Nicholas von Hoffman, “Hepimiz biliyoruz ki, dünya, üzerinde bizim kabuklu deniz hayvanlarının rolünü üstleneceğimiz bir ıstakoz tenceresine dönmeden önce, yapacak bir şeyler var” diyor, The Nation‘daki makalesinde. “Yalnızca korumaya yönelik çabaların bile büyük farklılık yaratacağı söylendi bize ve bunun yaşamlarımızda bir değişiklik anlamına geldiğini de hepimiz biliyoruz.”

Gazeteci David Adam ise, geçenlerde Common Dreams‘e yazdığı haberde, pek de iç açıcı bir tablo çizmiyor. Adam’ın yazdığına göre, Birleşmiş Milletler bünyesindeki bir bilim adamları grubu, artık Grönland ve Antarktika’daki buz kütlelerinin erimesini durdurmak için çok geç kalındığı ve yapacak fazla bir şey olmadığı görüşünde.

Şubat ayının ortalarında San Francisco’da bir araya gelen Amerikan Bilimsel Gelişim Birliği‘ne bağlı bir grup bilim adamı da, yaptıkları açıklamada, son birkaç yıl içinde iklim değişimiyle ilgili gelişmelere bağlı olarak okyanuslarda “anormal” değişimlerin ortaya çıktığından ve bunun deniz yaşamını hızla olumsuz yönde etkilemekte olduğundan söz ettiler. Araştırma sonuçlarına göre, rüzgâr ve akıntıların düzeninde yaşanan bu değişimler, deniz kuşları ve balıklarının ölümlerine yol açmaktaydı.

Justin Huggler‘ın yine Şubat ayının ikinci yarısında The Independent‘ta yayımlanan yazısı, artık etkileri şiddetli biçimde hissedilen “iklim değişimi”nin, ilk vurması beklenen bölgelere ilişkin ipuçları sunuyordu. Huggler’ın yazısına göre Güney Asya, özellikle de Bangladeş, artık hızını iyice artıran iklim anomalilerinin ilk kurbanı olmaya en güçlü adaydı. Common Dreams‘de yayımlanan bir haberse, bu yüzyıl içinde Bangladeş’te iklim değişimi nedeniyle 40 milyon kişinin ölmesinin beklendiğinden söz ediyordu.

Bütün bunlar, özellikle son dönemde dünya gündeminde ağırlığını iyiden iyiye hissettirmeye başlayan iklim değişimi haberlerinin, son birkaç haftaya rastlayan örneklerinden bazıları. Dünya, giderek artan bir ilgiyle, üzerinde yaşadığımız gezegende ortaya çıkması beklenen sıradışı değişimlerin, bundan böyle hayatımızı nasıl etkileyeceğine kilitlenmiş durumda. Gündemde “küresel ısınma” ve “iklim değişimi” kaygılarının ağırlığı her geçen gün daha da artıyor ve doğal olarak Türkiye’de de durum çok farklı değil. (Tabii aklını kullanmayı ve düşünmeyi bilen bir azınlığı kastediyorum; yoksa hangi mankenin hangi şarkıcıyla ne halt ettiğini, falanca varoş dizisinde bu hafta neler olacağını, Alex’in Fenerbahçe’de kalıp kalmayacağını merak eden ve dünyası bunlardan ibaret olan hımbıl çoğunluk, “iklim”in ne olduğunu bilmiyor ki, “değişimi”nin neler getireceği üzerine fikir sahibi olsun.)

Elbette, yakın dönemde iklim değişiminin dünyada yaşamı ciddi biçimde etkileyeceğine ilişkin endişe ve kaygılarını rapor ve araştırma sonuçları aracılığıyla dünyayla paylaşan bilim adamları kadar, kendilerini “iklim değişimi kuşkucuları” (Climate Change Skeptics) olarak adlandıran ve “Bunlar normaldir abi, hepsi liberallerin ve solcuların palavraları, hiçbir şey olmaz” diyen ve karşı kutupta alternatif bir yaygara yaratan bir başka grup “bilim adamı” daha var.

