Yazıma, şu son günlerde memlekette gözümüze sokula sokula, bilinçli bir şekilde yapılan şaşırtmacalardan biriyle başlamak istedim. “ Türkiye, %99’u Müslüman bir ülkedir!” Bu cümleyi o kadar sık duyar oldum ki artık hakkında yazmak gerekli oldu.

Bu, aslında birine birşeyler anlatacağım derdinden daha çok yine kendi kafamı toparlayabilmek ve “ yazdıklarım, düşüncelerime ne kadar ayna tutabiliyor?” u görebilmek adına yapılan bir faaliyet. Ve hayatın kuralıdır, elbet birileriyle çatışacak, bir diğerine ışık tutacak, biri tarafından yerilecek, bir diğeri tarafından alkışlanacak…

Bireysel olarak doğrular algılarımıza ve diğer bir sürü etkene bağlı olarak değiştikleri için mutlak doğrulardan bahsetmemiz, kişisel tecrübeleri başkalarının kabul etmesini beklememiz yanlış olur. Yapılacak, ancak ve ancak yaşananın paylaşılması ve alınabilecek kadarının alınmasıdır. O yüzden bireyler “ Ben biliyorum, sen yanlışsın!” şeklinde fikir iddia edemez ya da etseler de yine diğer bireylerin tepkisiyle karşılaşırlar.

Dolayısıyla, konuya giriş noktam şöyle de olabilir, birey davranışları ile devlet davranışları arasında fark olmalıdır. Eğer devlet, kişisel çıkarlarını ve dinini öne çıkarıcı, düşünce yapısıyla baskın bir yol izlemeye başlarsa o ülkede yaşayan her türlü birey bu sistemden etkilenir. Hoşlanmadığınız ya da anlaşamadığınız insandan uzaklaşır, bir daha görüşmez, fikir paylaşmazsınız olur biter ama iş, içinde yaşadığınız ülkenin şartlarına geldiğinde ortamınızı kolay kolay değiştiremezsiniz.Aksi yaşandığında da şu tehlikeli soru ile karşılaşırsınız; “ Niye ben ülkemi, evimi, yerimi bırakıp gidecek mişim? Bana bu cehennemi yaşatan çekip gitsin!” işte, dünyadaki savaşların başlangıç noktası!

Türkiye’yi tanımlarken kullanılan Müslümanlık kavramına ciddi bir şaşırtmaca gözüyle bakmamın bir diğer sebebi, devlet erkanında oluşturan ahalinin, dini algılayışlarının tamamı ile tarafsız olması gerekliliğidir. Düşünülünce, şaşırtmacanın iki yönde uygulanmak istendiğini görüyoruz. Ortada, halkın çoğunluğunun meydana getirdiği bir resim olabilir. Bu, zaten belli olan bir şey. Ancak, tanımlamada bu kavram öne çıkartılarak acaba laiklik ilkesinin dinsizlikle mi bağdaştığı kanıtlanmaya ya da kanıksatılmaya çalışılmaktadır? Yani, dini öğelerin karşısına getirilen bir laik devlet kavramı ya da dini öğelere bağlılığın karşısında duran bir Allahsız, Ateist grubu…

“Kendinizi tanımlar mısınız?” sorusuna birey, Türkiye’deki istatistik sorusuna verdiği cevap gibi, “ Ben Müslümanım!”diyebilir ancak, aynı şartlar altında o toplumda yaşayan başka bir vatandaş da çıkıp; “ Ben Hıristiyanım!” ya da “ Ben de Yahudiyim!” deme özgürlüğüne sahiptir. Görüşler bireylerin yetiştirilme tarzları, yaşadıkları çevreler, eğitim düzeyleri, aile ortamları…şeklinde giden etkenlerin etkisi altındadır ve tarafsızlık içermek gibi bir zorunlulukları yoktur. Ancak, bu fikir devlet adamları tarafından da kullanılıyor ise gerçekten de kavram kargaşası yaratılmaya çalışılıyor demektir.

