yayılan çevrimlerin, “ele gelir” bir işaretçisi olabilir mi? Soru buydu, ilk yola çıktığımda. Maya ve Orta Amerika astronomisiyle başlayan yolculuğu, bildiğimiz Eski Dünya’nın, yani Mısır ve Mezopotamya’nın, Hindistan’ın, Çin’in kayıtları ve metinleriyle, anlatılarıyla karşılaştırmaya başladığımda, böyle bir işaretçinin aşikar olarak ortaya çıktığını gördüm.

Bu noktada, uzun bir süre üzerinde takılıp kaldığım bir temel sorunu çözmemde, Engin Ardıç’ın 1999 yılında Star gazetesinde yazdığı bir dizi yazının ciddi katkısı oldu. Gözlerimi Mezopotamya astronomisine, altmışlık matematik sistemine ve “şar” kavramına çevirmemi sağladı o yazılar. Verileri üst üste getirdiğimde de, belli bir yanıt net olarak ortaya çıktı.

Bütün eski toplumlar, bu değişimlerden söz ediyorlardı; üzeri okült kodlarla örtülmüş mitlerinde, söz konusu değişimleri tetikleyen şeyin “göksel bir unsur” olduğunu bütün açıklığıyla vurguluyorlardı. Bana kalan, Eski Dünya’nın astronomi ve kutsal metinleriyle, Okyanus’un diğer yakasındaki Orta ve Güney Amerika uygarlıklarının bilgi birikimi arasındaki korelasyonu kurmak oldu. Marduk’la Randevu’nun “kısa” tarihi, bundan ibaret.

Sonsuz:
Peki araştırmanı yaparken ne gibi kaynaklardan yararlandın. Hangi araştırmacılar seni etkiledi ve bu kaynakların güvenilirliğine nasıl emin olabiliyorsun? Araştımanı ne kadar “bilimsel” kabul edebiliriz? Keza bilim dünyasından ne gibi tepkiler aldın?

Burak Eldem:
Gayet açık ve net söyleyeyim: “Bilimsel” olmak gibi bir kaygım yok. Bu sözcük ve kavramın, bugünün egemen literatüründe “akademik onay” ile eş anlamlı algılandığını göz önüne alırsan, benim hiç böyle bir derdim olmadığını söyleyebilirim. Resmi, bürokratik, akademik, “politically correct” ilke ve kaygıları gözetmek, başka bir duruşun, başka bir bakışın, başka alışkanlıkların işi.

Ben bir yazarım. Hani öyle birilerinin Türkiye’de uydurduğu ve terminolojiye sokmaya çalıştığı “araştırmacı yazar” gibi bir şey de değilim. Sadece yazar, o kadar. Bir yazar, neyi o an kendi perspektifi içinde önemli ve yazılmaya değer buluyorsa; neye yoğunlaşıyorsa; neyin üzerinde düşünüyorsa, onu yazar. Benim yaptığım da bu. Ağırlıklı olarak tarihe, antropolojiye ve kültür tarihine ilgi duyan; insanın bu gezegen üzerindeki serüvenini sorgulayan bir yazarım. Dolayısıyla beni birilerinden onay ve icazet alma gibi şeyler hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Kaynaklarım, kişisel olarak önemsediğim, ciddiye aldığım, önem verdiğim, kayda değer bulduğum metinler, kitaplar, kayıtlar ya da tezlerdir. Başkalarının nasıl düşüneceği, nasıl bakacağı da beni hiç ilgilendirmiyor.

Sayıca da, oransal olarak da gerçekten oldukça küçük bir azınlık var önemsediğim; yalnızca onlarla paylaşmaya çalışıyorum yazdıklarımı. Gerisi gerçekten umurumda bile değil.

