Geçenlerde gazetelerde ilgi çekici bir haber vardı. Ancak gündem her zaman yoğun olduğu için bu haber de unutuldu gitti:

 

Vatikan Büyükelçiliği’nin İstanbul Temsilcisi Georges Marovitch  “Papa 16. Benedictus, Ayasofya’da iki saniye diz çökse ne olacak?”diye buyurmuşlar,bizimkiler de “Ya Müslümanlar da aynı şeyi isterse ne olacak?” yanıtıyla tepki göstermişler.

 

Bu haberde gariplik özne olanlarla başlıyor. Bizim yetkililer, “Ya Müslümanlar…”  diye söze başlayarak kendilerini Müslümanlardan soyutlamış oluyorlar, temsilci de aslında Katoliklerin ruhani liderini girmemesi gereken bir yerde diz çöktürerek onu ve kendini Katoliklikten soyutlamış oluyor. Oldukça karışık geliyor değil mi?

 

Bizimkileri bir yere bırakalım, onları çözmek bize düşmez ama Papa’nın ve Patrik Efendi’nin durumuna bir  bakalım.

 

Hristiyanlık tarihinin en sıkıcı sayfaları kuşkusuz din tartışmaları ile ilgili olan kısımlarıdır. Önceleri ortada olmayan bir din üzerinde süregelen bu tartışmalar daha sonra  Constantinopolis – Roma arasındaki iktidar kavgasının yarattığı anlaşmazlıklara dönüşmüş ve  bir bakıma da Bizans’ın sonunu hazırlamıştır.

 

Her ne kadar zevkli olmasa da bu tartışmaların başlangıcına ve önemli yerlerine bakalım :
 

Hristiyan öğretisine göre İsa’nın Tanrı’nın oğlu olarak kabul edilmesi ancak onun tanrısal ve insani doğası hakkındaki belirsizlik ilk  tartışmaların da kaynağı olmuştur. Bu konuda ilk tartışmayı başlatan Origenes’dir. (183/186 – 252/254) . Origines derslerinde ve yorumlarında üçlü birlik hakkında birbirlerine bağlı olduklarını öne sürmüş , maddenin ise sonsuz olduğunu belirtmiştir. Bu düşünceleri onun 231 yılında aforoz edilmesine neden olmuştur.

 

Origenes’in yorumlarından etkilenen Arius’un (280 – 336) öğretisi sapkın bir mezhep olarak yayılmış ve etkisini yedinci yüzyılın sonuna kadar sürdürmüştür. Arius İsa’nın Tanrılığını reddetmiş ve onu diğer yaratılanlar gibi – daha üstün olmak üzere – olduğunu söylemiştir. Böylece Tanrı’yı yüceltmiş fakat İsa’nın tanrılığını inkar ederek Hristiyan düşüncesinin dışına çıkmıştır. Arius’un bu düşüncelerine tepki, o daha İskenderiye’de rahipken ortaya çıkmıştır. İskenderiye piskoposu bir din meclisi toplamış ve Arius’u aforoz etmiştir. Düşüncelerinin yayılması ile beraber Ariusçu görüş imparatorluğun bir çok yerinde hakim olmuş ve bir önlem alınması gerekliliğini doğurmuştur. 325 yılında İznik’te toplanan Konsil Ariusçuluğu mahkum etmiştir. Bu konsilde ayrıca , İsa’nın tanrısal doğası “tescil” edilmiştir. İznik Konsil’ine katılan İmparator Constantine bu mahkumiyet kararını onaylamış, fakat daha sonra Ariusçularla bir orta yolda anlaşmayı denemiştir. Bütün bu olanlar Ariusçuluğun mezheplere ayrılmasına neden olmuştur. Ariusçuluğa sempati duyan imparatorların sayesinde bu öğreti varlığını sürdürebilmiş, 381 de de Constantinopolis Konsili ile resmen reddedilmişti. Fakat  Hristiyanlığı kabul eden Germen kabileleri Ariusçu rahipler tarafından Hristiyan dinini öğrendikleri için (bu rahiplerden en tanınmışı Ulfilas’dır) Ariusçuluk Germen kabileleri arasında yaşamaya devam etmiştir. Fakat daha sonraları, Clovis’in Katolikliği kabulü ile yok olmaya başlamış, Germen kavimlerinden Vizigotların, Ostrogotların, Burgondların ve son olarak yedinci yüzyılda Lombardların da Katolikliği kabulü ile de silinmiştir.