Kendinizi, tutmadığınız takımın çoğunlukta olduğu bir ortamda yaşarken düşünün. Belki o grubun hiç bir şekilde sizin yaşam standartlarınıza karıştığı yok. Gayet rahat yaşıyorsunuz ama her televizyonu açtığınızda sürekli karşı takımın övülmesi ile karşılaşıyorsunuz, çevrenizdeki insanlar hiç durmadan takımlarının ne kadar güçlü ve tek olduğunu anlatıp duruyorlar. Maçları kazandıklarında ellerinde bayraklar bağıra çağıra caddelerde tezahurat yapmaya çıkıyorlar ve öyle bir duygu yaşatılıyor ki o kadar küçük balık bir araya geldiklerinde koskocaman bir deniz canlısıymış gibi gözüküyorlar. Kendinizi ne oranda kuvvetli, ne oranda temsil edilir hissedersiniz?

İşte, bir ülkede yaşayan farklı dinden, görüşten, ırktan ya da toplumdan olan herkesin kendini eşit hissedebilmesi için hükümetlerin çok tarafsız, yalnızca insanlığın doğruluğu adına hareket etmeleri gerekmektedir. Bu da, laiklik ilkesinin ne kadar gerekli olduğunun kanıtıdır.

Diğer yandan, bir grubun ne kadar adil olursa olsun, kendi fikirlerini ya da hayat felsefelerini yaşama geçirdiği bir ortam, bu doğruları paylaşmayan diğer gruplar tarafından itici ve baskıcı olarak algılanabilir ve bireyler kendilerini yeteri kadar garanti altında hissetmezler. Ancak, her sistemin belli kuralları vardır ve laikliğin partneri olan demokrasi de kuralsızlık anlamına gelmez.

Türkiye, yalnızca kendi topraklarına saldıranlara karşı değil, içerden toplumu geriye götürmek üzere harekete geçmiş ve varlığını sürdüren bir çok etmene karşı da savaş vermiş, bu uğurda da devrimlerini tamamlamış bir ülke. Dolayısıyla, anayasası ile sabitlediği yeni sistemindeki kurallar da başka ters sistemlerin kanunlarına ters düşebilir ancak demokrasi silahı ile demokrasinin kendisi vurulmaya çalışılır ise burada da durup dikkatle olan bitene bakmak gereklidir.

Şimdi, Türkiye’nin %99’u Müslümandır cümlesinin tam anlamıyla karşısına düşen ve bir şekilde Türkiye dinsiz midir? polemiği yaratan cümleye bakalım. Bu cümle, Cumhuriyet kurulurken Anayasımıza girmiş ve değiştirilemez özelliği ile baş köşeye konmuştur. Ülkemizi temsilen başa geçenlerin kullanması gereken memleket tarifi şudur; “ Türkiye, laik ve demokratik bir Cumhuriyettir!”

Bu laik ve demokratik Cumhuriyetin M. Kemal Atatürk tarafından Türk halkına armağan edilmesinin altında çok önemli bir amaç yatar; Devlet, bir tek dini, tekelin içinden çıkartır ve diğer tüm dinlere eşit uzaklıkta duran bir noktaya koyar. Dinlere içerden değil, dışardan ve hatta objektif olarak, yukardan bakar. Evet, teoride devletin dini yoktur.Herhangi bir dine inanmak ya da inanmamak o devletin sınırlarında yaşayan insanların kişisel olarak ilgilendikleri bir konudur, devleti ilgilendirmez, yapacağı hizmeti ve toprakları dahilinde yaşayanları koruması ve kollaması gerçeğini değiştirmez. Aynı şekilde idealde, kimseye bu soru sorulmaz, kimse kimseyi dini konularda bağlamaz, birbiri üstünde kimin dini ya da dinsizliği daha iyidir tartışması yapılmaz.

Böylelikle,en başta devletin taraf tutması engellenmiş olur. Tüm dinler devletin sınırları içersinde yaşayan insanlar tarafından kendine özgü şekilde uygulanır. Bir devletin belli bir dine destek olarak okullar açması veya kapaması, herhangibir dinin vecibeleri yerine getirilirken devlet erkanının kameraları arkalarına takarak hareket etmeleri önlenmiş olur. Devlet, ancak dini özgürlüklerin kısıtlanmasını ve bir dinin diğer dine baskın çıkmasını, kendi sistemini değiştirmeye doğru yapılacak hareketlerin önlenmesi amacıyla bir kontrol mekanizması getirir. Nedir? Dini anlamda yapılan her türlü faaliyet halkın özgürlüğünün ve birbirine karşı olan saygı ve hoşgörüsünün korunması adına denetlenir ancak devlet bunlara taraf olamaz.

