Hazırlıkları yıllar önce başladı; gürültüsü aylarca kesintisiz biçimde sürdü ve uygulamaya da eksiksiz tüm medyadaki haber bültenlerinin teksesli coşkusu ve sevinç çığlıkları arasında, 19 Temmuz’da başlandı: Artık Türkiye, yasayı hazırlayan ve propagandasını yapanların bulduğu slogansı deyişle, “Yüzde yüz dumansız hava sahası” oluyormuş. Ajandanıza, defterinize, günlüğünüze, bu kritik tarihi not düşmeyi sakın unutmayın. Çünkü 19 Temmuz 2009, geçmişin karanlıklarına gömüldüğü düşünülen Soğuk Savaş döneminin tek yanlı ve tek sesli propagandalarını, McCarthy döneminin ABD’sine ait bir kâbus olarak tarih kitaplarının sayfaları arasında kaldığı sanılan “kamuoyu kontrol mekanizmalarını” ve totaliter rejimlerin, aykırı seslere tahammül bile etmeksizin “çelik disiplin” altında yaşama geçirilen uygulamalarını çağrıştıran bir atmosfer altında, bütün bir ülke halkının yaşam biçimlerine pervasızca müdahale etmek ve bireysel özgürlükleri “toplum adına ve toplum yararına” hiçe saymak yolunda atılmış, büyük ve iddialı bir adımın tarihidir. Sigara içenlerin toplumun yüzde kaçını oluşturduğu, bu kesimin azınlıkta mı çoğunlukta mı olduğu gibi ayrıntıların teknik olarak hiçbir önemi yok. Usül ve içerik olarak alınan karar, ülkenin tamamını bağlayan bir nitelik taşımaktadır ve “dikte edilen yaşam biçimi” formülü bir kez onay bulduğunda, sigara konusuyla sınırlı kalacağının hiçbir garantisi olmadığı gibi, nerede duracağını tahmin etmek de kolay değildir.

Haydi, hiç elimizi korkak alıştırmadan, açık açık söyleyelim: Türkiye’de son on yılda yürürlüğe konmuş en net faşist uygulalamadır da diyebiliriz buna. Tabii şunu da akıldan çıkarmamakta yarar var: “Kamu sağlığı gözetilerek” yürürlüğe konduğu ileri sürülen bu yasa, Türkiye’ye özgü bir “ulusal politik karar” değil, 1980’lerden bu yana, ABD ve Britanya merkezli bir global strateji olarak tüm Batı dünyasına empoze edilen, bütünlüklü bir “sağlık politizasyonu ve kamu denetimi” projesinin bir parçasıdır. Ayrıntıları yıllar boyu ince ince hesaplanmış, psikolojik zemini ve bunu oluşturacak propaganda malzemeleri, think tank’ler tarafından titizlikle belirlenmiş bir stratejiden söz ediyoruz. “Tulum çıkarır” gibi, neredeyse bütün uluslararası medyayı “gönüllü ajitatör” işleviyle yanına alan ve aykırı sesleri gürültülü bir saldırganlık içinde susturmaya çalışan, eşsiz bir postmodern “mind control” stratejisi.

Bütün bu gürültünün içinde belki de en düşündürücü olansa, projenin sağlıkla ilgili en temel, birincil dayanağı olarak sunulan “pasif içicilik” ve ETS (Environmental Tobacco Smoke – Çevresel Sigara Dumanı) üzerine kurulu bütün o rapor, araştırma ve tezler, verileri tek yanlı olarak ve eksik okuma, bilinçli olarak abartma, korelasyonları istatikleri çarpıtma üzerine kurma, varsayımları “bilimsel gerçek” gibi sunma eğilimleri nedeniyle neredeyse bir “hoax”, yani “kamuoyu aldatmacası” niteliği taşımaktadır, sesleri boğulmaya çalışılan kimi uluslararası bağımsız uzmanlara göre.

Tabii sonuçta herkesi kendi yaşadığı ülke ve kendi sosyokültürel çevresinde olup bitenler ilgilendirir daha çok. Bu nedenle, 19 Temmuz’a uzanan sürecin benim gözümde bir başka düşündürücü ve vahim yönü, ulusal medyamızın, en küçük bir “çatlak ses” çıkarmaksızın, bu despotik uygulamayı söz ve ses birliği içinde alkışlarla karşılayıp, neredeyse bayram ilan etmesi. Yasanın uygulamaya gireceği hafta, belki birilerinin mesleki hassasiyeti ve “liberal” ilkeleri galebe çalar da iki çift söz söyleme gereği duyar diye düşünerek günlük gazeteleri üstünkörü bir taradım. Konuya ilişkin karşılaştığım yazılar, sigara içmeyen ve yasadan da, onun sınırları abartılmış uygulamasından da hoşnut olmak bir yana, sigara kullananların düşeceği zor durumdan tarifsiz ve orgazmik bir zevk aldığını gizleme gereği bile görmeyen plaza toramanlarının kelamlarıydı. Bazılarını okurken, elimde olmadan dehşete düştüm: Bir yasa ve onun uygulanış biçimine ilişkin ayrıntıları, “sağlık gerekçesiyle” alınmış bir kararı yorumlayan gazeteci serinkanlılığı ve tarafsızlığı içinde değil, yılların verdiği birikmiş hınç ve öfkeyi intikam duygusuyla cilalayarak köşelerine taşımışlardı adeta. Satır aralarında bile değil, açık açık metnin içinde “Oh olsun!” nidaları yankılanıyordu, “Yıllarca bizi dumanaltı ettiler, rahatsız olmamızı hiç umursamadılar, sağlığımızla oynadılar, pervasızca dumanı suratımıza üflediler, şimdi ebelerininkini görsünler bakalım!”

Bu duygu o kadar belirgin biçimde yüzeye çıkıyordu ki, yasayı alkışlarla karşılayan bu plaza sakinlerinin, aslında sigaradan değil, sigara içenlerden nefret ettiklerini ve bu nefreti, sabırlı bir kindarlıkla yıllardır biriktirerek kartopu misali büyüttüklerini görüyordunuz. Dolayısıyla, ortaya çıkan yazılar aslında (mümkün olduğunca dizginlenmeye çalışılmış) duygu patlaması nöbetleriydi, sakin ve sağduyulu analizler değil.

Bulduğu her fırsatta “New York nostaljisi” yapıp, falanca caddedeki Bay Filanca’nın “diner”ı kapandığı için, müptelası olduğu “donut”ları artık yiyemeyecek olmanın yasını tutanların; ya da kendi yaşam biçimi içinde önemli bir bileşen olarak gördüğü “clubber”lığına gönderme yaparak, Londra’daki filan kulüpte DJ Bilmemkim’i dinlemeye aylardır gidemediği için mateme girdiğini yazı konusu yapanların, birlikte çalıştığı arkadaşlarının, meslektaşlarının ve çevresindeki insanların yaşam biçimlerine çok daha radikal biçimde inen bu “kadife yumruğun” yaratacağı travma ve sıkıntılara empatiyle yaklaşıp, hiç değilse (yarım ağızla ve yalandan bile olsa) şuna benzer bir şey söylemelerini bekleyebilirdiniz: “Canım, zararlı ve kötü bir alışkanlık; çevredekilere de rahatsızlık veriyor ve bizleri de mutsuz ediyor. Bir şeyler yapılması gerekiyordu ama bu kadarı da fazla antidemokratik oldu. Sınırlamalar getirilip, arada bir çözüm bulunabilirdi.”