Sonsuz:
Tarih 22 Aralık 2012. Sabah insanlar kalktı ve herşey aynı gidiyor. TV’yi açtılar ve şöyle mihvallerde haberlerle karşılaştılar: “2012 efsanesi çöktü.”, “Dünya’ya çarpacağı söylenen Marduk ortalarda yok”, “Burak Eldem ve iddialarda bulunan yazarlar şiştiler.” Sonra bir sürü insan sana mailler yağdırmaya başladı: “Naniiik, hani lan ölecektik. Nerde senin Marduk’un?” ya da sana mail atan bazı çokbilenlerden şu mailler gelmeye başladı: “Sana demedik mi biz avcumuzun içi gibi biliriz bu evreni, Marduk falan yok demiştik, n’oldi?” Böyle uzayıp giden ama sana sataşan bir sürü mesaj ve haber. Ne hisseder ve düşünürdün? Ayrıca böyle tepkilerin doğmasına neden olabilecek birşeyler yaptığına inanıyor musun? Yoksa birileri ortaya bir taş attı, bunun sıçrattıkları da seni mi buldu?

Burak Eldem:
İzin verirsen önce şöyle bir gülmek istiyorum bunlara. Röportajda smiley kullanıyorsan, şöyle kallavi bir kahkaha simgesi yerleştirebilirsin. Ardından, birkaç kısa şey söyleyeyim: Birincisi, “2012 efsanesi” diye bir şey yok, bir kadim zaman ölçüm sisteminde işaretlenmiş bir “çağ bitişi” var. İkincisi, bunu hep söylüyorum ama bir daha yineleyeyim: Her şey güllük gülistanlık giderken birdenbire 22 Aralık 2012 gibi bir tarihin gelip, gökten başımıza taş yağacağını düşünen ya da itirazlarını böyle bir varsayım üzerine kurarak “Olmaz öyle şey!” diyenler varsa, bir kahkaha smiley’si daha koyabilirsin. Evrende ve dünyada değişimler, anlık, saatlik, günlük, bugünden yarına ani ve şok değişimlerle olmaz. Yirmibirinci yüzyılın başları için öngörülen fiziksel ve sosyal sorunlara ilişkin alarm çanları, aşağı yukarı on beş yıldır çalıyor zaten. Hatta o kadar hızlı oluyor ki, içinde yaşarken bunları kavrayıp farkına varmakta bile zorlanıyoruz. Marduk’la Randevu’nun ilk yayımlandığı günlerdeki dünya ile, bugünün dünyası arasında bile şaşırtıcı ve keskin farklar, değişiklikler var.

Üçüncüsü ve belki de en komik, bir o kadar da acınası olan nokta: Kim dedi herkesin öleceğini, kıyamet geleceğini, dünyanın yok olacağını? Haydi bunu diyenler çağlardan beri bol miktarda var, onu geçelim de, benimle ve kitabımla aradaki bağlantıyı hangi akla hizmet kurabilir birileri? Bunu da geçtim, yahu “Marduk diye bir gök cismi gelip dünyaya çarpacak” ifadesi nereden çıktı?

Benim kitabımla, anlatmaya çalıştığım ve altını çizdiğim temel sorunlarla, tarihin ve uygarlık serüveninin seyrine ilişkin gözlemlerle hiçbir ilgisi olmayan deli saçmaları beni hiç ilgilendirmiyor. Haklısın, bu tür andavallılar mutlaka çıkacaktır. Bütün bunlar, aslında bu toplumun temel sorununu bir kez daha gözler önüne seriyor Hasan: Burada, ezberlenen klişe cümleler, sloganlar, iman edilen kavramlar önemli; düşünce, bilgi ve akıl değil. Şu sorduğun soruda sözünü ettiğin insanlar, röportajın başında söylediğim şeylere yeniden gönderme yapmama neden oluyor. Asıl mesele, tarihin içindeki değişimler, sınıflı toplumların ortaya çıkışındaki kritik kırılma noktaları, sosyal dönüşümlerin çevresel fiziksel koşullarla bağlantısı, inanç sistemleri ve din kurumlarının gerçeklikten uzaklaştırıcı etkisi iken, kitabın ana eksenine özellikle bunları yerleştirmiş ve üzerinde durmuşken, hepsinin dışında bu tür deli saçması sorularla karşılaşman bu toplumda gayet doğal.

