Sosyalizmin son kalesi olan Küba, her hâliyle ilginç bir ülke. İçe dönük siyasete, kendi yağıyla kavrulan bir halka ve dünyaya meydan okuyan bir lidere ev sahipliği yapan Küba’da yakın tarihin en çalkantılı olayları meydana geldi. Ambargolara ve tehditlere rağmen inatla direnen yapısı, çoğu kez düşmanlarını bezdirdi. Alt tarafı küçücük bir ada olan bu ülke, nasıl oldu da başta ABD olmak üzere karşısında duranlara diklenip kafa tuttu? Bunun en basit cevabı, yarım asırlık Küba Devrimi ve lideri Fidel Castro’dur.

1959 yılındaki Küba Devrimi’nden önce ülke; fuhuş, eğlence ve kumarhane merkezi sayılır, dışa bağımlı bir siyaset izlerdi. O dönemin süper güçlerinden SSCB’ye yakın olan Küba, ticaretini de daha çok demir perde ülkeleriyle yapardı. Fidel Castro ve Che Guevara’nın kapitalist sistemle olan ezeli “münakaşası”, direniş ve örgütlemelerle doruğa çıkınca da Küba’nın meşhur “kızıl” devrimi gerçekleşti. Bu mücadelede de Che, yakın dostu Castro’ya erken veda ederek onu yalnızlaştırsa da iradesi ve kendine has devrimci inadı sayesinde Castro, Küba’yı bugünlere kadar getirdi. Halkının bir kısmı tarafından eleştirilse de çoğunluk Castro’yu çok seviyor ve adı ne olursa olsun Küba’da kurduğu köklü siyaseti destekliyor. ABD’nin bir kaşık suda boğmak istediği ve öldürmek için gizli servisi vasıtasıyla 638 kez girişimde bulunduğu Fidel Castro, bağırsak rahatsızlığından dolayı uzun süredir hastanede yatıyor. En son 23 Eylül 2007’de TV’de bir saatlik bir demeç verdi. Herkes öldüğünden şüpheleniyor; ama henüz Küba hükümeti tarafından bunu doğrulayan bir açıklama yapılmadı. Anlayacağınız, yakın tarihin bu efsane lideri, düşmanlarına erken sevinç yaşatmamak için hasta yatağında kastırıyor!

Bir devrimci olarak Castro

Latin Amerika ve Küba’nın da dâhil olduğu Karayip bölgesi, Batı’nın yüzyıllardır uyguladığı sömürgeci siyasetine maruz kalmış, halkın bu duruma karşı yükselen sesi de her daim bastırılmaya çalışılmıştı. Hâlen de durum pek farklı değil. Siyasal bağımsızlığın olmadığı yerde, halkların ve devletlerin de bağımsızlığından bahsedilemez. Kendisini kapana kısılmış hisseden uluslar, bu durumla mücadele etme yoluna gider. Küba da böyle bir mücadele sürecini yarım asırdır yaşıyor. Ülke ekonomisinin özellikle ABD tekelinde olması ve ekonomiyi yönlendirenin aynı zamanda siyasi egemenliği de sahiplenmesi, Küba’nın kaynayan bir kazan haline gelmesini sağladı. Demokrasinin teğet geçtiği, diktatörlükle sömürgecilik arasında kalmış bir ülkenin kabuğunu kırmaya çalışması doğaldır. Bu kabuğu kırma durumu, Küba için iki seçenekliydi; ilki, bir liderin ortaya çıkıp, düzene meydan okuyarak sömürgeciliği dışlaması, ikinci ise tamamen egemen güçlerin boyunduruğu altına girmesiydi. 1959 yılında, Küba için ilk seçenek geçerli oldu. Marksist devrimci kişiliğiyle, öğrenciyken bile kapitalist güçlerle mücadele eden Fidel Castro, “yoldaşlarıyla” beraber ünlü Küba Devrimi’ni gerçekleştirmişti. Bu onun ilk girişimi değildi; 1953’te Batista diktatörlüğünü yıkmak amacıyla küçük bir grup oluşturan Castro, 26 Temmuz’da Santiago’daki Moncada kışlasına 125 arkadaşıyla birlikte bir baskın düzenlemiş; ama başarısızlığa uğrayarak tutuklanmıştı. 21 aylık esareti, dönemin Küba Başkanı Batista’nın affetmesiyle son bulmuştu; ama o mücadelesini bırakmadı. 2 Aralık 1956’da Granma yatıyla Küba’ya dönerek, Oriente’de karaya çıktı. Burada hükümet kuvvetleriyle girilen çatışmalarda arkadaşlarının çoğunu yitiren Castro, aralarında kardeşi Raul Castro ve Ernesto Che Guevara’nın da bulunduğu 12 arkadaşıyla birlikte Oriente’nin güneybatısındaki Maestra dağlarına çekildi. Bu dağlarda iki yıl boyunca Batista’nın kuvvetlerine karşı bir gerilla savaşı yürüttü. Giderek siyasi desteğini yitiren ve bir dizi askerî yenilgiye uğrayan Batista, 31 Aralık 1958’de Dominik Cumhuriyeti’ne kaçtı. Castro 1959’un ilk günlerinde Havana’ya girdi. Hukukçu Doktor Manuel Urrutia Leo devlet başkanlığına, Castro da başbakanlığa getirildi. Castro’yla birlikte bu mücadelenin ön saflarında yer alan Che Guevara, başta ABD olmak üzere kapitalist ve sömürgeci anlayışa sahip herkesi Küba’dan defedeceklerini açıklamıştı. Castro, halkın daha sosyal bir devlet anlayışına ihtiyacı olduğunu biliyordu. Bu ihtiyacı karşılayabilmek için sağlık, eğitim ve sosyal hizmetler alanında büyük atılımlar yaptı. Devrimden önceki Küba burjuvazisinin temelinde uluslararası sermayeyle iç içe geçen bir sermaye olduğundan Castro, bu duruma öncelik verip burjuva sınıfın hareket alanını sınırladı. Marksist anlayışın temel direği olan eşitlik ilkesini, halkın iliklerine kadar hissetmesini sağladı. Devrimin anti-emperyalist bir düşünceyle yapıldığını gören SSCB, Castro’ya bir anlamda el vererek, Küba’nın toplumsal ve ekonomik alanlardaki dönüşümüne yardımcı oldu. Bir devrimci olarak Castro, mücadele anlayışını tek adamcı zihniyet üzerine kurmadı. Her ne kadar ülke dışındaki imajı o olsa da devrim prensiplerinin dışına çıkılmaması şartıyla bir çeşit demokratik bakış açısını benimsemiştir.