Ama hayır, iki nedenden ötürü böyle bir yaklaşım yerine, “Oh olsun!” çığlıkları baskın çıkıyor. Birincisi: Bu, dünya devletlerinin, gerçekten halklarının sağlığını düşünerek ve gözeterek, bütün “globalleştirilmiş kurtarılmış bölgelerde” uygulamaya koymaya çalıştıkları bir koruyucu müdahale falan değil; işin içinde çok daha başka şeyler var. Bu nedenle, dünyada da “mainstream” medyada aykırı ses çıkmıyor, kimse “yaşam biçiminin özerkliğinden”, kişisel haklardan, tercihlere yapılmış totaliter müdahalelerden söz etmiyor. İkincisi: Burası, Türkiye. Burada, düşünceler ve ilkeler değil, karşıtlıklara dayalı hınçlar, bilenmiş öfkeler ve “karşı tarafa gol atma” şehveti, “aydın” olduğu varsayılan insanların bile iliklerine işlemiştir.

Yalnızca medyada değil, internet üzerindeki forumlarda yapılan yorumlara ve çevrede konuşulanlara bakıldığında, “sigara meselesi”nde alınan tavır ve gösterilen tepkiler de, nitelik olarak tümüyle aynı. Konunun global doğası ve uluslararası uzun vadeli stratejilerle bağlantı seyri bir yana, uygulamanın yürürlüğe girmesiyle birlikte kamuoyunda oluşan tepkiler, tipik bir “biz ve onlar” çatalı içinde oluşuyor ve ilkeler, standartlar, nesnel değerlendirmeler bir yana bırakılarak, benmerkezli bir “Oh olsun!” duygusu içinde yoğruluyor.

Oluşabilecek “önceden programlanmış” yanlış anlamaları işin başında devre dışı bırakmak için, bir noktaya açıklık getirerek başlayayım: Sigara içmeyenler için, bu dumana maruz kalmanın rahatsız edici, keyif kaçırıcı, anın tadını çıkarmayı engelleyici bir faktör olabileceğini kimse inkâr etmiyor. “Biz çoğunluğuz, sigara içiyoruz; işine gelirse. Rahatsız oluyorsan, git evinde otur” gibi çirkin ve akıldışı bir argümanla çıkmıyor zaten kimse ortaya. Eğer hep birlikte, aynı kentlerde, aynı mahallelerde yaşamaya zorunluysak, birbirimizin hayatını zorlaştırmadan, sınırları doğru yerlerde çizerek çatışmaların önüne geçmek ve aynı zamanda yaşam biçimlerimize ilişkin bireysel seçimlerimizle ilgili haklarımızı korumak pekala mümkün. Ne var ki bu, “merkezi otorite” tarafından, üstelik, tıpkı 1982 Anayasası’nın referanduma götürüldüğü günlerdeki gibi, neredeyse tartışılması yasaklanmış bir ortamda ve “metazori” yapılacak bir tasarruf değil. Sorun bütünüyle sivil toplumun işleyiş ilkeleri içinde, o her fırsatta sözü edilen “liberal tercih ve kararlar” uzantısında çözülebilir ancak.
Şu anda söz konusu olan yasanın hedef alanını örnek alırsak, lokanta, kafe ve bar türü işletme sahipleri, sigara içenler ve içmeyenler için, aynı nitelikte ayrı bölümler hazırlarlar; eğer bunu yapmıyorlarsa ve rahatsız oluyorsanız, oraya gitmezsiniz. Ayrı bölümler hazırlıyorlar ama siz “Ben yine de rahatsız oluyorum” derseniz, yine gitmezsiniz. Madem bu yasanın bu derece “sevinçle” karşılandığını söylüyorsunuz; maden medyadaki haberler yeme-içme sektörünün bu yasadan kesinlikle kötü etkilenmeyeceğini, hatta “dumansız hava” sayesinde sağlıklı ve mutlu insanların daha büyük bir mutlulukla bu mekânlara giderek işleri artıracaklarını büyük bir güvenle söylüyorlar, demek ki o çok sevilen, adeta tapınılan “serbest pazar” ilkelerine göre, sigara içmeyen ve “dumansız hava sahası” isteyenler de ciddi bir talep potansiyeli oluşturuyorlar. O halde elbette yine piyasa ekonomisinin altın kuralları çerçevesinde, sizlerin taleplerini nakte dönüştürmeye hevesli, belki içeride sigara içilmesini tümden yasaklayan işletmeler de olacaktır; siz de onları yeğlersiniz.

Ama, “Yok, sigara içilmeyen mekanları beğenmiyorum; benim beğendiğim mekanlarda da insanların sigara içmesine izin veriliyor ve rahatsız oluyorum; benim oralara rahatça gidip oturabilmem için, sigara içilmesi tümden yasaklansın; içenler de ya gelmesinler ya da bıraksınlar, zaten sigara sağlığa zararlı,” diyemezsiniz. Biz buna literatürde benmerkezcilik, bir adım ilerisine gidilip “yasal destek” istendiğinde de “totalitarizm hevesliliği” diyoruz.

Benzeri biçimde, sigara içenler de, “Restoran ve barlarda bize ayrılan yerler, kıyıda köşede kalmış, kötü manzaralı ve çirkin yerler; ben istediğim masaya oturup, keyifle sigaramı içmek istiyorum” diyemez. “En beğendiğim mekanlardan birinde, sigaraya hiç izin verilmiyor; ama ben ille de oraya gitmek istiyorum; bir yasa çıkarılsın ve böyle ayrımcılıklar yapılmasın” da diyemez. Madem “serbest piyasa kapitalizmi” söz konusu, mekanında sigara içilmesine izin verip vermemek, işletme sahibinin tasarrufundadır. Eğer mekân böyle bir karar aldıysa, kendi bileceği iştir. Ben de gider, sigara içmeme izin verilen bir yerde yemeğimi yer, içkimi içerim. Ama bana “geri çekilme” alanı ya da “tercih kullanma” ekseni bırakılmaz; “Bundan böyle hiçbir yerde sigara içilmeyecek, içenlere ve içilmesine izin verenlere ağır cezalar uygulanacak” denirse, kimse kusura bakmasın, hoşunuza gider ya da gitmez ama bunun adı net bir biçimde “Faşizm”dir.

Bir başka önemle vurgulanması gereken konu, yasağa ve uygulamalarına muhalefet etmenin, “sigara zararlı değildir” demek anlamına gelmediği. Derki’de bir yıl önce bu konuya değinen yazımda da açıkça söylemiştim: Sigara içenler, “sağlığa zararlı olduğu” ile ilgili argümanlara karşı çıkmıyor. Sonuçta ciğerlerinize yabancı bir maddeyi çekiyorsunuz: Yalnızca tütün katranı değil, özel işlemden geçen kağıdın yanarken açığa çıkardığı maddeler de giriyor işin içine. Merdiven çıkarken çabuk yoruluyorsunuz, boğazınızda ve göğsünüzde bazen bir doluluk hissedebiliyorsunuz vb. Ama bunları söylemek başka, sigara içenleri “toplum suçlusu” durumuna düşürerek, başkalarının sağlığını bozmakla suçlamak, hatta işi “çocukları hasta etmek, insanları kanser riskiyle yüz yüze bırakmak” gibi ağır vicdani yüklere dek vardırmak başka. Sigara zararlıdır. Doğrudur, mümkündür ve muhtemelen de öyledir. Ama henüz “direkt içici” olmanın bile kanserle ya da kalp-damar hastalıklarıyla ilişkisi yüzde yüz kanıtlanabilmiş değilken, bir de “pasif içicilik” üzerine kesin yargılar getirmek, üstelik bunlara dayanarak toplum içinde hiç de azımsanmayacak bir kesimin yaşam biçimine despotça müdahale etmeyi “doğal hak” statüsü içinde görmek ne kadar anlamlıdır?