Bak mesela, bu çalışma, üç kitap sürecek bir tarih araştırmasının ilk adımı. İkinci adım olan “Fraternis”, bence çok daha önemli ve kritiktir. Özellikle de, ilk yerleşik tarım topluluklarındaki eşitlikçi, özgür ve “kadın-merkezli” yapıdan, ilkçağın ataerkil, despot ve şiddete tapan sınıflı toplumlarına nasıl geçildiğini ayrıntılarıyla ele alır. Kadının sosyal statüsünün düşürülmesiyle birlikte, beş bin yılı aşkın bir süredir nasıl çirkin, adaletsiz, kan dökme eğilimli ve hegemonya merkezli bir dünyada yaşamakta olduğumuzu anlatır. Yaklaşık üç bin beş yüz yıl önce, bu gidişi değiştirip, yerleşik hayatın ilk günlerindeki “Ana Tanrıça” merkezli eşitlikçi toplumu yeniden gündeme getirmek, restore etmek için oluşan bir misyonu masaya yatırılıp inceler.

Ta Sybilla denen başrahibe kültünden başlayıp Pythagoras’a, Roma Cumhuriyeti’ne, Gnostiklere, Cathar’lara, Alıumbrados’a, İngiliz Devrimi’ne, Tapınakçılara, Masonlara dek bu müthiş değişim çabasının kilometre taşlarını sergiler. Peki medyanın ya da toplumun ilgisini çeker mi? Yanıtı biliyoruz. Durum ne yazık ki bu. Eğer bunlara takılacak olursan, yapmak istediklerini tamamlaman mümkün olmaz.

Şu anda üçlemenin son kitabı üzerinde çalışıyorum ve ilkbahara çıkmış olacak bir aksilik olmazsa. Belki de bütün bu uzun soluklu tarih çalışmasının bence en belirleyici, en kritik parçası oluyor bu kitap. Ama sonuçta, yine o sözünü ettiğim, bence değerli ve önemli olan o küçük grup dışında toplumun çoğunluğu için pek bir şey ifade etmeyecek ve yayımlanışını izleyen günlerde, adım gibi biliyorum ki ben hâlâ “Burak Bey, 2012’de hepimiz ölecek miyiz?” gibi geri zekalıca sorularla karşılaşacağım. Ne yapalım, içinde yaşadığımız gerçeklik bu.

Sonsuz:
Aslında anlattığın bağlamda ve benim de kitabını okurken gördüğüm üzere, Marduk’la Randevu, 2013’te de okunacak bir kitap, 2014’te de. Öyle bir çırpıda okunup bitirilecek, sansasyonel, böyle üç beş çarpıcı iddia atayım da parsayı götüreyim hazır konu popüler gibisinden bir güdüyle yazılmış bir kitap olmadığı çok belli. Çünkü kolay bir kitap değil. O kitabı okuyup, tadını çıkartmak, tam anlayabilmek de her babayiğidin harcı değil. Bu bağlamda “Yıllık Astrorolojiniz 2008” kitapları gibi tek seneye endeksli bir ürün değil. Ama diyelim oldu da oldu. Marduk’tan ses seda çıkmadı. Daha doğrusu, sesi çıktı, ama sedası gizlendi. Yani böyle önemsiz bir haber şeklinde geçiştirildi ve konu kapatıldı. Okur açısından, tezi çökmüş kitap olarak değerlendirilir mi sence bu ve 2012’den sonra kitap raflarda halen varolur mu? Aslında bu soruya paralel bir soru daha sormam lazım ki üstteki soruyla bağlantılı olsun. 2012 çok yaklaştığına göre, Marduk’un da iyice yaklaşmış olması gerekiyor. Peki şu anda sence Marduk nerede? 2012 geldiğinde biz onu görebilecek miyiz? Yoksa NASA’nın açıklamalarının insafına mı kalacağız?

