2012 Sonrası Yeni Dünya ve Türkiye

Yazıma, 2012 ile ilgili akıllardaki esas önemli soruyla başlamak istiyorum: (“Avrupa Yakası”ndaki Burhan Altıntop tonu ile) Kardeş, 2012 diyon, dönüşüm diyon; ben sana saygı duyuyom, inanıyom falan ama bana sonucu söyle? N’olcak bize? Türkiye’nin vaziyet n’olcek? Hadi diyelim Türkiye’nin her zamanki kısmı (Doğu illeri falan) biraz hasar gördü (nasılsa hep görürler, alışıklar), benim dünyanın merkezinde yer alan şehr-i İstanbul’uma bişi olcek mi, hadi hadi daha da indirgeyeyim, benim popom kurtulecek mi?

Kısaca şöyle yanıt vereyim sayın Altıntop, çok beklersin! 2012 sonrası yeni dünya düzenindeki temel felsefe, “Önce kendi popomu kurtarayım da gerisi n’olursa olsun, bana ne ya!” olmayacak bir kere. Artık dünyayı sadece kendi veya yaşadığı şehir veya ülke olarak algılayanların çok fazla şansı kalmayacak bu dünya üzerinde. (Çok utopik geliyor ama bu zaten 2012’de aniden olacak bir değişim değil, yüzyıla uzanan hatta aşan bir süreç ve gezegenin düşünsel frekansı “bütünlük” düşüncesine uygun titreşmeye başladığında, “sen ayrısın ben gayrı”cılardan pek eser kalmayacak.) İnsanlığın bütününü düşünmeyen, insanlığın yararına çalışmayan, Dünya’ya zarar verici etkinliklerde bulunanların kökü kazınacak bu gezegenden ve işte kitaplarda hep sözü edilen “Altın Çağ”ın temel özelliği de bu zaten; insanlık için yaşayan insanların çağı. Peki “Böyle bir dünyada Türklerin yeri ne?” sorusunun yanıtını ise şöyle vereyim:: Türkler, bu yeni dünyanın oluşum sürecinde başat rol oynayacaklar.

Şimdi bu cümleleri okuyunca kimileri şöyle bir gerinmiş, “Ceddin deden, neslin baban” modlarında havaya girmiş olabilir. Zaten “hep kahraman Türk milleti”, böyle bir oluşumda tabii ki en önde gidecektir vs. vs. Bu noktada, benim Türklük anlayışımı biraz anlatmam gerekiyor sanırım. Bana göre iki çeşit Türk vardır: Birinci grup Türkler, nüfus cüzdanı Türkleridir. Bu kişilerin Türk olarak nitelendirilmelerin tek nedeni, nüfus cüzdanlarında T.C. vatandaşı ibaresi bulunmalarıdır. Bunların arasında içip içip erkekliğini kanıtlamak için havaya ateş açacam diye yanlış zamanda yanlış yerde olmalarından başka günahları olmayan insanları vurup öldüren, kamuoyunda maganda olarak nitelendirilen ama esasında hayvanlıktan bile nasibini almamış hücresel oluşumlar da vardır; on yedi aylık bebeğe tecavüz ediş görüntülerini çekip satarak para kazanmaya çalışan yaratıklar da veya “namusumu temizlicem lan” diyerek sülalesinde kim var, kim yok katleden ruh hastası manyaklar da… Daha olumlu sayılabilecek örnekler arasında; gezegendeki oksijeni sabah yayınlanan kadın programlarındaki aksiyona kendini kaptırıp daha hızlı tüketen teyzecikler veya tüm hayatını milyon dolarlar kazanan topçuların gollerine bağlayan ve bu uğurda ölmeye bile hazır fanatikler de sayılabilirler. Bu prototiplerin “Ne mutlu Türküm diyene!” sözüyle tek bağlantıları, nüfus cüzdanlarıdır. Peki ikinci grupta yer alanlar kimlerdir? Bunu Atatürk’ün yazdığı tek şiirdeki Türk tanımıyla açıklamaya çalışayım:

“TÜRK sadece bir milletin adı değil,
TÜRK bütün adamların birliğidir.”