Lüzumsuz lafazanlıklara açık kapı bırakmamak için, şu noktayı da bir kez daha yineleyeyim (işin en kötü tarafı da, Türkiye’de bir argümanı defalarca ve olabildiğince yalınlaştırarak yineleme gerekliliği olması – sözleri poposundan anlamak, bu ülkede “genel tavır” haline gelmiş): Sigara içmeyen insanların haklarını korumak ve onların rahatsız edilmeden toplumsal yaşamlarını sürdürmelerini güvence altına almak için düzenleme yapılması elbette gerekli. Burada terazinin dengesi, “bir kesimi, diğer kesim gerekçe gösterilerek gözden çıkarma” alışkanlığından ya da “vur deyince öldürme” gayretkeşliğinden uzak durma üzerine kurulu.
-Sigara içmeyenler rahatsız oluyorlar.

-Eee?

-O zaman hiç kimse içmesin, her yerde yasak olsun.

-Niçin?

-Çünkü içmeyenlerin, istedikleri yerde yemek yeme, oturma hakları var.

-Peki ya içenlerin?

-Onların yok; içmesinler, onlar da bıraksınlar.

-Yok yav? Hangi gerekçe ve dayanakla?

-Sağlıklı toplum yaratıyoruz!

-Onun için mi “bütçesizlik” nedeniyle gerçekten hasta insanları hastane kuyruklarında süründürürken, “koruyucu stratejiler” için o olmayan bütçeden trilyonlar harcıyorsunuz? Gelin buna “sağlık faşizmi yaratıyoruz” deyin açık açık. (Bir yıldan fazla bir süre bütün televizyon kanallarında yayımlanan “Dumansız Hava” reklamlarına; bütün restoran ve barlara ücretsiz dağıtılan “Sigara İçilmez” levhalarına; bu iş için ayrılan mesai ve zamana, kırtasiyeye, oluşturulan özel denetim ekiplerine… kısacası tüm bu uygulamaya ne kadar kaynak harcandığının konuşulduğunu duyuyor musunuz hiç?)

Gelin meselenin özünü, bütün örtüleri kaldırarak açıkça belirleyelim: Sigaranın yaşam biçimiyle ilgili bireysel tercihlere bağlı bir “hak ve özgürlük” olmaktan çıkarılıp, neredeyse bir “toplumsal suç” düzeyine indirgenmesine olanak veren psikolojik zeminin yaratılmasında, yaklaşık çeyrek yüzyıl önce ABD ve İngiltere’de başlatılıp bütün Batılı ülkelere sistematik biçimde ihraç edilen, oldukça “kışkırtıcı” bir temel iddia var: “Pasif içicilik” adı verilen ve sigara içmeyenlerin de, salt dumana maruz kalmalarından ötürü ciddi sağlık riskleriyle yüz yüze gelmelerine neden olduğu ileri sürülen olgu. Aşağı yukarı 1980’lerden bu yana, medya da geniş ölçüde kullanılarak, sigara içmeyenler arasında bir tedirginlik, korku ve sağlık endişesinin adım adım oluşturulmasına olanak veren, şu malum “ETS etkileri” konusu yani.

Bu faktör de kullanılarak, tepkileri “Rahatsız oluyorum!” düzeyinin bir ötesine, “Benim sağlığımla oynuyorsunuz!” suçlamasına doğru ilerletilen “sigara içmeyen kesim”, bugün Batılı ülkelerin tümünde eşgüdümlü olarak yürürlüğe konmaya çalışılan “yaşam biçimi düzenlemeleri”nin en güçlü desteği konumunda. Bir başka deyişle, eğer ETS ve “pasif içicilik” kavramları yıllarca bu denli yoğun ve ısrarlı biçimde işlenmeseydi, sigara yasakları yalnızca işyerleri ve kamu binalarıyla sınırlı kalacak, bireylerin özel yaşam alanlarına dek sızmayacaktı. (Sahi, bu stratejinin öncüsü durumundaki ABD’de yasakların restoran ve barlarla sınırlı kalmayıp otellere, sokaklara ve giderek evlere dek ilerletilmekte olduğunu biliyor muydunuz? Bekleyin ve birkaç yıl içinde Türkiye’de de işlerin burada kalmayacağını, global stratejilere uygun olarak yeni adımların nasıl birer birer atılacağını görün.) O halde, işin haklar, özgürlükler ve bireysel tercihlerle ilgili siyasi-felsefi boyutunu şimdilik bir kenara bırakarak, “pasif içicilik” konusuna biraz daha yakından bakalım.

İlkin, 2000 yılında İngiltere’de yayımlanıp bütün dünyada büyük yankı yaratan, son derece çarpıcı bir kitaptan söz edeceğim. Yazarı, Londra’da pratisyen hekim ve tıp-sağlık konularında araştırmacı olarak çalışan Michael Fitzpatrick. İngiltere’nin büyük ve prestijli yayınevlerinden Routledge tarafından basılan “Sağlık Zorbalığı” (Tyranny of Health) adlı bu çalışma, İngiltere’deki uygulamalardan yola çıkıp bunun global bağlantılarını da sorgulayarak, 1980’lerden bu yana Batı dünyasında ağırlığını hissettirmeye başlayan ciddi bir dosyayı, “sağlık politikaları ve sağlıkta politizasyon” konusunu masaya yatırıyor. Fitzpatrick, yalnızca ETS gerekçesiyle dayatılan sigara yasaklarıyla yetinmeyip, konuyu bütünlüklü bir “sağlık korkusu salgını” çerçevesinde ele alıyor ve kadınlardaki göğüs ve rahim kanseri sorunundan, “sağlıklı beslenme” trendlerine; sigara düşmanlığından “egzersiz ve spor histerisi”ne kadar, her yönü ve boyutuyla, tek bir merkezi (ve resmi) noktadan denetlenen “sağlık terörü” olgusuna işaret edip, bunu postmodern çağdaki bir “kitle denetim” enstrümanı olarak değerlendiriyor. İlkin, kitabın girişinden birkaç satırı aktarıyorum:
“Garip zamanlardan geçiyoruz. Batılı ülkelerin halkları, eskiye oranla daha uzun ve sağlıklı yaşıyorlar. Ama bir yandan da kafaları sağlıklarıyla giderek daha meşgul, daha takıntılı hale geliyor. Modern Batılı yeme alışkanlıkları ve yaşam biçiminin tartışmasız biçimde sağlıksız olduğu ve kanser, koroner kalp hastalığı ve kalp krizi gibi güncel hastalıkların temel nedenini oluşturduğuna ilişkin yaygın bir kanı oluşmuş durumda. Tüm bu endişeler, hastalıklarla ilgili bireysel sorumluluk duygusu yaratma amacını güden, hükümet ve kamu sağlık kampanyalarının desteklediği sağlık korkuları tarafından tetikleniyor ve korunuyor.” (1)

Kitabın arka kapağına, iki satırlık bir spot yerleştirilmiş: “Bir zamanlar, yedi ölümcül günahımız vardı; şimdiyse sağlık için dört hedefimiz var.” Fitzpatrick’e göre kamuoyu manipule edilerek (bazılarının sıkça kullanmaktan hoşlandığı şu “toplum mühendisliği” deyişindeki gibi) oluşturulmuş bu dört hedef, bütün mecralar kullanılarak zihinlere nakşedilmekte: “Sigarayı bırak; sağlıklı beslen; içkiyi kontrollü iç ve düzenli egzersiz yap.” Musa’nın “On Emir”ine göndermede bulunarak, bu dört hedefin seksenlerden itibaren yetişen kuşakların beynine “iman gibi” çakılmış, “sağlık promosyonunun dört büyük emri” olduğuna dikkat çekiyor.