Burak Eldem:
Hasan, baştan beri söylemeye çalıştığım gibi, bu kitabın temel sorunsalı, 2012 ve sonrasında oluşacak değişimler değil. Bu, ana söylemin yasladığı önemli değişkenlerden biri. Metnin ve çalışmanın tamamının kaygıları, bu sınıra sığdırılamayacak kadar geniş. Her şeyden önce, 2012’de ne olup ne olmadığı, bu kitabın belki de en temel tezlerinin geçerliliğini değiştirmiyor. Neydi bu tezler? Uygarlığın belli bir aşamasında ortaya çıkan kırılma noktasının, “bilgi” unsurunu saklanıp sakınılacak bir “ayrıcalık” garantisi haline getirdiği; toplumdaki dikey reorganizasyon sırasında, hegemonya ve iktidar gücünü paylaşanların, bilgiyi tekelleştirip onu yalnızca “seçilmişlerle” paylaşan bir kast niteliği kazandığı; bu kastın kitleler üzerindeki etki ve gücü daha net anlaşılır hale geldiğinde, egemen sınıfların daha merkezi ve sistematik, sosyal denetimi kolaylaştıracak bir inanç sistemini, yani “kurumlaşmış dinleri” bir enstrüman olarak geliştirdiği; temel parçalanmanın ve ucu bugüne dek gelen şiddet/otorite merkezli sistemin, anaerkil ya da “matrifocal” (anne merkezli) yapının ezilip, kadınların ikinci sınıflaştırılmasına yaslandığı; resmi tarih anlayışının, insan düşüncesi ve kavrayışını belli bir paradigmaya hapsettiği; ancak bu paradigma sarsılmaya başladığında yerine koyacak bir alternatifi geliştiremediği. Şimdi bütün bunlar bir yanda dururken, kitabın (ve aslında üç cilde yayılan bir alternatif tarih araştırmasının) “Acaba Marduk gelecek mi? Orada mı, şurada mı yoksa burada mı?”ya indirgenmesine ancak güler geçerim ben. Ama bir kez daha şunu yineleyip, altını kalın çizgilerle çizmekte yarar olabilir: “Doğanın tarihi” de toplumların gelişim eğrilerini belirleyen önemli bir faktördür diyorum ya… Kapitalizm, işte bu “doğa tarihinin”, uygarlık serüvenimiz boyunca görece en yumuşak, en dost, en sorunsuz davrandığı bir evreye rastladı. Aşağı yukarı 1600’lere yaslarsak başlangıcını, dört yüz yıla yaklaşan, gerçekten doğanın insanlara çok büyük bir “arıza” çıkarmadığı bir periyot. Bu nedenle, hemen her coğrafyada, oldukça hızlı ve sorunsuz sayılabilecek bir gelişim gösterdi. Ama geçen yüzyılın sonlarından itibaren, bu konuda tehlike çanları da çalmaya başladı hafiften.

Şimdi, temel sorulardan biri şu olmalı: Acaba doğanın ve fiziksel koşulların görece daha sertleşeceği; başka bir deyişle “doğanın tarihi”nin belli noktalarda “arıza çıkarmaya” başlayacağı evrelere girdiğimiz göz önüne alınırsa, kapitalizm için balayı süresi bitmek üzere demektir. Zaten yirminci yüzyıl başlarında finans-kapital evresine adım atmasıyla birlikte o başkalaşım tehlikeli biçimde boy göstermiş ve ürkütücü sonuçlarına ilişkin ipuçları belirmişti. Şimdi, yeni koşullar altındayken, kendi gelişim eğrisi zaten alçalışa geçen kapitalizm, 2012 ve sonrasına yayılacak sorunlu ve zorlayıcı bir evreden sağlam çıkabilecek mi?

Demografik şartların zorlayıcılığı; kaynak kullanımı ve dağılımıyla ilgili sorunlar; paylaşımın geçen yüzyıldaki yapısının son dönemde gitgide sarsılmaya başlaması; doğanın “cilveleri” ile sık sık karşılaşılır olması, dünyanın “global egemen sistemi”ni nasıl bir noktaya getirecek?

Bir süredir ardı ardına sorunlar yaşayan ve artık “kapitalizm olmaktan çıkmış” bir global hegemonik ekonomik sistem, ayakta kalmak için hangi ürkütücü yolları deneyecek ve bunları “politically correct” bir kılıf içine sığdırmaya çalışacak?