Peki, şimdi bugünlerde sürekli yapılan şaşırtmacalar zincirinden yalnızca bir halkaya bakalım…Yılbaşının gelişi her yeni yılda bir, tartışmaya girer. Kutlanmalı mıdır? Bu çalan müzikler, satılan plastik çam ağaçları (!) Hıristiyan işleri değil midir? Noel baba neden Türk çocuklarına da hediye getirmektedir? Sonra, hediye almak da nesi? İşin ilginci bu tip bir kafa karışıklığının yılbaşını kutlayan erkan tarafından da yapılması, bazı fikir tartışmalarında da vicdani bir karman çormanlıkla “ Biz onlarınkini kutluyoruz da onlar bizimkini niye kutlamıyor o zaman?” gibi sorular sorulmasına sebep olur.

İlk önce hemen bu sorulara açıklık getirelim…Hıristiyan dünyası diye bir genelleme yapmak ne kadar doğru olacaktır bu da bir tartışma konusu, o yüzden çoğunluk diyelim, İsa’nın doğumu olarak 25 ARALIK’ı Noel (Christmas) adı altında kutlar. Bu dönem herkesin birbirlerine hediyeler aldığı, ailesi yanında olmayanların ve alışveriş sevmeyenlerin üzerinde baskı olarak algıladıkları ve hatta rahat rahat eleştirdikleri bir dönem. Genelde, önemli olan çocuk bazlı bir kutlama olması. Yetişkinlerin olaydan çıkarttıkları pay ise, içip, eğlenmek, giyinmek, süslenmek, alışverişe çıkmak, sarhoş olmak, yemek hazırlamak, yemek yemekten fenalık atlatmak, bir araya gelinmeyen aile üyelerinin bu durumu bahane ederek toplanması…olarak sayılabilir. Çok tutucu olanlarının dışındakiler Noel’i bu gelenekleri için devam ettirirler. Dini öğelere de o kadar ağırlık vermezler. Kuşkusuz, her ülkenin Noel’i kutlama alışkanlıklarında dünyanın ortak kullandığı semboller olsa da kendilerine ait ve farklı eklemeler ve çıkartmaları da vardır.

İsa’nın doğum günü hadisesine gelince…Çok tanrılı dinler ve Romalılardan kalan bir festivaldir bu aslında. Hıristiyanlar için bu kapalı kutu bir mesele de değildir üstelik, bütün ansiklopedileri açın, Christmas’a baktığınızda olayın neden 25 Aralık’a oturduğunu görürsünüz. 22 Aralık en kısa gündür, 25 Aralık’da güneşin dünya üstüne düşen ışınları değişir. Bu yeniden doğuşun sembolüdür. Hıristiyanlıkta kilise güneşle İsa’yı özdeşleştirmiş ve bu festivali İsa’nın doğumgünü olarak kendine adapte etmiştir. Tıpkı Noel babanın yine çok tanrılı dönemlerden gelen sembollerden alınması gibi. Uçan ve karşılıksız olarak çocuklara hediye dağıtan bu şirin ihtiyarın St. Nicolas’a adaptasyonu da yine kilise tarafından yapılıyor. Noel Baba’nın yaşadığı bile kesin değil. Hıristiyanlık Müslümanlıktan daha önce gelen bir din olduğu için bu öğeler Hıristiyanlık tarafından kendine adapte edilmiştir.

Oysa, bazı konular vardır ki dünyayı paylaşan tüm insanlığın ortak kültürüdür. Türkler İsa’nın doğumgününü (orijinalde anlattığımız Pagan festivalini) çoğunluk Müslüman olduğu için kutlamazlar. Dolayısı ile, Hıristiyanların da Muhammed’in doğumgününü kutlamamasının sorgulanması abesle iştigal olur. Amaç, kafaları karıştırmaksa en azından sebebi anlaşılır. O dönemlerde doğum günleri ile ilgili bir kayıt mekanizması da yok üstelik. Hz. Muhammed’in doğum gününün kutlanması bizler gibi doğum günlerini bile doğal bulmayan bir toplum için çok farklı olur, hatta biraz da eğreti dururdu.