Meslek hayatında ve klinik deneylerinde, iki tip hastayla karşılaştığından söz ediyor Fitzpatrick: Birinci tür, aslında sağlıklı oldukları halde, kamu sağlık politikaları ve medyanın da bu doğrultuda etkin kullanımı nedeniyle, kendi bedenleri ve sağlıklarıyla ilgili bitmek bilmeyen bir endişe duyup, düzenli olarak check-up ve testler yaptıran; yaşam biçimiyle ilgili ayrıntıların sağlığını bozmasından sürekli kaygılanarak kendini bütünüyle sağlıklı beslenme, diyet ve egzersize veren genç insanlar. İkinci grupsa, kemik erimesi, katarakt, koroner kalp hastalığı gibi “reel” sağlık sorunlarına çözüm bulunması için tedavi kuyruklarında bekleyen ve bazen sıranın kendilerine gelmesine zaman yetmediği için yaşamını yitiren yaşlı insanlar. “Bütün kaynaklar, sosyal kontrol mekanizmalarını geliştirmek için sağlığı kullanan kampanyalara aktarılırken,” diyor Fitzpatrick, “gerçek sağlık sorunları, hele de yaşlı insanları ilgilendiren sorunlar, ihmal ediliyor.”

Kitabın temel argümanlarından biri, insanları kendi bireysel sağlıklarının sorumluluğuyla yüklemenin de ötesine geçerek, herhangi bir hastalık ya da sorun halinde yoğun bir suçluluk duygusuna itme sonucunu doğuran zihin manipulasyonunun, “sağlığın politizasyonu” stratejisindeki ana yöntemlerden biri olduğu. Sigara içen ve bir biçimde bununla bağlantılı herhangi bir sağlık sorunu yaşayan hastanın, bir sağlık kuruluşuna başvurduğu ilk andan itibaren, sigara içtiği için neredeyse azarlandığına işaret edip, ekliyor: “Oysa bu durumdaki bir hastanın ihtiyacı olan en son şey, bir doktorun ona, zaten bildiği sigaranın olumsuz etkilerini ve sağlıklı bir yaşamın erdemlerini bir kez daha hatırlatmasıdır.” (2) Etkenler ve nedenler ne olursa olsun, bir hekimin, hasta bir insanla karşılaştığında yapması gerekenin, mesleğinin ve yemininin özüne bağlı kalarak, kendisinden beklenen işi yapmasıdır diyor özetle: Yani, hastayı tedavi etmek. (Ama biz o yemini çoktan unutmuş medyatik hekimlerin, en küçük bir rahatsızlık duymadan, “Sigara içen birini tedavi etmem!” diyebildiğine tanık olmuş bir toplumuz. Üstelik, bu sözlerin uygulamaya geçtiğinin kanıtlanması halindeki bedelinin belki de “lisans iptali” olması gerekirken, söz konusu kişileri başımızın üzerinde taşıyıp “medya starı” bile yapıyoruz; o ayrı konu.)

Gelelim ETS ve pasif içicilik meselesine. “Sağlık Zorbalığı”nda Fitzpatrick’in dikkat çektiği noktaların en çarpıcısı, ETS ve pasif içicilik konularının, bilimsel ve akademik düzlemde bütünüyle “tartışmalı” ve “kesinliği olmayan” nitelik taşıdığı, dolayısıyla “varsayımsal” olduğu gerçeği. Tıp ve sağlık dünyasındaki bilim adamlarının önemli bir bölümüne göre, pasif içicilik olarak adlandırılan ETS etkisi ile, kanser ve kalp hastalıkları arasında kurulan bağlantıların, dolayısıyla da sözü edilen “risk faktörü artışı”nın, bilimsel olarak kanıtlanamamış olduğuna dikkat çekiyor Fitzpatrick. Üzerinde en çok durduğu konu, çeşitli araştırmalarda ortaya çıkmış istatistiksel verilerin, raporlara eksik ve yanlı yorumlarla yansıdığı. En sık yapılan yorum yanlışlığının, “mutlak ve göreceli riskler” arasındaki ayrım ortaya konmadan çıkarılan sonuçlar olduğuna dikkat çekiyor.

Sözgelimi, Avustralyalı tıp ve sağlık araştırmacısı Dr. Raymond Johnstone’un analiz ve yorumlarından söz ediyor kitapta. Johnstone, pasif içiciliğin etkileriyle ilgili olarak sunulan araştırma raporlarından birinde, sigara kullanmadığı halde akciğer kanserinden ölen kadınların ele alındığından söz ediyor. Bu araştırmada, iki tip örnek üzerinden gidilmiş: Birincisi, kadının da eşinin de sigara içmediği çiftler; ikincisiyse, kadının içmediği ama kocasının düzenlli sigara kullandığı bilinen çiftler. Karı-kocadan hiçbirinin sigara içmediği çiftlerde, eşlerden birinin akciğer kanserinden ölmesi vakaları, yılda 100.000’de 6 olurken; kocası sigara içen ama kendisi içmeyen kadınların aynı nedenden ölümüne ilişkin vakalar, 100.000’de 8 olarak ortaya çıkıyor.

Johnstone’un mutlak/göreceli arasındaki ayrıma dikkat çekmesinin nedeni şu: Eğer bu verileri oransal olarak alırsanız, dikkate bile alınmayacak, üzerinde yorum yapılmayacak denli küçük değerlerden söz ediyoruz. Bir başka deyişle, 0,00006 ile 0,00008, son derece küçük oranlar. Ama eğer bunu, “Eşlerin sigara içmediği durumlarda 6 vaka, eşlerden birinin sigara içtiği, yani hastanın pasif içici haline getirildiği durumlarda 8 vaka” diye sunarsanız, bütün o oransal değerler gidiyor ve 6 ile 8 arasındaki mutlak farkı vurgulamış oluyorsunuz. Böylece, ETS’ye maruz kalınınca kanserden ölüm riski yüzde 33 artmış gibi görünüyor. Oysa riski ortaya koymakta kullanılabilecek, aradaki gerçek fark, 50.000’de 1 gibi, “ihmal edilebilir” oranda küçük bir değer.

Johnstone’un nihai yorumu şu: “Pasif içicilik ile akciğer kanseri arasında var olduğu ileri sürülen riske ilişkin söyleyeceğimiz en fazla şey, eğer böyle bir risk varsa, bunun hassasiyet ve kesinlikle ölçülemeyecek kadar küçük olduğu ve riskin de, tabii yine eğer böyle bir risk varsa, normalde hiç dikkat etmeyip, önemsemeden geçtiğimiz diğer faktörlerden daha az olduğudur.” (3)

Fitzpatrick ve Johnstone, tıp dünyasında bu konuda “aykırı” yorum yapan yegane bilim insanları değil. Onlarla aynı görüşü paylaşan çok sayıda meslektaşları var ama büyükçe bir bölümü “durduk yerde başına dert almak istemediği” için, gerekmedikçe sesini çıkarmamayı yeğliyor. Stockholm Üniversitesi’nden toksikoloji uzmanı Prof. Robert Nilsson, tıpkı Fitzpatrick gibi bunlara göğüs germeyi bilen ve yıllardır zaman zaman çok ağır sözlü saldırılara uğramasına karşın “somut verilerin dışına çıkmama” ve “yanlı yorum yapmama” ilkelerinden vazgeçmeyen bir bilim adamı. Batı’da pasif içicilik ile ilgili tartışmalarda da adı en sık geçen ve çalışmaları en çok referans alınan araştırmacı.