Son birkaç yıl içinde, daha ucunu hafifçe gördüğümüz doğal değişimlerin, “güçlü” denen devletleri nasıl zorladığını ve sıkıştırdığını hatırlayalım: İklim değişimi ve kuraklık tehditleri; tarımda uluslararası düzeyde çöküş sinyalleri; Katrina gibi birkaç güçlü doğa olayının, şöyle hafifçe bir iki tokat atması bile nasıl ciddi etkiler yarattı, birlikte gördük. Bunların sıklaşacağı ve yoğunlaşacağı bir dönemi, bugünün “egemen global dünya sistemi” atlatabilecek mi? Atlatamayacaksa, yeni manevra ne yöne olacak ve bu manevranın bedellerini kimler, nasıl ödemek durumunda kalacak? Üzerinde durmamız gereken sorular ve sorunlar bunlar.

Ha, bir gök cisminin, hem de bütün eski toplumların kayıtlarında net bir biçimde zikredilen bir gök cisminin etkileri ve gücü ne zaman “aşikar” hale gelir? Görünür hale geçer mi? Geçerse ne zaman? Bunlar daha spekülatif görünen ve “meraklısını” ilgilendirebilecek, gerçekten önemli sorular. Ama belirleyici olan, yukarıda söylediklerim ve röportajın başından beri anlatmaya çalıştıklarım.

Sonsuz:
2012 sonrası dünyayı nasıl görüyorsun? Kimisi çok iyimser, Altın Çağ başlayacak, insanlık telepati bile yapabilecek gibi spiritüel yorumlar da var. Gittiği gibi gider diyen de. Eğer çok sert değişimler olacaksa, ortalık şenlenecek demektir aynı zamanda bu. Özellikle de büyük felaketler bekliyorsa bizi, dünya çok karışacak demektir. Sen gibi değişimler bekliyorsun. Burada Burak Bey, süpervolkan patlayacak mı, İstanbul’da deprem olacak mı? gibi sorulardan öte. 2012 sonrası yeni dünya düzeni hakkında görüşlerini almak istiyorum.

Burak Eldem:
İşin spiritüel boyutunu bir yana bırakalım; çünkü benim bilgili ve donanımlı olduğum bir alan değil bu. Dolayısıyla ezbere konuşmak istemem. Ama en azından şunu söylemekte bir sakınca yok: Altın Çağ benzeri iyimser yorum ve beklentileri, en az felaket/kıyamet teorileri kadar inandırıcılıktan uzak buluyorum. Hele dünyadaki tüm insan türünün bir sabah aniden “aydınlanmış ve gelişmiş” olarak uyanacağı gibi beklentiler, fazlasıyla iyi niyetli geliyor bana, en hafif deyişle. Ayrıca böyle bir değişimin ardında olması beklenen maddi temellere ilişkin, fiziksel olgulara ilişkin bir veri yoksa, bunları konuşmak da çok anlamlı değil.

Diğer konuya gelirsek, iki farklı düzlem üzerinde konuşmak gerekir: Birincisi, insandan bağımsız fiziksel-doğal değişim süreçleriyle ilgili tahmin ve beklentiler; ikincisi de, bu değişimlerin insan topluluklarına, sosyal ve siyasi yapılara uzanacak etkileri.

Birkaç ana başlık öne çıkıyor gibi: İklim ve ona bağlı sancılar, son birkaç yıldır artık neredeyse bütün ülkelerin ajandasında. “Isınma” ya da “soğuma” üzerinden giden kutuplaşmaları bir yana bırakalım; son derece açık bir durum var: Yeryüzündeki iklim paternleri son on yıldır ciddi biçimde sarsılıyor ve neredeyse “çöktü” diyebileceğimiz noktanın eşiğinde.