 

Ariusçuluğa karşı zafer kazanılmıştı ama İsa’nın doğası hakkındaki tartışmalar bitmemişti. Bu kez de İsa’nın insani ve tanrısal doğası arasındaki ilişkiler gündeme gelmiştir. Bu konuda söz sahibi okullardan biri olan İskenderiye Okulu, İsa’nın bedenlenmesiyle birlikte her iki unsurun da birleştiğini ileri sürmüş, söz sahibi bir diğer okul olan Antakya Okulu ise İsa’da birbirinden ayrı iki tabiat bulunduğunu iddia etmiştir. Tanrısallık Meryem’in doğurduğu İsa’da bedenlenmiştir. Bu görüşün bir sonucu olarak Meryem Tanrı doğuran değil , İsa’yı doğuran olarak kabul edilmiştir.  Halk böyle bir inanca şiddetli bir şekilde karşı koymuş, bu düşünceyi savunan Antakya’lı bir rahibe karşı, Constantinopolis’de büyük bir gösteri yapılmıştır. Fakat bu gösteride bu vaizi savunan Constantinopolis piskoposu Nestorius olmuştur.

 

Nestorius İsa’nın tanrısal özellikler taşıyan bir insan olduğunu ileri sürüyordu. İsa’nın insan ve tanrısal kişilikleri ayrıdır ve tam bir birleşmeden sözedilemez. Buna göre de Meryem Tanrı’nın değil sadece İsa’nın annesidir. Bu da Hristiyan dogmasına zaten kökünden karşı bir görüştü. 428’den itibaren görüşlerini açıklayan Nestorius büyük tepki gördü, hem Efes Konsil’i tarafından düşünceleri yasaklandı hem de 431 yılında Libya çölüne sürüldü. Nestorius sürgünde öldü , fakat düşünceleri Suriye’den Hindistan’a kadar olan bir bölgede yayılmıştı. Nesturius’u izleyenler tarafından kurulan Nesturî kilisesi varlığını günümüze kadar sürdürmüştür.

 

İskenderiye okulu mensuplarından Discorus ve Eutyches İsa’da iki doğanın birleşmesi değil, tek bir doğanın var olduğunu ileri sürdüler. Monofizitlik diye adlandırılan akım ise böylece doğmuş oluyordu.

 

Monofizit düşüncenin temelinde Yeni Platonculuğun yattığı söylenir. Bu bir dereceye kadar doğrudur. Bu düşünceye göre her insan tanrıdan bir parça taşır  tanrısallık insanın doğası gereğidir. İsa’nın doğasında da doğal olarak tanrısallık vardır ve ağır basmaktadır. Monofizit düşünceye göre İsa Meryem’den dünyaya gelmiş tanrı sözüdür ve bu İsa’nın insani yönünden ayrı değildir. Monofizitliğin bu yönü bir takım ezoterik mezhepler tarafından da benimsenmesine yol açmıştır. Monofizit doktrinin yayılması, İskenderiye’ye karşı Roma ve Constantinopolis’in beraber hareket etmesine neden oldu. Önce Constantinoplois’te Synod ve bu düşünceleri sapkın ilan etti sonra da Papa I.Leo İsa’nın iki farklı doğasının birbiri ile ayrı tutulması gerektiğini belirten Tomus’unu ( Tomus Leonis ) yayınladı. İmparator Markianos tarafından toplanan Kalkhedon Konsili ise Eutykes ve Dioskoros’un düşüncelerini sapkınlıkla suçlamıştı. (451) Fakat monofizit görüş yeteri kadar yayılmıştı. Hatta Theodora’nın bile Justinianus’a karşı monofizitliği savunduğu söylenir.