Kimyasal (ve) zehirli maddelerin biyolojik yaşam ve süreçleri üzerine etkileri konusunda dünyanın sayılı uzmanlarından biri olan Profesör Nilsson, “pasif içicilik” başlığı altında sunulan risk faktörünün gerçekçilikten ve bilimsel kesinlikten uzak olduğu görüşünde. Mutlak anlamda risk faktörünün “kabul edilebilir” ve “dikkate alınabilir” olması için, her şeyden önce, söz konusu faktör devreye girdiği anda artış eğilimi gösterdiği belirtilen riskin, mutlak değer olarak ciddi ve kayda değer olması gerektiğini söylüyor. Bir başka deyişle, eğer herhangi bir faktörün, belirli bir hastalıkla ilgili olarak artırdığı risk, mutlak değer olarak sözgelimi milyonda üç ise, bunun sağlaması yapılamayacak denli yetersiz ve dikkate alınmayacak denli küçük olduğunu vurguluyor. Ama eğer bu faktör, mutlak değer olarak sözgelimi binde üç düzeyindeyse, ciddi ve mutlaka göz önünde bulundurulması, araştırılması gereken bir riskin söz konusu olduğunu düşünüyor. Bu anlamda Nilsson, doğrudan kendi araştırma alanına giren ETS ve pasif içicilik ile ilgili geniş bir çalışma yapmış ve yaygın olarak ileri sürülen risk faktörünün bilimsel kesinlikten ve dikkate alınabilirlik sınırından oldukça uzak olduğu sonucuna varmış.

Mevcut araştırma verilerinden yola çıkarak, şu döküme dikkat çekiyor Nilsson: 100,000 kişi üzerinde yapılan araştırmalarda, bu örnek grupta rastlanan kanser vakalarının nedenleri şöyle sıralanıyor: Bilinmeyen nedenler (177 kişi), yanlış beslenme (135 kişi), sigara içme (68 kişi), diğer yaşam biçimi etkenleri (45 kişi), güneş ışığı (23 kişi) ve pasif içicilik, yani ETS etkisi, yalnızca 2 kişi. Raporda, bir karşılaştırma daha yapabilmek için, çok daha detay ve önemsiz olarak kabul edilmiş sağlık risklerinin yol açtığı kanser vakalarından da veriler sunuluyor. Buna göre, aynı örnekleme içinde, Japon deniz ürünlerinin tüketildiği bir toplumda 5 kişi, içme suyunda doğal arsenik izlerine rastlanan bölgelerde 12 kişi, bazı mantar türlerinin yenmesiyle ilgili vakalarda da 3 kişi saptanmış. Bunların ışığı altında Nilsson, ETS’nin ortaya çıkaracağı risklerin, ancak, çok daha önemsiz olarak kabul edilen diğer çevresel etkenlerin oluşturduğu risklerle kıyaslanabilir olduğunu belirtiyor. (4)

Nilsson’a göre, raporlarda sunulan bağıntı ve risk ilişkilendirmelerindeki hataların, birden fazla nedeni var. Bunlar arasında en tipikler, mutlak değer çok küçük yüzdeler sergileyen, dolayısıyla, büyük oranda belirsizlik içeren verilerden “mutlak değer” üretme ve kıyaslama yanlışı; ortamdaki tüm çevresel değişkenler hesaba katılmadan yapılan eksik değerlendirmeler ve büyük oranda da, “genetik” faktörünü yeterince dikkate almamak. Gerçekçi bir karşılaştırmada, 10 saat boyunca sigara dumanına maruz kalan bir çocuğun bedenine aldığı kanserojen maddelerin, mangalda pişirilmiş bir ızgara sosis yediği zaman aldığından 250 kat daha az olduğuna dikkat çekiyor. (5) Ama ABD ve Avrupa Birliği içinde tasarlanıp empoze edilen global stratejinin uzmanları ızgara sosisle değil, sigara dumanıyla saplantılı bir şekilde meşgul. Bizdeki tanıtım filmlerinde de, “dumanaltı” bir ortamda solgun ve üzgün bir yüzle dolaşan küçük çocuk görüntülerinin üzerine, pasif içiciliğin ve dumana maruz kalmanın çocukları nasıl hastalık riskine ittiğine ilişkin yazılar bindiriliyor, dramatik bir müzik de atmosferi tamamlıyor. Bundan daha etkili bir ajitasyon olabilir mi? “Çocuklarınıza kötülük yapılıyor, onlar hastalığa doğru itiliyor, sağlıkları hiçe sayılıyor” mesajı anne ve babaların zihnine çakıldığında, ajitasyonun da doğrudan doğruya provokasyona dönüştüğünü görmemek mümkün değil.

İstatistiksel verilerin kullanılış biçimine göre nasıl yanıltıcı olabileceğine oldukça esprili bir örneği, Nilsson’un makalesinin de içinde yer aldığı “Hangi Risk?” (What Risk?) adlı kitapla ilgili değerlendirme yazısını kaleme alan, Ohio Eyalet Üniversitesi biyokimya bölümünden E. J. Behrmann naklediyor:

Radyoaktif atıkları taşıyan bir tren New York’tan yola çıkmış, son durağı olan California’ya ulaşmak üzereydi. Tren durduğunda, makinist, çevredeki izleyicilerden birine seslenip, “Kutlarım seni!” dedi. “Neden ki?” diye sordu adam. “Çünkü ölmen gerekiyor. Yaptığımız hesaba göre, yol boyunca rastladığımız her insan, taşıdığımız nükleer atıklardan gelen öldürücü radyasyonun milyonda birine maruz kalıyor. Şu ana kadar hiç kimse ölmedi ve sen rastladığımız bir milyonuncu kişisin.” Adam “İyi ama,” diye itiraz etti, “ben dozun yalnızca milyonda birini aldım?”. Makinist, “Hiç fark etmez,” dedi, “bu bir istatistik meselesi.” (6)

Araştırmalar, çok sayıda parametrenin devrede olduğu/olabileceği ortamlarda, saptanamayan ve ölçülemeyen veriler dışta bırakılarak, seçilmiş parametreler üzerinden ve çok küçük oranlara ilişkin yorum/çıkarsama paketleri üretilerek gerçekleştiriliyor. Bunda, “sigaranın zararlı olduğu” gerçeğinin artık herkes tarafından biliniyor olmasının getirdiği rahatlığın da, ciddi bir kalkan olduğunu söyleyebiliriz. Evet, sigara zararlı; dolayısıyla, sigarayla ilgili yorum ve iddiaların pasif içicilik şemsiyesi altında birkaç adım daha ileri götürülmesi karşısında, kimse şaşkınlığa düşmüyor. Mümkündür, diye düşünülüyor. Zararlı ya bu meret. Ama, hep söylediğim gibi, kızartmalar da zararlı, etle beslenmek de zararlı, büyük kentlerde araba eksozlarının çıkardığı dumanı solumak da zararlı, sushi yemek de zararlı (arsenik riski var), hatta otomobile binmek de zararlı! Sürekli olarak, sigaraya bağlı hastalıklar nedeniyle yılda kaç kişinin hayatını kaybettiğinden söz ediliyor – üstelik bu ölümlerin doğrudan sigarayla (yalnızca sigarayla) bağlantısı kanıtlanamamışken. Ama ABD’de yılda 40.000 kişi (sigarayla ilişkilendirilen ölümlerden çok daha fazlası) açık ve net bir şekilde trafik kazalarında hayatını kaybederken, kimse ehliyetleri sınırlamaktan ya da trafiği düzenlemek için yeni global yasa tasarıları geliştirmekten söz etmiyor. Tersine, ne kadar fazla kişi ehliyet alırsa, o kadar iyi; çünkü bu, otomobil satılacak kitlenin büyümesi demek. Kapitalizmin hem simgesi hem de lokomotifi durumundaki otomotiv endüstrisinin dalgasına taş atmak kimin haddine ki? Varsın ölsünler trafik kazalarında, tohumlarına para mı sayıldı? Nasılsa ürüyorlar, yenileri geliyor arkadan.