Bunun olası sonuçlarını ve tetikleyeceği zincirleme süreçleri tahmin etmek zor değil: İklim demek, bütün coğrafyaları denetleyen temel değişken demek. Onda yaşanacak bir değişim, doğa süreçlerini de deyiş yerindeyse “bunalımlı” ve kararsız bir hale getiriyor. Zaten son on yılın verileri de, giderek hızlanan böyle bir duruma işaret etmekte. Yağış rejimleri ciddi biçimde değişiyor. Bunun sonucu, hem bitki örtüsünün değişmeye başlaması, hem de seller ve toprak kaymaları gibi hayatı etkileyecek fiziksel olguların daha sık ve daha etkili biçimde ortaya çıkması. Diğer yandan, bunlar bir kısır döngü içinde birbirini tetikleyen olumsuzluklara da kapı açıyor. Bitki örtüsü, flora sarsıldıkça, yağış rejimlerine, dolayısıyla iklime olumsuz yönden etkide bulunuyor. Daha can alıcısı, aynı süreç içinde, uygarlığımızın varlığını borçlu olduğumuz bir üretim alanı, yani tarım, ciddi biçimde sekteye uğruyor. Teknolojiniz hangi düzeye erişirse erişsin, eğer yiyecek ve insanlarınıza yedirecek ekmeğiniz yoksa, uygarlığınız için tehlike çanları çalmaya başlamış demektir.

Kuraklıklar, tarımla birlikte, kullanılacak suyla ilgili planlamaları da olumsuz yönde etkiliyor. Çünkü bir yandan, akarsu rejimleri ciddi biçimde değişiyor; büyük nehirlerin kimi kolları kurumaya başlıyor; birçok coğrafyada kuruyan göller o kadar artmaya başladı ki, haritaların değişmesi bile gündemde artık. Bunlar çok kritik; çünkü uygarlığımız, “su kenarında yerleşim” üzerine kurulu. İçme suyu sorunundan tutun, hijyene, tarımdaki sulamaya ve endüstrüye kadar aklınıza gelecek her alanı sarsıyor bu gelişimler. Bunlar, iklim ve atmosferik koşullardaki değişimlerin fiziksel etkileri. Bir de, jeolojik süreçler var ki, bu konuda sağlıklı bir fikir yürütmek çok zor, çünkü veriler çok dağınık, çok çeşitli ve o verileri işleme konusunda yöntem ve kriter çokluğu, somut sonuç almayı zorlaştırıyor. Ama benim kendi gözlemlerim ve değerlendirmemle, jeolojik-sismik hareketlilik de yine son onyılda dikkati çekecek kadar artmış durumda. Volkanik hareketlilikler, fay hatlarındaki artan gerilimler, bunların yakın dönemdeki olası sonuçları, ancak uzmanların yanıtlayabileceği sorular ama eğer dünyanın birkaç önemli ve hareketli fayında “zaten gecikmiş” denen deprem beklentileri varsa, bunların belli bir zaman dilimine yoğunlaşmasının yaratacağı sorunları düşlemek zor değil.

Varsayım ve spekülasyonları bir yana bırakıp, bu tür fiziksel değişimlerin giderek daha sık ve daha etkili yaşanması durumunda, sosyal/siyasal dengelerin nasıl etkileneceğine gelirsek, yanıtı bulmak çok da zor değil. Nüfus ile kaynak arasındaki makasın giderek açıldığı bir dönemde, tarımın sekteye uğradığı, su problemlerinin yaşandığı, yağış rejimleri dolayısıyla beklenmeyen atmosferik doğa olayları ve bunların getirdiği olumsuz sonuçlarla daha sık karşılaşılır olduğu düşünülürse, demin sözünü ettiğim noktaya geliyoruz. Yani, “egemen global sistemin” ilk kez bu boyutta ve bu yaygınlıkta bir “doğa darbesi” ile karşılaşacağı olgusuna. Koşullar zorladıkça, siyasi dengeleri ayakta tutmanın çok çok zorlaşacağını tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok. Hele tarihte bunun çok net örnekleri gözümüzün önünde duruyorken. Kısacası, ayrıntılar üzerinde tahmin yapmak çok anlamlı değil ama genel hatlarıyla şunu çok rahat söyleyebilirim ki, dünyayı ve uygarlığımızı gerçekten zor günler bekliyor. Belki de insanlık için en önemli sınavlardan biri olacak, bu dönemi ayakta kalarak atlatmak.

