Olasıdan kasıt muhtemel aslında. Ama olası dediğimizde, olmasını istediğimiz anlamı da çıkıyor. Muhtemel bir dünya devletini istiyor muyuz?

Küreselleşme tartışmaları çok uzun süredir gündemlerimizde. Bilgi teknolojilerindeki hızı giderek artan hızlanma sebebiyle, artık dünyanın her yeri, her yerine bağlı. Bunun temelde ekonomik, ama derinde sosyo-kültürel değişimler yaratması elzem. Ekonomi eğer tarihin ana aktörüyse, tarih değişiyor. Hatta bazıları, tarihin sonunun geldiğini düşünüyor. Çünkü mevcut siyasal düzene, liberal ekonomili demokratik devlete bir antitez yok. Herkes demokrasiden, ekonomik liberalizmden ve devlet örgütlenmesinden yana. Tabii ki herkes değil. Ama büyük çoğunluk öyle.

Paradigma, ya da ana söylem, antitezleri yok sayıyor. Elbette dünyanın bir çok yerinde yerel tepkiler var. Küreselleşmeye en büyük tepki maneviyat alanında. Bilgi ağının empoze ettiği kültüre, yerel tepkiler genellikle soyut değerler üzerinden konuyor. Herkes “maneviyat elden gidiyor” psikozunda. Kimi dini ön plana çıkarıyor, kimi milliyetçiliği. Yavaş yemekle Mc Donald’s’a, ulusal sinemayla Hollywood’a meydan okunuyor.

Ama çok ilginç, Mc Donald’s yerel lezzetleri menülerine koymaya çalışırken, Hollywood da ulusal sinemaları destekleyici açılımlar yapıyor. Yani ekonomik küreselleşmede yerel kültürün tümü yok olmuyor. Yerel ve sağlam değerler varlıklarını koruyabiliyor, ama ne yazık ki tümü değil. Bazı kültürel motifler eriyor, ve kayboluyor.

Manevi tepkiler daha derin. Dünyanın her yerinde dindarlar hem miktar, hem de etki olarak güçleniyorlar. Ilımlılar miktar olarak artsa da, örgütlü olmadıklarından etkileri çok artmıyor. Bütün dünyada küreselleşmenin ekonomik dayatmalarına karşı bir içe dönüş söz konusu. İnsanlar evlerine çekildikleri gibi, içlerine de çekiliyorlar. İç dünyalarını fark edip, dış dünyadaki etkileri azaldıkça, iç dünyalarını güzelleştirmeye çalışıyorlar. Bunu ya bildikleri eski yollardan, ya da yeni bilgilerden, yeni çağ inancından, spiritüalizmden umuyorlar.

Milliyetçilikte daha az çeşitlilik var. Etnik gruplar demokrasinin gelişmesiyle özerklik taleplerini güçlendiriyor. Ulus devletler temelde ekonomik, ama görünüşte siyasi taleplerini daha rahat ortaya koyuyorlar. Bazen tersi de oluyor, siyasi talepler, ekonomik ambalajlara konuyor.

Ama yine de ulus devletler, uluslararası kamuoyu baskısını daha çok ciddiye alıyorlar. Bilgi çağı ve ağının olumlu bir sonucu olarak, artık sadece kendi kamuoyları ve seçmenlerine değil, bütün dünyaya da hesap verir durumdalar. Tabii ki tam bir şeffaflık olmasa da, artık ulus devletler kendi başlarına buyruk değiller.

İşte bu yüzden bir çok düşünür, ulus devletin sonuna gelindiğini düşünüyor. Bağımsızlık yerini karşılıklı bağımlılığa, yani inter-dependency kavramına bıraktıktan sonra, ulus devletin var oluş sebebinin ortadan kalktığını savunuyorlar. Milliyetçiliğin son tanımı, bir arada, ve diğerlerinden ayrı yaşama arzusu olarak tanımlanıyor. Bu bir çok küçük devlete, ya da bir çok devletten oluşan federatif bir yapılara doğru da gitse, artık eskisi kadar güçlü ulus devletler olmayacağı tezi çok yoğun tartışılıyor. Zaten ülkelerin kendi içindeki siyasi kamplar da, bilinen ayrışmalar yerine, güçlü ulus devlet, ya da zayıf ulus devlet taraftarları arasında yeniden yapılanıyor.

Bu durumda bir çok insan kendisine ve birbirine soruyor: “Bir dünya devleti kurulabilir mi? Kurulursa, koşulları ve yönetim biçimi nasıl olmalı? Daha öneki deneyimlerden nasıl dersler çıkarılabilir?”