İşte yeni dünya düzeninin kuruluşunda rol alacak Türkler, “bütün adamların birliği” sözünde anlatılmaya çalışanlar olacaktır: yani önce (maddi-manevi) “bütün”lüğünü sağlamış, “adam” olmuş; sonra da diğer “bütün olmuş adamlar” ile birlik oluşturmuş kişiler. Yani aslında “insan” olmanın temel kaidelerini yerine getirmiş bireyler bunlar. Bu noktada diyeceksiniz ki “Tamam da kardeşim, böyle kişiler sadece Türkiye’de değil, dünyanın her tarafında olabilirler, öyle değil mi?” Evet, kesinlikle haklısınız; zaten gezegenin her yanında böyle birçok kişi olmalı ki yeni dünya düzeni oluşumu gerçekleşebilsin; ama Anadolu toprakları üzerinde yaşayan “Türkler”in, gezegenin diğer köşelerinde yaşayanlara oranla ufak bir farkları var. Ne mi o? Kıtaların kesişim noktasında yer alan bir ülkede yaşayan varlıklar olmaları… Bu, politikacılarımızın tipik hamasi nutuklarına başlarken kullanmayı çok sevdikleri ifade, aslında tahmin ettiğimizden de derin ve ötelerde anlamlar taşıyor. Türkiye’nin üzerinde yer aldığı topraklar, bu yerküre için cidden çok önemli bir konumda ve dünyanın geleceği için de çok önemli bir cevherin, yani insanın içsel gücünün, gelişmesi için her türlü potansiyele de sahip. Nasıl yani diyeceksiniz?

Ülkemiz, sadece üç kıtanın kesişim noktasında yer almıyor, aynı zamanda Doğu ile Batı’nın tam ortasında yer alan, bir nevi Yin Yang gibi. Bir tarafta maneviyatı temsil eden Doğu ülkeleri, diğer tarafta maddiyatın Batı dünyası. Türkiye, bu iki dünyanın tam ortasında, Greenwich şeklinde duruyor ve işin en güzel tarafı, Cebelitarık Boğazı gibi de değil ülkenin durumu; hani o boğazda Akdeniz’le Atlas Okyanus’unun suları birbirine karışmıyor olabilir ama bizim ülkemiz Doğu’yla Batı’nın, maddiyatla maneviyatın birbirine karıştığı bir coğrafya. Bu bağlamda baktığınızda aslında “bütünlenmiş insan”ın ülkeleşmiş versiyonu. Ha diyeceksiniz ki “Sen harbiden uçtun kardeş, böyle bir şey var mı ki bizim ülkede?” Haklısınız, ama zaten Türkiye, aynı zamanda Dünya insanlığının ufaltılmış modeli konumunda. İnsanlık cennet gibi bir Dünya’da yaşıyor, ama onun içine ediyor, Türkiye’deki insanlar da cennet gibi bir ülkede, ama onun içine ediyor; insanlık, çok değerli binbir türlü özelliğe sahip, ama kendi değerinin bir türlü farkına varamıyor, Türkiye’de yaşayanlar da binbir türlü değere sahip olmalarına rağmen, kendilerinin ne olduğunu bir türlü fark edemiyorlar; insanlık, binlerce değerli taştan oluşmuş çok güzel bir mozaik gibi, ama mozaiğin bütününü görmek yerine sadece kapladıkları taşın alanına göre kendilerini değerlendiriyorlar, eh bizim ülkemizde de mozaiğin bütününün algılanması yönünde bir sürü çağrı yapılıyor, ama herkesin algısı kendi kapladığı alan kadar; insanlık kendini yalnız, dışlanmış, güvensiz ve sürekli tehdit halinde hissediyor, eh ülkemizin ruh halini tekrar etmeye gerek yok herhalde… Bu böyle uzar gider, ama kısacası anlayacağınız Türkiye, dünyanın küçültülmüş bir modeli gibi ve bu küçültülmüş model, bazı ruhlar için bulunmaz bir ortam, çünkü eğer siz, dünyaya yeni dünyanın kuruluşu için gelecek bir ruh iseniz, tüm insanlığın ortak duygularını anlayabileceğiniz ve o duygularla empati kurabileceğiniz bir ortama gelmek istersiniz. Bunun içinde Dünya üzerindeki en uygun ülke Türkiye ve bu yüzden de bu ülke birçok “Türk”ü barındırıyor. Nitekim bu toprakların enerjisiyle beslenmiş “Türkler” de zamanı geldiğinde, üzerlerine düşen görevi yerine getirecek ve dünya çevresindeki çok sayıdaki “Türk”le elele tutuşup, yeni dünya düzeninin kuruluşunda “birleştirici” rol oynayacaklar.

Tüm bu sürecin başlamasına çok çok az kaldı… Hadi hayırlısı…

Peki Ya Marduk Hiç Gelmezse?