Sonsuz:
Bu bağlamda; 2012 filmindeki sahneler, özellikle de “Nuhun Gemisi” konsepti çok da fantazi kalmıyor gibi sanki? Bu yazıyı okuyanların aklına da kesin şu geliyordur: Ne yapmamız gerekiyor o zaman? Bir ara dağlara Marduk kolonileri kuruluyordu. Oralardan bir tanış mı ayartalım, gerektiğinde tabanları yağlamak için. Yoksa gidip kendimize arsa alıp ev mi çıkalım? Yoksa olduğumuz yerde kalıp olan biteni izleyip, bize birşeyler olmaması için dua mı edelim? Türkiye’nin durumu ne olur bu arada. Ya da sadece geleyim: Bırak Türkiye’yi boşver ne olursa olsun, İstanbul’a birşey olur mu? İstanbul’a birşey olmasın da, dünyanın kalanına ne olursa olsun di mi? 😛

Burak Eldem:
Nasreddin Hoca’nın dediği gibi, “Kıyamet, ben ölürsem kopar”. 🙂 Roland Emmerich, ticari kaygılar uzantısında film yapan ve bunu teknoloji gösterisiyle biçimlendiren bir yapımcı/yönetmen. Bundan önceki filmlerinde uyguladığı yöntemi, 2012’de de aynen uyguladığı görülüyor: Verileri ve göstergeleri güçlü bir amplifikatörden geçirip, on kat, yirmi kat, elli kat, yüz kat abartarak, daha çarpıcı, daha şoke edici görüntüler kullanmak. Ama yalnızca görüntüler. Emmerich için, ele aldığı konunun arka planı ya da altyapısından çok, “bunu muhafazakâr orta sınıfa nasıl satacağı” ilgilendiriyor. Bu nedenle (henüz baştan sona izlemediğim halde) 2012 filminin abartılı varsayımları üzerinden fikir yürütmeyi vakit kaybı olarak görüyorum. Ama sözünü ettiğim zorlayıcı faktörler, filmdeki dozun çok çok altında olmakla birlikte, belli coğrafyalarda ve belli olumsuz koşulların arttığı dönemlerde kısmen de olsa kendini hissettirecektir. Bunlar çok da uzak olgular değil aslında; yetmişlerin sonlarındaki “yakıt krizi” sırasında insanların nasıl benzin istasyonları ve gazyağı dağıtıcıları önünde uzun kuyruklar oluşturduğunu; diğer yandan olanakları ve/veya “tanıdıkları” olanların nasıl fazla etkilenmeden bu krizi geçiştirebildiklerini anımsıyorum. Sorun biraz da burada zaten: Bencillikten, “gemisini kurtaran kaptan” anlayışından mümkün olduğunca uzaklaşabilmek.

Çok yakınlarda ilginç bir deneyim yaşadık sözgelimi: Memurlar, bıçak kemiğe dayandığı için iş bırakma eylemi yapmak zorunda kaldılar. Aynı günün akşamı, televizyonların haber bültenlerinde gerçekten oldukça düşündürücü görüntülerle karşılaştık: Aynı koşulları ve zorlukları kendileri de yaşadıkları halde, diğer insanlar memurların o eylemine, salt “kendi işlerini zora koştuğu için” sert tepki gösteriyor, hatta yer yer “linç girişimini” çağrıştıran görüntüler ortaya çıkıyordu. Anlayış, paylaşma, dayanışma, birlikte göğüs germe yerine, sorunun kendisine değil, sorundan etkilenip direniş eylemi yapanlara tepki göstermek. Faşizm, böyle toplumsal koşullarda güçlenip boy verir; bu nedenle, içinde yaşadığımız toplumun karakteri, dayanışma, paylaşma ve yan yana durmayı dışlayıp bencilliğe yaslanan ilkellikleri nedeniyle faşizmi kendiliğinden besleyen bir doğaya sahip.