 

Bu konsil sonucu kabul edilen dogmanın metni ise şu şekilde yazılmıştı :

 

“ Hepimiz , ittifakla bir tek ve biricik oğul İsa’yı kabul ediyoruz. Ve yine onun bir tek şahısta birleşmiş  iki tabiatını kabul ediyoruz.”[1]

  

Bu kararlara karşı çıkanlar da oldu. Örneğin Mısır Kıpti Kilisesi monofizitliği kabul etmiş ve Kalkhedon konsili taraftarlarını “Melkitler“ yani İmparator taraftarları diye adlandırmışlardır. Doğuda Melkit Kilisesi adında kiliseler vardır. Monofizit kiliseler varlıklarını Bizans İmparatorluğu’ndan sonra da sürdürdüler. İslam tarikatlarından bazılarının, Tanrı insan özdeşliği bağlamında monofizitleri kendilerine yakın buldukları olmuştur.

 

Kalkhedon Konsili’nin en kötü etkisi İskenderiye üzerine oldu. İskenderiye Doğu’da dinsel önderlik şansını yitirmiş oldu. Beş şehir , önem sırasına göre, Roma, Constantinopolis, İskenderiye, Antakya ve Kudüs  Patriark  ünvanını aldılar.

 

Bu önem sırasının yanıltıcı olmaması gerekmektedir. Çünkü, Ortodoks inancı Papaya bağlı katholisizmi tanımamakla birlikte , Roma’nın üstünlüğünü değil fakat önceliğini kabul etmektedir. Bunun yanında  din adamları kandi aralarında aynı düzeydedirler ve bir yerdeki başka bir yerdekine üstün değildir. Nitekim Kalkhedon Konsili’nin 28. Maddesi papaya bir öncelik vermekle birlikte Roma ve Constantinopolis Piskoposlarının birbirine eşit olduğunu söylüyordu.

 

İşte burada biraz düşünmek gerekmektedir.

 

Son cümleyi bir daha okuyalım : «Kalkhedon Konsili’nin 28. Maddesi papaya bir öncelik vermekle birlikte Roma ve Constantinopolis piskoposlarının birbirine eşit olduğunu söylüyordu.»

 

Bu çok önemlidir. Bu karar -her ne kadar Papalık delegeleri bunu protesto etmiş olsalar da- aslında her iki kilisenin bir arada yaşayabileceği, Hristiyanlığı bölmeyecekleri en önemli karar idi.  Bunu bir yere not edelim.

 

Ancak bu karar uygulanamadı.

 

Bunu izleyen yüzyıllar her iki kilise arasındaki anlaşmazlıkları ve kavgaları getirmiş, hatta diğer kiliselerin de kopmalarına neden olmuştur. Bu dönemde iki önemli Hristiyan topluluğu Roma Kilisesi’nden ayrılmıştır. Bunlar,  İran Nasturî Kilisesi ile Ermeni, Suriye, Kıpti (Mısır), Etyopya ve Hint kiliselerinin bağlı olduğu  Monofizit Kilisesi’dir.  Zamanla, Nasturî’ler Bizans kilisesinden de ayrılmış, monofizit toplulukların büyük bölümü  ise İslam’ı kabul etmiştir.

 

Öte yandan barbar istilaları, Avrupa’daki güç savaşları, Bizans’ı tehdit eden saldırılar sürerken, Constantinopolis ile Roma arasındaki din savaşları da devam etmiş ve kopmayı hızlandırmıştır.  Aslında bu iki kilise arasındaki ayrılık zorunlu bir ayrılıktır. Özellikle barbar istilalarından sonra parçalanan Batı yalnızca kiliseyi birleştirici bir güç olarak görüyordu ve kilise mutlak otorite olmaya adaydı. Batı’da birliği sağlamaya çalışan Charlemagne bile tacını Papanın eliyle takmak zorunda kalmıştı. Doğu’da ise, imparatorun mutlak otoritesi geçerliydi ve kilise, imparatorluğun üstünde bir güç sergileyemiyordu. Batıdaki kiliseye bağlı olmak imparatorun hiç bir zaman işine gelmezdi.
 