Devrimin getirdikleri ve halkın Castro algısı

Siyasi veya askerî müdahalelerle yönetime gelen kişilerin en büyük sıkıntısı, çoğunluğun desteğini alamamalarıdır. Kendisini baskı altında hisseden bir halk için doğal bir tavırdır bu. Fidel Castro’yu muadillerinden farklı kılan en önemli şey ise halkın büyük oranda desteğini almasıydı. Siyasi sezgileri güçlü ve karizmatik bir lider olan Castro, saldırgan bir siyaset yerine, gelişen olaylara göre tepki vererek devrimini bugünlere kadar taşıdı. Küba halkının ihtiyaçlarını doğru bir şekilde tespit ederek, devrim sonrası hemen ilk elden kiraları ve ürün fiyatlarını düşürdü. Toprak reformuyla beraber halk çiftlikleri oluşturdu ve üretimi sürekli kıldı. Halk desteğini arkasına almasının, ekonomik sorunları ortadan kaldırmaktan geçtiğini bilen Fidel Castro, herkesin iş sahibi olmasını sağlayıp, enflasyonu da asgari düzeyde tutarak, devrimin temellerini güçlendirdi. Devrim sonrası; 60 yeni üniversite, binlerce spor kompleksi ve kültür merkezi açıldı. Küba’da her aileye konut tahsis edildi. Küba, tıp alanında birçok ilke imza attı ve tıp eğitimi konusunda dünya çapında ün sahibi oldu. Latin Amerika başta olmak üzere birçok ülkeye doktor gönderiliyor; ayrıca yılda yaklaşık 20 bin kadar yabancı öğrenci, ülkeye tıp eğitimi almak için geliyor. Bugün, nüfusunun tamamı okuryazar olan, işsizlik sorunu olmayan ve dünyanın en iyi tıp sistemlerinden birine sahip bir Küba var. Halk, 50 senedir uyguladığı yönetim politikasından ve egemen güçlere karşı kararlılıkla devam eden mücadelesinden dolayı Castro’ya büyük saygı duyuyor. Sonuçta, Fidel Castro’nun Küba’da uyguladığı yönetim sisteminin adı ne olursa olsun, devrim öncesine göre değerlendirildiğinde halkı refaha kavuşturdu ve sosyal dayanışma ortamı yarattı. Devrimci liderin muhalifleri de yok değil; ama bunların çoğu, zaman içinde ABD’ye sığınma yolunu seçip muhalefetlerini oradan yapmaya başladı.

ABD’nin Castro kâbusu

Bir dönem ABD’den atanan valilerle yönetilen Küba, dünya için kahve ve şeker kamışı üreten bir ABD eyaletinden ibaretti. Ülke ekonomisin neredeyse %90’ı ABD tekelindeydi. 1901’deki Küba Anayasası’nda bile üçüncü ülkelerle ABD izni olmaksızın görüşmeler yapılamayacağına dair ibareler vardı. ABD, dibindeki bu kara parçasının kendi başına işler yapmasını hiçbir zaman arzu etmedi. Hele ki, o dönemlerin diğer gücü SSCB’nin sosyalizmi, bu ada ülkesine yaymasına asla tahammül edemezdi. Bu yüzden en yakınından en uzağa, sömürgeleştirdiği her ülkenin dizginlerini daha bir sıkı tutmaktaydı. Fidel Castro, varolan düzeni değiştirmek için arkadaşlarıyla gerçekleştirdiği Küba Devrimi sonrası ABD, en büyük kâbusuyla; yani sosyalist, antiamerikancı bir Küba’yla burun buruna geldi. Castro’nun ABD aleyhtarı söylemleri ve tüm dünyayı emperyalist düzenden kurtulması için bir anlamda “gaza” getirmesi, ABD’yi bir dizi ciddi önlemler almaya yöneltti. Küba’ya ilk elden ekonomik ambargolar uygulayan ABD, ülkenin ticari reflekslerini felç etti. Küba pasaportunu geçersiz kıldı ve ilişkilerini askıya aldı. Tüm bu gelişmelere rağmen Fidel Castro, devrim prensiplerinden ödün vermedi. Aksine ABD’yi kızdırabilecek her türlü şeyi yaptı.