Devletlerin kuruluş nedenleri vardır. “Raison d’être” denen bir ana amaç üzerine kurulur devletler. Amerika Birleşik Devletleri kuruluş beyannamesindeki ilkeler, Yunanistan Devleti topraklarını Osmanlı aleyhine büyütebilmek, Fransa dünyayı Fransız kültürüyle eğitmek, Almanya zenginleşerek sömürge dönemindeki handikaplarını aşabilmek, Japonya dünyaya bir aletle olmazsa diğeriyle hükmetmek, İran kendi yönetim biçimini ihraç etmek gibi  varoluş nedenleri üzerine kurulmuştur. Türkiye ise o dönem çok güçlü olan emperyalizme karşı, bir ülkenin kendi çabalarıyla çağdaş uygarlık düzeyini yakalayabileceği teziyle kurulmuştur.

Bu yüzden her devlet farklı ana temalara sahiptir.

Ama eğer bir dünya devleti kurulacaksa, bu devletin var oluş sebebinin ne olacağı konusu çok tartışılmıyor. Temel tez, ulusların ve ulus devletlerin böyle bir örgütlenmeye ancak ortak bir tehditle izin vereceği. Dünya üzerindeki yaşamın sürdürülebilirliğini tehdit edecek iç ya da dış bir faktör. İç faktörler nükleer savaş sonrası bozulacak dengeler, zincirleme doğa afetleri, iklim değişiklikleri, ekolojik sorunlar olabilir. Dış faktörler uzay kaynaklı. Dünyanın yörüngesini değiştirebilecek bir gezegen geçişi, dünyaya çarpacak büyük bir göktaşı, ya da uzayda yaşayan bir uygarlığın dünyayı tehdit etmesi gibi .

Her halükarda, böyle bir devletin kurulması sadece başka bir alternatifin kalmaması durumunda mümkün. Yoksa ulus devletler ve çok uluslu şirketler statükoyu bırakmazlar. Düzenin devamı için ellerinden geleni yaparlar.

İşte bu noktada kaostan sonraki düzen kavramına geliyoruz. Bir çok ezoterik örgüt, kaostan yeni bir düzene geçilmesi bilgisiyle çalışıyor. Bu konuda bir çok spekülasyon var. Gizli bir dünya devletinin, Illuminati ya da masonların temel hazırlığının bu olduğuna dair komplo teorileri gibi, gizli tarikatların bu yolda çaba gösterdikleri gibi, ispatlanamayan tezler çok taraftar buluyor. Burada bilinmeyen, kaosu neyin tetikleyeceği.

Başlangıcı çok önemli olmasa da, bir dünya devleti ancak kaosla, bir ortak tehditle mümkün. Diyelim ki oldu. Ne olduğunu bir kenara bırakalım, diyelim ki bir dünya devleti kurulmak zorunda kaldı. O zaman ne olacak, bu devlet kimler tarafından ve nasıl yönetilecek?

Birleşmiş Milletler örgütü zayıf. Özellikle Güvenlik Konseyi’nde veto hakkı olan 5 ülke nedeniyle karar almaktan aciz. Yaptırım gücü yok. Bu yüzden pek çok ülkenin güvensizliğini kazanmış durumda. Ayrıca böyle bir hazırlığı ve yapılanması da yok.

Ama çalışanlarının ülke aidiyetlerini aşabilmeleri ve dünyadaki her insana aynı mesafede durabilmeleri çabası nedeniyle özel bir kurum.

Dünya devletini yönetecek olanlar, kendi aidiyetlerini aşabilmiş olmalılar ki bütün insanlığı içine alabilecek bir yapı inşa edebilsinler. Bu bireysel olarak da, yapısal olarak da çok zor. Hepimiz bizi büyüten kültürle yoğruluyoruz. Bu yüzden kendi insanlarımıza ayrıcalık yapmak arzularımız çok doğal. Ama dünyayı yönetecek olanlar, kendi çocukları ve komşunun çocukları yere düştüğünde, kimi önce kaldıracaklarını, aidiyetlere göre değil, ihtiyaçların önceliğine göre kararlaştırabilmeliler.

Isaac Asimov bir Kadimler Meclisi düşlemiş. Bu meclis, çok genç yaşta aldığı öğrencileri eğiterek, manevi açıdan güçlü, ama aidiyetler açısından zayıf bireylere dönüştürme eğitimi veriyor. Yeni bir üslup, yeni bir değerler manzumesiyle, o genç insanları sürekli yontuyor, ve zımparalıyor. Sonra cilalıyor, ve dünyayı yönetecek, ahlakı sağlam öz terbiyesi güçlü kadroya dahil ediyor.