Neymiş? “Kamu sağlığı” kaygılarıyla. Gülmek şart mı bu espriye?

Henüz bilim dünyasında üzerinde net bir görüş birliğine varılmamış olmasına ve biyokimya, tıp ve toksikoloji alanlarındaki kimi uzmanlardan ciddi eleştiriler gelmesine karşın,”pasif içicilik” ve ETS ile ilgili olarak medya aracılığıyla kamuoyuna ulaştırılan rapor ve duyuruların, sigaraya karşı açılan savaşta kritik bir aşamayı belirlediğinin altını bir kez daha çizmek gerek. Çünkü, bu raporlarla birlikte sigara içen bir insan, “kendine zarar veren bilinçsiz kişi” durumundan çıkarılıp, “masumlara zararı dokunan” bir tür “toplumsal suçlu” yaftasına doğru itilmiş oluyor. Kendi yaşam biçimiyle ilgili kararları ve tercihleri, kişinin kendisinin belirlemesi gibi, tartışmalarda çoğu kez gündeme gelen bir “bireysel özgürlük” argümanını bir anda devre dışı bırakıyor bu yeni statü. “Git ne halt edersen et, iç zıkkımını geber” gibi, tartışmayı kilitleyecek bir noktaya ulaşmaya ramak kala ortaya çıkan yeni manevra olanağı, sigara karşıtı kampanyaya bambaşka bir yön çiziyor. Artık söylem, bütünüyle değişmiş durumda çünkü: “Senin kendine zarar verme özgürlüğünle sınırlı bir şey değil bu; çevrendekilere de zarar veriyor, onları risk altına itiyorsun!” suçlamasının ağırlığı karşısında baskı hissetmemek, gerilememek, rahatsızlık duymamak pek kolay değil.

Michael Fitzpatrick, bu aşamayla birlikte, “sigara içen anne ve babaların, çocuklarına şiddet ve taciz uygulayan ebeveyn durumundan farksız bir konuma geldiklerine” dikkat çekiyor. Çünkü ETS terörü ile birlikte gelen suçlamalar yalnızca “çevredeki havayı kirletmek, diğer insanlara zarar vermek” değil. Doğrudan doğruya, kendi doğmamış bebeğini tehlikeye atarken, küçük çocuğunu da büyük bir riskle yüzleştiren; düşüncesiz, sorumsuz, bencil ve “kötü ebeveyn” rolü biçiliyor size. Bu baskıdan etkilenmemek mümkün değil tabii. Hele bir de çocuklardan biri gerçekten hastalanırsa, o anne ve babanın yaşayacağı ağır vicdani yükü ve suçluluk psikozunu düşünebiliyor musunuz?

İşin tıpla, sağlıkla, bilimsel araştırmalarla ilgili boyutu derin, karmaşık ve tartışmalı. (Merak edenler, belirttiğim referansları da içeren bir araştırma yapıp, kendileri okuyabilirler.) Ama bir kez daha vurgulayalım, asıl tehlike ve rahatsız edici boyut, siyasi arkaplanın içinde gizli. Sigara içmek hiç zararlı değildir, gibi bir iddiada bulunan yok. İçmeyenlerin dumandan rahatsız olabileceği de herkesçe malum zaten. İnsanların bir arada bulunduğu ortamlarda, sigara içmeyenlerin de zarar görmeden, rahat edebilmelerini sağlamaya yönelik düzenlemelere kimsenin itirazı yok, olamaz da. Bunun yolları ve yöntemleri konusunda da seçenekler son derece çeşitli. İçmeyenlere yönelik ayrı mekanlar, restoran ve barlarda “no smoking” bölümler gibi. Ama siz bunu yapmıyor ve “Hayır,” diyorsunuz, “Bütün düzenleme, içmeyenlere göre yapılacak ve sigara her yerde yasaklanacak. Kimse sigara içmeyecek. Barlara, restoranlara, kafelere gitmek isteyenler, sigarayı bıraksınlar!” Nasıl yani? Hangi hakla?

Pekala; o halde sigara içenlerin, kafalarında dırdır edilmeden rahatça oturabilecekleri ayrı mekanlara izin verilsin. Kapılarına da “Burada sigara içilir” ibaresi yazılsın. Yok, ona da hayır. İçemezsin hemşehrim, yassah!

ABD’de baskı daha da pervasız ve şiddetli ama, ona orantılı bir direniş ve aykırı ses de, her şeye karşın varlığını sürdürüyor. Sözgelimi Indiana’ya bağlı Morgan County’deki bir restoranın sahipleri, yasağa uymayı reddederek, mekanın kapısına şöyle bir yazı asıyorlar: “Bu restoranda sigara içmeye izin verilir. Eğer bu sizi rahatsız ediyorsa, lütfen rakip müesseselerden birini tercih ediniz.” (7) Yetkili merciler işin peşini bırakmıyor ve baskıları sürdürüyorlar ama, restoran sahipleri de anayasal hakları öne sürerek direnmekten vazgeçmiyorlar. Avrupa’nın değişik yerlerinde de benzeri sürtüşmeler, çatışmalar, tedirginlikler yaşanıyor, daha da yaşanacak.

Bütün bunları ayrıntılarıyla gözden geçirdikten sonra, ister istemez şu soru takılıyor akla: Peki amaç toplumun mutluluğu ve sağlığı değilse ve bu bir faşist uygulamaysa, bunu yapanların nasıl bir beklenti ve amaçları var? Niçin bu konunun üzerinde bu kadar duruyorlar?