Hepiniz hatırlarsınız, 2000 yılına girerken tüm dünya gergin bir bekleyiş içindeydi. Bilgisayarların BIOS ayarlarında tarih kısmıyla ilgili bir hata yüzünden, 2000 yılına girerken tüm dünyanın sanal bir kıyamet yaşayacağı, hayatın duracağı, ortalığın birbirine gireceğine dair söylentiler aldı yürüdü, hatta bu konuyu işleyen korku filmleri bile çekildi. Fakat ne oldu? Hiçbir şey. Saatler 2000 yılına girdiğimizi müjdelediğinde hayat akmaya devam ediyordu ve kitleler bu sefer, kendilerini bu konuda uyaranlara dönüp “Ortalığı neden böyle birbirine kattınız?” diye tepki gösterdiler. Şimdi de önümüzde 2012 yılı var ve ortalarda yine dönen binbir söylence. Diyelim 2012 yılına geldik ve hiçbir değişiklik olmadı. Marduk’tan eser yok ortalarda, dönüp Burak Eldem’e “N’oldu, hani nerde senin gezegen?” deyip, kitlesel bir nanik hareketine mi girişeceğiz? Neler yaşanır böyle bir durumda? Biraz tartışalım bakalım.

İlk önce şunun altını kalın çizgilerle tekrar çizmem lazım ki Burak Eldem’in “2012: Marduk’la Randevu” kitabı, “Marduk gelecek sizi bir güzel sevecek!” yaygarası kopartıp, ortalığı birbirine katma amaçlı bir sansasyon-magazin kitabı değil. Uzun süren araştırmalara dayanan ve ciddi kaynaklardan beslenen, son derece değerli bir alternatif tarih denemesi. Öyle kimilerinin yaptığı gibi, “Ulan ortalarda 2012 lafı dolanıyor, üç beş yerden alıntı yapıp, ortalığa kitap diye saldım mı; gazeteler de bunun üzerine atladı mı, kırarız parayı.” diyen bir eser değil. Hatta o kadar ciddi bir çalışma ki kitabın popülaritesine kapılıp alan çoğu kişinin, sonuna kadar okumayı başarabildiğinden şüpheliyim. Hele “La la la Marduk gelip, Dünya’ya geçirecekmiş de bir sürü olay olacakmış, bir okuyak.” gazıyla hareket edenlerin çoğunun hevesleri kursaklarında kalmıştır, çünkü ilk üç yüz sayfada Marduk’tan bahsedilmiyor bile. Zaten kitabın devamında da Marduk’tan bahsedildiğinde, Eldem eline davul alıp “Ayvayı yiyeceksiniz!” çığırtkanlığı da yapmıyor ve hatta basından okuduğumuz haberlerde yer alan “Marduk kolonileri kurma” yönünde en ufak imada bile bulunmuyor. (Bugüne kadar da böyle bir ima da asla bulunmadı.) Peki ne yapıyor? Tarihsel bir araştırma verileri ışığında, sürekli tekrarlanan bazı felaketlerin ortak özelliklerinden yola çıkarak bir teori ileri sürüyor ve bu sürekli tekrarlanan felaket dönemlerinin nedeni olarak, Dünya’ya periyodik olarak yaklaşıp uzaklaşan bir gezegenin varlığını gösteriyor. Bu gezegenin her yaklaşma sürecinin sonrasında da Dünya’da büyük değişimlerin yaşandığını ve 2012’nin de bu gezegenin yaklaşma periyodunda olduğunu ve sonrasında büyük değişimlerin yaşanabileceğini vurguluyor. Ayrıca bunu söyleyen sadece o da değil, farklı yazarlar ve hatta spiritüel kanallar da 2012’nin değişim yılı olduğunu söylüyorlar.

Ama diyelim, böyle bir şey yaşanmadı; bu, büyük kutlamaları ve yazara tepki gösterilmesini gerektiren bir durum mudur? Bence hiç değil. Bir kere şunu görmemiz lazım, Dünya’nın mutlaka sağlam bir değişim geçirmesi gerekiyor! Gezegenimizi yok ediyoruz ve ileriki nesiller için yaşanabilecek bir dünyamız olmayacak bu gidişle. İnsanlık ve insan olma değerleri açısından bakıldığında da zaten hepten kafayı yedik. Homo-sapienler, eğlenmek için artık TV’lerde akıl almayacak iğrençlikler yapan kişileri seyrediyorlar (Bkz. Jackass, Dirty Sanchez, Fear Factor.), sinemalarımız gornografi ile dolup taşıyor (Patlayan kafalar, parçalanan vücutların açık seçik gösterildiği filmler.), hatta pornografi bile sapıttı ve birbirlerinin dışkılarını yiyen insanlardan, çocuklara tecavüz edilen filmler yok satmaya başladı. İnsanlık olarak hemen her şeyi öyle bir tükettik ki artık en uç noktalara vardı bu tüketme arzumuz. Anlayacağınız gezegenin durumu yaş ve belki de insanlık ve insani değerler açısından en karanlık zamanı yaşıyoruz. Fakat hani çok meşhur bir söz vardır: “Karanlığın en yoğun olduğu zaman şafak öncesidir.” diye. İşte 2012 sonrasında şafağın doğmaya başlayacağına inanıyorum ben ve dünyada bu şafağın doğması için duacı milyonlar var. Bir kişi bile dünyanın akışını etkileyebilirken, milyonlar nasıl etkiler bir düşünün. Hatta bu inanç, ortalarda olmaya hiç niyeti olmayan bir gezegeni bile yörüngeye çekebilir kim bilir? Ama durun işin bir başka boyutu daha var!