Asıl kopuşun  ise 1054 yılında olduğu varsayılır. Bu tarihte Katolik Kilisesi temsilcileri ile Ortodoks Kilisesi temsilcileri arasında küfürleşmeye varan tartışmalar olmuştur. Bizans’ta papanın temsilcileri Patriği lanetlemişler, Doğu Kilisesi de aynı şekilde yanıt vermiştir. Bu kopuşla birlikte batıda Roma’daki papanın önderliğindeki Roma Kilisesi ile  doğuda Bizans patriğinin önderliğinde Ortodoks Kilisesi bir daha bir araya gelmemek üzere ayrılmıştır. 

 

1204 yılındaki, Haçlı istilası ise bu olayın üzerine ancak tüy dikmiştir. Haçlılar’ın yollarını değiştirip İstanbul’a girmeleri (bu olay hakkında derKi’nin eski sayılarında çok farklı görüşler ortaya koymuştuk. Özellikle de ezoterik örgütler açısından) bu ayrılığı  derinleştirmiştir. Özellikle Constantinopolis’in yağmalanması, Ayasofya’daki ve şehirdeki kutsal emanetler dahil olmak üzere bütün kıymetli eşyaların Avrupa’ya kaçırılması ve Ayasofya’da yapılan rezillikler, Bizanslılar’ın belleklerinde hiç silinmeyecek izler bırakmış, “kardinal başlığı görmektense Türk sarığı görürüm” ifadesine zemin hazırlamıştır. Sonunda da Ortodoks kilisesi 1453’te Türk sarığını görmüş ve bugünkü durumuna gelmiştir.

 

Bugünkü İstanbul Patriği aslında çok akıllı ve başarılı bir kişilik. Karşısında da Papalar arasında en ilginçlerinden biri var.

 

Papa 16. Benedictus, gerçekten de çok ilginç bir zamanda Papa oldu. Bu çağ kuşkusuz Hristiyanlığın ontolojik açıdan en çok yıprandığı, Kilise dogmalarının en çok üzerine gidildiği çağ. Yakında Vatikan’ın çok zor durumlara gireceği de olanaksız gibi gözükmüyor.

 

Unutmadan bir de Saint Malachie kehanetlerine değinelim. Bu garip İrlandalı Papaz, 1143 yılından itibaren 111 papa hakkında kehanet niteliğinde bir liste yapmıştı. Onun hesabına göre de 111. Papa bizim 16. Benedictus. Daha sonra Petrus’un çağı ve Roma’nın yıkılışı geliyor.

 

Malachie her Papa’ya da bir ünvan vermişti. Meşhur Nostradamus araştırmacısı (meşhur ama bir şey tutturamadı) Jean Charles Fortbrune’e göre bu ünvanlardan her biri ilgili papayı tam nitelendiriyor. Bu Papa’nın ünvanı da “De Gloriæ Oliviæ “ yani “Zeytin’in ihtişamı”. Bu konuda araştırmacılar daha bir açıklık getirebilmiş değil. Zeytin’in ihtişamı bir çok anlamda kullanılabilir diyorlar.  Ancak, Zeytin üzerine biraz düşünürsek, Orta Çağlarda, İrlanda’da bir rahibin zeytin ve zeytinyağını Akdeniz ile, hatta Akdeniz’in doğusu ile birleştireceğini düşünebiliriz. Afrika ile birlikte zeytinyağının asıl kaynağı, Bizans toprakları içinde kalan yerlerdi. Daha doğrusu öyle biliniyordu. “Zeytinin İhtişamı” derken aslında Bizans’ın da zaferi olabilirdi bu.