Ne yapmak gerekir, gibi bir soruya yanıt vermek, yol göstermek benim haddimi de, amacımı da çok aşar. Yapabileceğim ancak, kendimce, doğru bildiklerimi söylemek – ki bunu altı yıldır yineliyorum zaten. Egolarımızı, bencilliğimizi, hırslarımızı, kısacası “ilkelliğimizi” törpülemeyi becerebilmek. Kendimiz gibi olanlarla, bizim de her an yüz yüze gelebileceğimiz sorunları yaşayanlarla, gerektiğinde yan yana durabilmeyi bilmek. Paylaşmayı, dayanışmayı, başkalarını da kendin kadar düşünebilmeyi becerebilmek. Ama bu söylediklerimin en hafif tabirle “ütopik” olduğunun da farkındayım elbette. Ancak çok küçük bir azınlık, bunu yapabilecek düşünsel/vicdani olgunlukta. Aslına bakılırsa, bu azınlık, benim az önce sözünü ettiğim “bilgiyi önemseyen, okuyan ve düşünen” azınlıkla da neredeyse bire bir örtüşüyor. Benim asıl önemsediğim ve kaygı duyduğum kesim de bu zaten. Bu niteliğe sahip, bu duyarlılığı geliştirebilmiş, bu vicdanı ve anlayışı korumayı başarabilen azınlığın, mümkün olduğunca yara almadan atlatmasını diliyorum yaklaşan zorlu dönemi. Ama benimki yalnızca bir dilek ve temenni, o kadar. Soruna geri dönecek olursam; “tabanları yağlayıp kaçmak” ya da “sığınacak bir Nuh’un gemisi aramak” gibi fantezileri bir yana bırakıp, gerçek hayata gelelim. Kaçınılmaz bir değişim sürecinden geçmemiz gerekiyor. Birçok yönüyle sınanacağımız bir süreç bu. Kolay olmayacağı kesin; sonuçlarını şimdiden öngörebilmekse, iyice zor.

Sonsuz:
Belki de beklenen “Altın Çağ”ın gelişi öyle gökten zembille inme şeklinde değil de, bu şekilde olacak. İnsanlık organizması, malum “deveye diken…” sistemiyle, daha motive halde çalıştığı için rahat rahat bir dünya oluşturmak, kaynakları adil paylaşmak, dengeli bir dünya kurmak varken, en zorlu koşullarda harekete geçen bir yapıya sahip. Şu dönemden geçerken, canımız çıkacak ama belki de  çocuklar ve torunlarımız için bu gerekli bir süreç. Yoksa bizim bu dünyayı toplayabilmemiz pek mümkün görülmüyor. Umarım en hafifinden atlatırız da aklımız başımıza gelir. Ben sana çok teşekkür ederim. Umarım okurlarımızı bilgilendirebilmişizdir.

Hasan 'Sonsuz' Çeliktaş

18 Kasım 1976'da Mersin'de doğdu. Toros Koleji'ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü'ne girdi. Fakültesini çok sevdiğinden mezuniyeti sonrasında oradan ayrılamadı ve asistan kadrosunda eğitim hayatına devam etti. 2005'te ise İzmir'e yerleşti. 2001 yılında "Sonsuzlukotesi" mail grubunu kurmasıyla başlayan yazarlık hayatı, önce 2002'de sonsuzlukotesi.com'u, daha sonra da 2004'de derKi.com'u kurmasıyla devam etti. Bir yandan da Cosmopolitan, Esquire, Yeni Aktüel, Zodiac, Akşam Brunch gibi dergilerde ve Akşam Gazetesi'nde serbest yazar olarak yazıları yayınlandı. 2011'de ise Anadolu topraklarından doğup Amazon.com'da yayınlanan ilk Türk Spiritüel dergisi "The Wise"ı oluşturdu. Halen yazmaya devam ediyor. Duru Sonsuz ile Özün Dünya'nın babası sıfatıyla onlara rehberlik yapmaya çalışıyor...