Tarihe bakınca, bu tip bir devlet yönetimi sadece Osmanlı İmparatorluğunda kurulmuş. Fatih Sultan Mehmet’in kurduğu ve Kanuni Sultan Süleyman’ın bozduğu devşirme sistemi tam böyle. Çok kültürlü bir imparatorluğu, farklılıklara saygı göstererek, bir arada tutabilmek dehası Fatih’e ait. İmparatorluğun farklı köşelerinden genellikle çocuk, bazen genç yaşlarda toplanan delikanlılar, sarayın en derininde, yani Enderun’da özel bir eğitim alıyorlar. Bir çok dilin bileşkesi olan Osmanlıca, bir çok kültürün bileşkesi olan bir sanat anlayışı, temel bilimler, ve halkın anlayışından çok farklı olan bir dini eğitimle, farklı bir kültürle yoğruluyorlar. Padişahın şahsi köleleri statüsündeler ve padişah üzerlerinde ölüm-kalım hakkına sahip. Yani ölme emri verebiliyor. Bu yüzden sadakatleri sadece padişaha. Ait oldukları kültürden çok büyük ölçüde arınmış memurlar olarak, imparatorluğun çeşitli coğrafyalarında görev yapıyorlar.

Fakat Kanuni bu düzeni bozuyor. Daha ileri yaşta devşirmeler almaya başlıyor. Bu devşirmeler, yetiştikleri bölgeyi isimlerine alacak kadar köklerine bağlılar. Sokullu’lar, Köprülü’ler dönemleri, babadan oğula devredilen makamlar, Osmanlı sistemini nepotizmle, kayırmacılıkla dejenere ediyor.

Bu sistemin insani yanı çok güçlü değil. Hele babadan oğula geçen bir saltanat söz konusuyken, bir padişahın kölesi olmak bölümü hiç adil değil.

Ama daha önce bu şekilde kurulabilmiş başka çok sistem yok. Büyük imparatorluklar kurmuş ve farklı kültürleri uzun süre yönetebilmiş olan İngiltere ve Roma sistemleri aristokrasi ve seçkincilik üzerine kurulu, ve toplumsal dinamizm yok. Yani yöneten sınıfa dahil olabilme hakkı doğumla kazanılıyor. İngilizler kültürlerini empoze etmişler, Roma hukukunu empoze etmiş. Çin imparatorluğu farklı kültürleri yönetmemiş, hep aynı kültüre sahip grupları yönetmiş. Osmanlı’ya en çok benzeyen bugünkü Amerikan imparatorluğu kendi içindeki çeşitliliği yönetirken yetenekli olanlara ön vererek toplumsal bir dinamizm yaratabilmiş, ama orada da korkunç bir içe kapalılık söz konusu. Okyanuslar Amerika’yı sadece korumuyor, aynı zamanda dünyanın bütününden koparıyor.

Oysa Osmanlı öyle değil. Özellikle Fatih-Kanuni arasındaki dönemde, çok farklı etnik ve kültürel grupları bir arada tutabilmiş. Adalet duygusu yaratabilmiş ve insanlara özgür olduklarını hissettirebilmiş. Ne zaman bu yönetim biçiminden vazgeçmiş, işte o zaman azınlıklar mutsuz olup ayaklanmışlar.

İşte bu yüzden, olası bir dünya devletinin yönetim biçimini kurarken ilham alabileceğimiz tek sistem Osmanlı sistemi.

Azınlık haklarına saygılı, herkese eşit mesafede, herkesin haklarını koruyan, düşman kalelerinin anahtarları savaşsız teslim edilen bir düzen.

Bugünün şartları tabii farklı. Büyük savaşlar ve savaş mekanizmaları artık devletin temel gelir kalemi olamaz. İnsanlar köleleştirilemez. Ya da dünya devleti ölene kadar başta kalan, kimseye hesap vermeyen yöneticilerle yönetilemez.

Ama elimizde olan en iyi örnek de bu.

Pekiyi bu seçilmişler kimler olacak, onları kimler seçecek? Hangi kurallar ve söylemlere sahip olacaklar?

Bunu zamanla göreceğiz. Şu anda sadece şunu söyleyebiliriz. Bir kere Türk devlet geleneğinde bu bilgi var. Ama asıl olan bu değil.

Dünya ve çevre bilinci olan, bilgisinin yanında sezgisini de geliştirmiş, kendisini ve bütün insanlığı sevmeyi başarmış, ufkunu ülkesinin sınırlarının dışına taşıyabilmiş, ezberlerini bozma cesareti olan, kendisini değiştirebilme gücü yüksek, yani kamil insanlar dünyanın dört bir yanında hazır aslında.

Dünyanın bütün kamil insanları birleşin.

Ali Korkut Keskiner