Dikkat ederseniz halkımız için evlilik yıldönümü, doğum günleri, sevgililer, anneler, babalar günü sürekli yerilir ve gereksizliğinden bahsedilir. Bu anlayışa göre ise tüm bu günler birbirini hatırlamak ve senede bir gün de olsa değişik bir şeyler yaşamak için bahane sayılır. Yani, her türlü düşünceyi istenildiği ya da hissedildiği gibi çevirmek veya farklı algılamak olasıdır. Bu tür günleri paranızı harcamanız açısından yapılan bir ticaret oyunu olarak algılamak da, iyi yönünü görüp sevdiklerimizi sevindirmek adına bir şeyler yapmak olarak da düşünebiliriz. Dini yönden bayramların da esas amaçları aileleri birbiriyle görüştürmek, küsleri barıştırmak değil midir? Ne yazık ki dünya üstünde ortaya çıkan her fikir zamanla ciddi derecede içi boşaltılarak erozyona uğratılmakta. Belki bir yerde eskiye son derece bağlı olup değişmeyi reddetme psikolojisinin altında yatan da bu anlayıştır.

İnsanlar, yeni yılın gelişini bütün bir yılın güzel geçmesi ve başlandığı gibi eğlenerek, gülerek, sağlıklı devamı için kutlarlar. Burada kullanılan ortak öğelerin evrensel doğrulukları vardır. Bırakalım, evrensel doğruluk paylarını bunlar bilinmese bile Noel Baba gibi bütün dünya çocuklarına karşılıksız hediye dağıtan bir dede sembolünün cazibesi hiç bir kültür tarafından engellenemez. Aynı şekilde rengarenk süslerle donanmış bir ağaç insanların hoşuna gider. Bunlar işin çekiciliğine kapılarak uygulanan hatta taklit edilen şeyler. Ancak, çam ağacı yılın her ayı yeşil kalan yapraklarıyla ölümsüzlüğün simgesidir. Noel baba’nın getirdiği hediyelerin büyükler nezdinde olanaksızlığı ya da uydurukluğu bilinse de çocukların o hayal dünyasında hediyeler alınarak bu alışkanlığın yaşatılmasının kime ne zararı olabilir? Noel Baba’nın ırkı, milliyeti, rengi yoktur ki o yalnızca bir semboldür ve ete kemiğe Hıristiyanların adaptasyonu ile bürünmüştür, o kadar. Tıpkı, filmlerde izlediği kötü karakterin geçek hayatta da kötü olduğuna inanmak gibi bir yanılgının içine mi düşüyoruz acaba? Hiç bir şeyi okumadan, düşünmeden kabul etmekle etmemek arasında bırakılırsak olacağı budur. İnanıyorum, uyguluyorum! Ne için? Yanıt yok! Ben öyle düşünüyorum, tersini söyleyen dinsizdir, vatan hainidir! Neden? Yanıt yok! Karşıdan bir bilgi akıyor ama inanca o kadar saplanılmış ki tartışılması bile imkansız. Bilgiye bilgiyle yanıt almak neredeyse hayal. Ya sopa, ya hakaret.

Bir hareket tarzının sorgulanması ancak topluma zarar vermesi yönünde bir değişiklik yaratırsa olur. Her yeni yıla girerken eğlenmek, gülmek, içmek ya da içmemek ama mutlu olmak da sorgulanıyorsa iş nereye gidiyor diye bir bakmak lazım gelir. Yine, devlet bu konuda da tarafsızlığını korur ( koruması gerekir ). Yine aynı şekilde bireyler, eğer yapılanı beğenmiyor ya da yeni yıla somurtarak, “Noel Baba denen o ne üdüğü belirsiz adamı bacadan macadan evimin kenarına bile yaklaştırmam!” diyorsa zavallı çocuklarının dışında üzülecek de bir yan olmaz. Herkes, yeni yılı istediği şekilde karşılamak konusunda serbesttir. Laik ve demokratik her devlette dinini ya da düşüncesini, inancını yaşamak konusunda ne kadar serbest ise…En azından bizim ülkede %99’u Müslüman olsa bile (!) işler böyle yürür.

Önemli olan, bazı şeyleri savunacağım diye devrimleri yapılmış ve halka sunulmuş olan bu ilerici, demokratik ve laik sistemi, uygulayıcılarının başarısızlığı yüzünden kötü ilan ettirmemek ve yeni arayışlara gireceğim diye, memleketi geriye doğru götürmeye çalışanların ekmeğine yağ sürmemektir.

Bu aralar Avrupa Birliğine, Orhan Pamuk’un aldığı Nobel ödülüne yazılmış komplo teorileri çoook, bu da benimki olsun.

Reyhan Bull