Bunlardan en önemlisi de can düşmanı SSCB ile kurduğu yakın ilişkiydi. Bazı siyaset bilimciler, Castro’nun sosyalist manevralarını 1970’lere kadar bağımsız bir şekilde sürdürdüğünü savunur; yani ABD’nin vurguladığı üzere bir Sovyet ağabeyliği söz konusu değildir. Daha çok SSCB’nin büyük ekonomik yardımlarından sonra Castro’nun ABD’nin bahsettiği bir sosyalistliğe büründüğü söylenir. Her iki şekilde de Castro’lu antiemperyalist Küba, ABD için tam bir kâbus olmuştur.

Fidel Castro, her türü siyasi ve ekonomik baskılara rağmen Küba’yı ayakta tuttu. Dış borçsuz ve IMF’ye tabi olmayan bir ülke yarattı. Yaptıklarıyla dünyada büyük bir Castro ve Küba hayranlığının doğmasına sebep oldu; bir nevi emperyalist karşıtlığının sembolü haline geldi. Kendi kabuğuna çekilmeye mahkûm edilmiş bir halk ve devlete rağmen zorluklara göğüs geren bir lider portresi, ABD’nin diğer ülkelerle yaptığı bu tip mücadeleler için kötü bir örnekti. ABD, Merkezi Haber Alma Örgütü (CIA) vasıtasıyla “ulusal tehdit” olarak gördüğü Fidel Castro’ya tam 638 kez suikast girişiminde bulundu.

Castro’yu ortadan kaldırmak isteyen CIA ajanları ve muhalifler; zehirli iğne ve zehirli puro gibi yöntemlerin yanı sıra, kadın tuzağı da kullandı. En ciddi suikast girişimi ise 2000 yılında Castro’nun Panama ziyareti sırasında oldu. Küba liderinin konuşma yapacağı podyumun altına yerleştirilen 90 kiloluk patlayıcı son anda bulunmuştu. Şimdilerde ABD, her yolu deneyip de ortadan kaldıramadığı Fidel Castro’nun hasta yatağında eceliyle ölmesini bekliyor. Yarım asrı aşkın bir kâbusun bitmesi için gün sayıyor da diyebiliriz.

Uzun soluklu bir iktidar

80 yaşındaki Fidel Castro, geçen sene bağırsak kanamasından dolayı hastaneye kaldırılmıştı. Öldü söylentilerinden dolayı kameralar karşısına geçen Castro, söyledikleriyle yarım asırlık mücadelesinin sonunun daha gelmediğini vurguluyordu. Rahatsızlığından dolayı 47 yıl sonra ilk kez yetkilerini bir diğer Castro, kardeşi Raul’e devretti. Ülkede daha önce başkan yardımcısı ve dışişleri bakanı olarak görev yapan Raul için “Benden sonraki en deneyimli lider” diyen ağabey Castro, ülkenin geleceğinin onda olduğunu işaret ediyor. Küba halkı, bu görev değişikliğinin sürekli hâle gelmesine daha hazır değil gözüküyor

Castro’nun ünlü sözleri

“Bugünden itibaren devrim şenlikleri bitmiştir; yarın herhangi bir işgünü gibi işbaşı yapılmalıdır.” (1959’daki Küba Devrimi’nden sonra işçilere hitaben söylemiştir.)

“Yönetimin bir suçlu veya hırsız tarafından garanti altına alındığı bir cumhuriyette onurlu insanların öldürülmesi veya hapsedilmesi olağandır… Beni lanetleyin. Bunun hiçbir önemi olmayacak; çünkü tarih benim yanımda yer alacak.” (1953’te Batista rejimine karşı yaptığı darbe girişiminin başarısızlığından sonra tutuklanmış ve mahkemede böyle bir açıklama yapmıştır.)

“Bu kadar büyük bir devrim yaptım; ama Atatürk’ün yaptıklarını başaramazdım.”

“Diktatör olmak kötü bir şey mi? ABD için öyle olabilir. Evet, ben diktatörüm; ama kendimin diktatörüyüm, halkımın kölesiyim.”

“ABD’de başkanlık oylaması yapıldığı gün ben de diğer tüm Amerikalılar gibi plaja gittim.”

“Devrimci eserimiz hakkında kimse benim kadar eleştirel olmamıştır; ama beni asla imparatorlukların en kötüsünden özür diler ya da yardım dilenirken göremeyecekler.”

Konuk Yazar