Michael Fitzpatrick’in kitabında (ve konuyla ilgili araştırma yapan çoğu bağımsız araştırmacının makale ve paper’larında) bu sorunun yanıtı gayet net olarak belirlenmiş: “Kamu denetimi ve kitlesel kontrol mekanizmalarını güçlendirme kaygısı.” (Biraz aşağıda, bu yasak ve kampanyaları tarihte kapsamlı olarak ilk kez hangi ülkelerde hangi liderlerin kullandığına gönderme yapacağım; zihin açıcı etki yapabilir.) Her şeyden önce, sigarayla ilgili strateji ve uygulamaları, “tek başına” değil, daha kapsamlı bir projenin elemanlarından biri olarak görmek gerekiyor. “Sağlık Zorbalığı” adlı çalışmasında Fitzpatrick’in üzerinde durduğu temel konular şunlar:

-Sigara ve onun kanserle, kalp hastalıklarıyla bağlantısının vurgulanması; pasif içicilik üzerinden sigara kullananlara baskı yapılması

-Kadınlara yönelik yapılan yayınlarda, genç yaşlardan itibaren “rahim ve göğüs kanseri” tehlikelerine yönelik bir “risk korkusu” oluşturulması

-Yaşamın en temel unsurlarından beslenmeyle ilgili olarak, sınırların nerede başlayıp nerede bittiği bilinmeyen, ilke ve çerçevesi belirsiz bir “sağlıksız beslenme” umacısının yaratılması; böylece her yaştan insanın, hayatın her aşamasında kanser, kalp ve damar hastalıklarıyla ilgili endişe duyar hale getirilmesi; çeşitli uzmanların çoğu birbirini tutmayan açıklamalarıyla kafalarının karıştırılması

-“Obezlik” tehlikesine dikkat çekerek başlatılan “kilo ve sağlık” üzerine yoğunlaşmış yayınların hızla bir “ideal beden standardını” neredeyse sağlıklı beslenmeyle özdeşleştirmesi sonucu, bütün gelişmiş ülkelerde hem kadınların hem de erkeklerin “fit ve ince” bir bedene sahip olma kaygısıyla diyetisyenlerin kapılarını aşındırmaları ve bedenlerindeki yağ oranlarını saplantı haline getirmeleri

-Modern hayatın insanı pasifleştirdiği ve hareketsizliğin kalp hastalıklarını davet ettiği yönünde yapılan yoğun medya bombardımanıyla, neredeyse bütün gelişmiş ülkelerde orta sınıf insanların evlerinde (çok ender kullanılan) fitness araçları ve aerobik kasetlerinden oluşan “junk” yığınlar oluşmaya başlaması ve daha önemlisi, modern kentli insanların egzersiz yapma histerisine yönlendirilmesi

-Hastane ve klinik kapılarının, günlük yaşamın vazgeçilmez bileşenlerinden biri haline getirilmesi; herkesin check-up ya da çeşitli hastalıklarla ilgili düzenli testler yaptırmaya yönlendirilmesi

Bütün bunlar, Fitzpatrick ve onunla aynı düşünceyi paylaşan araştırmacı/düşünürlere göre, global dünyanın modern kentlerinde, sürekli olarak sağlığıyla ilgili endişe duyan, yarı hipokondriyak, aklını bedeniyle ve onun işlevlerini sürekli kontrol altında tutmayla bozmuş, yeni ve nüfus içindeki ağırlığı fazla bir kitle yaratma amacına hizmet ediyor. Satın aldığı her besin ürününe paranoyayla yaklaşan; hiçbir tansiyon sorunu olmamasına karşın düzenli olarak tansiyonunu ölçen; günde en az birkaç kez tartının üzerine çıkan ya da aynanın karşısına geçip bedenini kontrol eden; gün içinde yemeğe oturduğunda damak zevkini değil, kaç kalori alacağını ya da tabağındaki yemekte kullanılan besin maddelerinin içinde kanserojen maddeler olup olmadığını düşünen; düzenli ve sürekli olarak bir virüse yakalanma korkusu yaşayan; vitaminleri ve enerji veren hap ya da içecekleri baş ucundan eksik etmeyen; içtiği ve yıkandığı suya kafasında kuşkularla yaklaşan; aklını çocuğunun sağlığıyla bozup, onun çocukluğunu yaşamasına bile fırsat vermeyecek bir koruyuculuk kimliğine bürünen; erkekse prostat, kadınsa rahim ve göğüs kanserlerini bir fobi haline getiren; dost sohbetlerinde her fırsatta konunun “ne kadar sağlıksız yaşadığımıza” getirildiğini fark etmeyen ve bu endişeler yumağını yaşam biçiminin merkezine yerleştiren insanlardan oluşan bir “postmodern toplum çoğunluğu”.

İnsanın temel içgüdüsü, ilkin kendi yaşamını sürdürmek, buna bağlı olarak da “üreyerek soyunu devam ettirmek”. Bu içgüdülerle sıkı sıkıya bağlı olan sağlık unsuru, doğal olarak hemen herkes için “akan suları durduran” noktaya karşılık geliyor ve eğer üzerine gider, manipule ederseniz, kolayca “gizli ve amansız” bir saplantı halinde toplumsal bilinçaltına yerleşebiliyor. İşte Fitzpatrick ve onunla aynı doğrultuda araştırma yapanlar, “sağlığını yaşamın merkezine yerleştiren” ve bunun doğru, çağdaş bir düşünme biçimi olduğuna kendini inandıran insanlardan kurulu bir toplumun, çok daha kolay kontrol edebileceğine, yönlendirilebileceğine ve pasifize edilebileceğine işaret ediyorlar. Tıpkı, faşist yönetimlerin her zaman yaptığı gibi.

“Britanya’da ve Avrupa’da sol, Soğuk Savaş’ın bitmesinin ardından, temel ilkelerini ve varlık nedenlerini yitirdi,” diyor Fitzpatrick. Sosyalizmin radikal ve devrimci niteliğinden uzaklaşıp, yeni bir hayat damarı olarak modern globalizme entegre olmayı seçmesinin, özellikle İngiliz İşçi Partisi’nin yeni kimliği dikkate alındığında, 1990 sonrasındaki en kritik gelişmelerden biri olduğunu vurguluyor. Bütün bu “sağlık terörü” başlığı altında değerlendirdiği global strateji ve uygulamaların fikir babalığını ABD’nin sağ teorisyenleriyle işbirliği halinde gerçekleştirdiğini düşündüğü İngiliz solunun, süreç içinde bütün Batı’yı “solsuz bir siyasi düzleme” ittiği görüşünde. Giderek büyüyen ve genişleyen globalizm, tüm toplumsal dinamiklerde olduğu gibi, “yaşam biçimi” konusunda da belirli standartları egemen kılma görüşünde. Çalışan, “9’dan 5’e” hapsedilen ve yaşamla ilgili beklenti ve hayalleri bile “uniform” şablonlara sıkıştırılan, genç ve orta yaş arifesindeki kitleler, yani “üretken ve dinamik çoğunluk”, sağlık endişeleri ve saplantıları kollektif bilinçaltına sağlamca yerleştirildikten sonra, çok daha kolay manipule edilebilir, denetlenebilir hale getiririliyor. Diğer yandan, yaşam biçimi üzerinde geçen yüzyıla oranla bu denli büyük bir dönüşümü sorunsuzca uygulamaya koyabilen bir global strateji, kitle denetiminde yolun yarısından çoğunu da geçti demektir. Bu saatten sonra hiçbir uygulamaya muhalefet ya da etkili direnç göremezsiniz. Yarın evlerde yasaklarsınız sigara içmeyi; sonra sıra içkiye gelir, ardından kimbilir nelere.

İşgüzar televizyon yöneticilerinin sigarayla ilgili bir yıldır hızlanan “icraatını” gözünüzün önüne getirin: İlkin yavaş yavaş, ardından da yaygın biçimde, televizyon programlarından sigara çıkarılıp atıldı. Ardından, zamanında çekilmiş eski filmler bile eşsiz bir vandalizm örneği sergilenerek sansürden geçirildi; Humphrey Bogart’ın bile simgesi olmuş sigarası yüzünden silindi.