İnsanlık bir tehlike karşısında haberdar olduğunda ve en azından zihnen bile olsa kendini hazırladığında, çoğunlukla düşündüğünden daha azını yaşar. Bunu kendi hayatınızda da deneyimlemişsinizdir mutlaka. Bir şeyden o kadar çok korkarsınız, kafanızda öyle senaryolar üretirsiniz ki bir gün o şeyle karşılaşırsınız ve beklediğiniz hiçbir şey gerçekleşmez veya gerçekleşse bile hafif etkilerle atlatırsınız. Ama aklınızda hiç olmayan bir durum da, size gelir öyle bir yumruk atar ki sizi darmadağın eder. İşte gerek Burak Eldem, gerek diğer 2012 yılı hakkında bilgi verenlerin en önemli katkılarından birinin, insanlığı olabileceklere karşı hazırlamak olduğunu düşünüyorum. Biz, o dönemde yaşanacakları, kafamızda o tarihe kadar o kadar çok yaşayacağız ki, o tarih geldiğinde yaşananlar bize ya beklediğimizden hafif gelecek, ya da daha da güzeli insanlığın ortak bilinci Dünya’nın karmasını değiştirecek ve çok da ağır şeylerin yaşanmasına gerek kalmadan bu geçiş dönemi tamamlanacak. (Zaten hepimizin ortak duası da insanlığın bu geçiş dönemini en az hasarla atlatması yönünde, ama tabii böyle büyük bir değişim de mevcut sistemler sağlam bir sarsılmadan nasıl yaşanır, açıkçası bu sorunun yanıtını ben de şu anda kestiremiyorum.)

Ama bir de işin diğer boyutu var: Diyelim 2012 geldi geçti ve ortalarda ne Marduk var (ki yazı dizimin önceki bölümünde Marduk’un gelişinin, esasında sadece değişim sürecini tetikleyen bir araç olduğunu açıklamıştım.), ne de değişen bir şeyler. İşte o zaman yandığımızın resmidir, çünkü çok değil, bir yüzyıl sonra ortalarda yaşanabilecek bir Dünya bulmamız zorlaşacak. (Tabii şimdi bazıları şunu düşünebilirler, işte kendini bir umuda bağlamış bir uçuk daha. Ben, kendi hayatım için hiç endişelenmiyorum. O değişimleri kendi içimde sürekli yaşıyorum ve Dünya üzerinde geçirdiğim zamandan da gayet mutluyum ve bu mutluluğum Marduk’a ve 2012’ye bağlı değil. Ama gelecek nesiller için son derece endişeliyim, çünkü bizim en azından yaşayabilecek bir gezegenimiz var, ama onların neyi olacak bilmiyorum. Gönül ister ki insanlık, bu değişim ve gelişim sürecini, kimsenin tahmin edemeyeceği kadar güzel ve rahat atlatsın ve ortalık fazla karışmadan, daha “insani” bir dünya oluştursun. Ama şu andaki tabloya baktığımızda bile nasıl bir “kıyamet”i yaşamakta olduğumuz apaçık ortada.) Gerçi bu değişim olmaması sürecini yaşayacağımızı düşünmüyorum, ama bir ihtimal öyle bir durum yaşarsak ve gün gelir gezegenimizin sonu iyice yaklaşırsa, o zaman hep birlikte ellerimizi göğe açar ve şunu söyleriz:

Keşke gelseydin be, Marduk!

Hasan 'Sonsuz' Çeliktaş

18 Kasım 1976'da Mersin'de doğdu. Toros Koleji'ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü'ne girdi. Fakültesini çok sevdiğinden mezuniyeti sonrasında oradan ayrılamadı ve asistan kadrosunda eğitim hayatına devam etti. 2005'te ise İzmir'e yerleşti. 2001 yılında "Sonsuzlukotesi" mail grubunu kurmasıyla başlayan yazarlık hayatı, önce 2002'de sonsuzlukotesi.com'u, daha sonra da 2004'de derKi.com'u kurmasıyla devam etti. Bir yandan da Cosmopolitan, Esquire, Yeni Aktüel, Zodiac, Akşam Brunch gibi dergilerde ve Akşam Gazetesi'nde serbest yazar olarak yazıları yayınlandı. 2011'de ise Anadolu topraklarından doğup Amazon.com'da yayınlanan ilk Türk Spiritüel dergisi "The Wise"ı oluşturdu. Halen yazmaya devam ediyor. Duru Sonsuz ile Özün Dünya'nın babası sıfatıyla onlara rehberlik yapmaya çalışıyor...