 

Bunu da aklımızın bir köşesinde tutalım.

 

Şimdi gelelim günümüze.

 

Patrik ile Papa arasındaki yakınlaşma ilk başlardan beri dikkati çekmekte.

 

Ekümeniklik iddiasındaki bir Patrik ile Vatikan’ı bekleyen sorunları gören bir Papa arasındaki bu çıkar yakınlaşması aslında bütün bu olayları sümenaltı edecek bir çözüm ile sonuçlanabilir. O da iki kilisenin birbirini tanıması ve aynı Kalkedon konsilindeki karar gibi bir kararla beraber Hrısitiyan dünyasına hükmetmeleri. Bu her iki Kilise için de en akıllı kurtuluş reçetesi olur .

 

Patrik açısından :

 

  1. Papa tarafından tanınarak Ortodoks Hristiyanları’nın, Katoliklerce de kabul edilen Ekümenik lideri olur

  2. Türk Hükümeti AB kandırmacasının hipnotik etkisindeyken, kopartabileceğini kopartır.

  3. Yüzyıllar boyu süren ayrılığa son vererek tarihe geçer ve yerini sağlamlaştırır.

  4. İstanbul’un gelecekte özerk bir yapıya dönüşmesi için en büyük adım atılmış olur.

 

Papa açısından  :

 

  1. Hristiyanlığın konumunu daha da sağlamlaştırmış olur ve aynı zamanda Ortodoks dünyası tarafından da tanınmış olur.

  2. Türk Hükümeti AB kandırmacasının hipnotik etkisindeyken, kopartabileceğini kopartır. (Bu her açıdan kaçınılmaz)

  3. Yüzyıllar boyu süren ayrılığa son vererek tarihe geçer ve yerini sağlamlaştırır.

  4. Başındaki Hristiyanlık tartışmalarının bir müddet unutulmasını sağlar.

 

Aslında şu an oynanmak istenen oyun bu. Papa’nın da Ayasofya’da şov yapmak istemesinin de altında bu yatıyor.

 

Neden Ayasofya


Ayasofya Ortodoks Hristiyanlığın en büyük sembolü. Bugün Yunan internet sitelerinin çoğunda Ayasofya’nın minareleri silinmiş resimlerini görebilirsiniz. Ayasofya her zaman, her çağda bu sembol görevini görmüştür. Osmanlı döneminde cami iken bile, Ortodoksların gözünde hep Ortodoks kilisesi olarak kalmıştır.

 

Papa burada bir taşla iki kuş vurmayı planlamaktadır. Burada dua etmesi ya da diz çökmesiyle hem Ortodoksluğu bu sembol üzerinden tanıdığını belli edecek hem de bu hareketi yaparak burayı Katolikler adına da kutsayacaktır. Böylece bu birleşmenin , Kalkedon kararının hortlamasının yolunu açacaktır. Kalkedon’da, Kadıköy’de toplantının olduğu varsayılan Yeldeğirmeni’nde kilisenin yerinde bugün yeller esiyor. Ancak burası misyonerlerin yatağı olmuş vaziyette. Önümüzdeki günlerde “Kalkedon” adını oldukça sık duyacağız gibi geliyor.

 

Sözün özü, Papa’nın bu isteği masum bir dini istek olmanın ötesinde çok büyük bir planın parçası.

 

Türk Devleti’nin buna , “Müslümanlar da burada namaz kılmak ister” paranoyası dışında bir çözüm bulması gerek. Tabuların yıkıldığı bu dönemde her şeyin bir çözümü bulunur.

 

Hiç bir şey olmazsa birimiz gider Papa Ayasofya’yı gezerken çelme takarız , hem diz çökmüş olur hem de dizlerinin acısını uzun süre unutmaz.

 


[1] Burada sözü edilen birleşme monofizit görüşün savunduğu birleşme değil , fakat her iki doğayı kendi arasında ayrılmamış ve değişikliğe uğramamış kabul eden bir birleşme idi.

Erhan Altunay