Kör gözüm parmağına işgüzarlık, bu kadarla kaldı mı dersiniz? Geçen yıl Ramazan ayında, birçok kanalda eski Türk filmleri oynatılırken, “rakı bardaklarının sansürlendiğine” tanık olduk. Ardından, bütün rating’ini “baldır bacak” ve dedikodudan alan o döküntü magazin programlarında bile, “sakıncalı ve seksi” olduğu düşünülen görüntüler sansürlenmeye başladı. (Bir şarkıcının tangalı görüntülerini “Şok, şok, şok” başlığıyla veren magazin programında, söz konusu görüntüler ekrana getirilirken “popo bölgesinin” sansürlendiğine dehşetle tanık olmuştum. Çıplaklıktan, cinsel organdan, pubik bölgeden falan söz etmiyoruz: Tangalı popoya sansür geliyor.) Şimdilerde, tıpkı tek kanallı dönemin TRT’sinin yaptığı gibi, filmlerden bırakın çıplaklığı ve sevişmeyi, ateşli öpüşme sahneleri bile çıkarılıyor; “kadın göğsü” bile montaj sırasında “dijitize” edilerek ekrana getiriliyor.

Bu kadar mı? Hayır. Bir de “küfürleri bipleme” gayretkeşliği yaygınlaşıyor şimdi, tıpkı ABD’de “standart” haline getirildiği gibi. Hangi küfürler? Sözgelimi çok yakın zamanda “Kıçından uydurma lan!” sözünün geçtiği yerde bir biplemeye rastladım; bir başka programdaysa, köpekleri işaret ederek “Şu itlere yemek var” diyen birinin sözleri ekrana getirilirken, “itler” sözü biplendi. Bu şablonculuğun, sansürcülüğün, “toplumu arındırma” işgüzarlığının sonu, sınırı, dibi nereye kadar gidebilir sizce? “Dur” denmediği sürece, önünü kesme olanağı var mı?

Belki bu noktada, yakın tarihe ilişkin küçük bir hatırlatma yapmakta yarar olabilir. Sigara yasağını, “toplum düzenleyici” bir faktör olarak ilk kez resmi söylemlerde kullanan ve uygulamayı başlatan kimdi, biliyor musunuz? 1930’lu yılların Alman Nasyonal-Sosyalist İşçi Partisi; yani Naziler. Robert Proctor’un “Nazilerin Kanserle Savaşı” (Nazi War On Cancer) adlı kitabına göz atarsanız, ilginizi çekecek sözler ve anektodlarla karşılaşabilirsiniz. (8)

Sözgelimi, Adolf Hitler’in sigarayı, “Kızıl derili insanların, beyaz derililere gazabı ve intikamının aracı” olarak değerlendirdiğini duymuş muydunuz? 1930’ların başında sigaraya karşı “Nazi savaşı”nı başlatan Adolf Hitler, devlet yayın organlarının bastığı kitapçık ve dergilerde, şuna benzer ifadelerin sıkça yinelenmesini istemişti: “Nasyonal Sosyalist Kardeşim, Führer’imizin sigaraya karşı olduğunu; her bir Alman’ın, tüm halkın yaptıklarından sorumlu olduğunu ve kimsenin kendi bedenine zarar vermeye hakkı olmadığını düşündüğünü biliyor muydun?” (9)

Naziler, sigara yasakları ve kampanyaları devlet eliyle (ve olabildiğince despot yöntemlerle) uygulayan ilk büyük siyasi gruptu. Hitler’in de bir zamanlar sigara içtiği, ama bıraktıktan sonra şu sözleri sık sık yinelediği, Nazi ideologlarınca her mecrada yineleniyordu: “Eğer sigarayı bırakmasaydım, Nazi hareketi başarıya ulaşamazdı.” Bu düşünce ve inançla Hitler, “saf aryan ırkının” da sağlığının korunması ve “yabancı ırkların empoze ettiği sigara illetinden” uzak tutulması gerektiğini sık sık yineliyordu. Söz konusu dönemde, sigara karşıtlığı ve bunu resmi politikaya dönüştürme eğiliminde, Adolf Hitler Avrupa’da yalnız değildi. Sıkı yol arkadaşları kimdi, biliyor musunuz? İtalya’nın Il Duce’si Benito Mussolini ve İspanya’ya trajik bir iç savaşın ardından uzun ve kanlı bir faşist diktatörlüğü yaşatan General Francisco Franco. (10)

Sigaranın zararlı olduğu, içmeyenleri rahatsız ettiği gibi gerçeklerden yola çıkarak bu global stratejiyi ve onun uzantısında alınan kararları yumuşatmaya, haklı görmeye, savunmaya çalışan; hatta bunu yaparken de, yasayı ve kararları eleştirenlere sözlü saldırı hakkını kendinde görenler, faşizmle kol kola girdiklerini net ve doğru biçimde anlamalılar. Bunun “ama”sı “mama”sı yok; hiçbir gerekçe (ne kadar haklı görünürse görünsün) insanların yaşam biçimleriyle ilgili özgür bireysel tercihlerini devlet zoruyla baskı altına almayı haklı çıkaramaz. İster hoşunuza gitsin, ister gitmesin: Bunun faşist bir uygulama olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Tabii “sevdiğimiz faşistlikler” ve “sevmediğimiz faşistlikler” gibi standart çarpıklıkları ve zihin hummalarının sıkça yaşandığı bir ülkede bunun ne derece anlamı vardır, onu bilemem.

Ah, az daha unutuyordum; bir de size oldukça yeni sayılabilecek bir haberi ileteyim: ABD, Kanada ve İngiltere’deki büyük sağlık sigortası kuruluşlarının, sigara üretim şirketlerini de bünyesinde barındıran holdinglere 4.4 milyar dolar tutarında “yatırım” yaptığından haberiniz var mıydı? Sağlık sigortası şirketleri… Hani şu sigaraya savaş açanların ön sıralarında yürüyenler; sigara içenleri “riskli” gerkeçesiyle sigorta etmeyen ya da fahiş oranda yüksek prim talep eden, sigara düşmanı sağlık kuruluşları… Global dünya böyle garip işte. İlginizi çekerse, Democracy Now’da, New England Journal of Medicine kaynak gösterilerek verilen haberi okuyun/podcast’ını dinleyin. (11)

Son söz olarak, ABD’de Avrupa’da yasak karşıtı protestoları sürdüren ve genişletmeye çalışan sivil toplum gruplarının sloganlarını, tümüyle katıldığımı belirterek naklediyorum buraya: “Sigara, faşizmden daha sağlıklıdır.” (Smoking Is Healthier Than Fascism!

 

NOTLAR

1. Michael Fitzpatrick, “The Tyranny of Health”, Routledge, Londra 2000; s: 1

2. Michael Fitzpatrick, a.g.e, s: 54

3. Raymond Johnstone , “Scientific Fact or Scientific Delusion”, Health, Life and the Environment, Londra 1991; s: 81

4. Michael Fitzpatrick, a.g.e, s: 39

5. Robert Nilsson, “Is Environmental Tobacco Smoke A Risk Factor For Lung Cancer?”, Roger Bate editörlüğündeki “What Risk?” adlı derlemede (1999) yer alan makale; s: 96-151

6. JCE – Journal of Chemical Education, July 1999(JCE Online:http://jchemed.chem.wisc.edu/Journal/Issues/1999/Jul/abs904.html)

7. “On smoking bans, defiance”, No Third Solution
http://www.nothirdsolution.com/2005/07/19/on-smoking-bans-defiance/

8. Robert N. Proctor, “Nazi War On Cancer”, Princeton University Press, 1999

9. Robert N. Proctor, a.g.e

10. D. Bauer, “So Lebt der Duce”; 1937, s: 19-20

11. Democracy Now’da, Amy Goodman’ın haber ve röportajı:
http://www.democracynow.org/2009/6/12/report_health_insurers_hold_billions_in

Burak Eldem