Bütün bu tartışmaların izlediği ve izleyeceği seyri, büyük oranda ABD’deki politik dalgalanmalar etkiliyor ve hatta belirliyor. Buna kısmen İngiltere’deki politik atmosferin etkilerini de katabiliriz. ABD’de, liberaller ve muhafazakârlar arasındaki karşıtlık ve kutuplaşma, belki de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar gergin ve sert görünümleri politika sahnesine taşımaya başladı. Dolayısıyla, “iklim değişimi” de Amerikalı politikacıların horoz döğüşü sayesinde adeta bir liberaller-muhafazakârlar itişmesini andırıyor bugünlerde. 2000 yılında Demokratların adayı olan ve “şaibeli” biçimde seçimleri George “Dubya” Bush’a kaybeden Al Gore‘un, iklim değişimiyle ilgili tartışmaların odak noktasına yerleşmesi, bu politize atmosferi iyice kızıştırıyor. Gore’un büyük sansasyon yaratan “Uygunsuz Gerçek” (The Inconvenient Truth) adlı kitap ve film projeleri, sağcı ve muhafazakârları o kadar kızdırmış durumda ki, salt Gore’a olan “gıcıkları” yüzünden iklim değişimini reddeden ve bunun “solcuların palavrası” olduğuna inanan milyonlarca insan var ABD’de.

Ancak mesele tabii ki bu kadar basit değil. İklim değişimi olgusunu “küresel ısınma” ile bağdaştıran, daha doğrusu “aynılaştıran” bilim adamları grubu, doğal olarak “ısınma”ya yol açan koşulların da bir analizini sunuyor ve bu durumu ortadan kaldıramasa bile etkilerini azaltmaya yarayabilecek bir önlemler paketini gündemde tutuyor ki, kopan kıyametin asıl nedeni bu. Atmosferde sera gazlarının, özellikle de karbon dioksitin oran olarak yükselmesi ısınmayı artıracağından, daha önce Kyoto’da imzalanan uluslararası protokol tarafından da öngörüldüğü üzere, bütün ülkelerin sanayilerinin işleyişlerini denetim altına tutmaları gerekiyor bu görüşe göre. Yani, eğer endüstrileşmenin yarattığı olumsuz koşullar, “alternatif” yöntemlerle azaltılıp, karbon dioksit emisyonları düşürülürse, gelecekle ilgili umutların artabileceği ileri sürülüyor. Doğaldır ki bu, yükselen maliyetler, endüstriyel büyümede azalma ve ciddi ekonomik maliyetler anlamına geliyor. Kim üstlenecek bu maliyetleri? Elbette endüstriyi avuçları içinde tutan büyük finans-enerji tekelleri. “Sermayenin doğası gereği”, bu küresel imparatorlar da derhal savunmaya, hatta karşı saldırıya geçiyor ki, ortalık da iyiden iyiye toz dumana boğuluyor.

İklim değişimi, yeni bir konu değil. Aşağı yukarı 1960’lardan bu yana bilimin gündeminde dünyadaki iklim hareketinde yakın dönemde ortaya çıkması beklenen “sarsıntı”lara ilişkin rapor ve araştırmalar yer almakta. Bundan otuz yıl öncesine dek, bilim adamları yirmi birinci yüzyıl başlarından itibaren bir “buzul çağı” tehlikesinin ortaya çıkabileceğini düşünüyorlardı. Doksanlardan sonraysa, ibre yavaş yavaş terse döndü ve “soğuma” değil, tam tersine küresel boyutlarda, hem yerkabuğunu hem de atmosferi etkileyen ve oldukça hızlı gelişen bir “ısınma” üzerinde durulmaya başladı. Doksanlar biterken eldeki veriler, araştırma sonuçları ve istatistikler, dünya üzerinde ortalama sıcaklıkların yükselmekte olduğu ve yükselmeye de devam edeceği izlenimini veriyordu ve bunun “elle tutulur” tek açıklaması olarak “sera gazlarının salınımındaki artış” gösteriliyordu.

2004 yılında tüm dünyada izlenen rekor sıcak artışları, birbiri ardına eriyen ve kopan buzul tabakaları, kutuplarda ve dünyanın yüksek bölgelerinde yaşanan anormal ısı değişimleri, iklimle ilgili tartışmaları doruğa çıkardı. Fox’un “kankası” yapımcı Roland Emmerich‘in sansasyonel filmi “Yarından Sonra” (The Day After Tomorrow) da bu tartışmaları bilim adamlarının akadamik koridorlarından dışarı çıkarıp medyanın gündemine taşıyıverdi. Hepsi bir yana, aşağı yukarı son üç yıldır dünyanın çeşitli bölgelerindeki insanların kendi deneyimleriyle fark ettikleri “sıradışı” değişimler ve iklim hareketlilikleri, “Neler oluyor?” sorusunu giderek daha sık duymamıza yol açtı. İklim değişimi, artık laboratuarında oturan bir grup bilim adamının, uzak geleceğe ilişkin teorik öngörüler üzerinden yürüttükleri bir dizi akademik tartışma olmanın çok ötesine geçmiş durumda. Bir tür “yadsınamayacak fenomen” halini alan iklim değişimini görebilmek için, bilimsel yayınları günü gününe izleyen, akademik arka plana sahip, çok iyi eğitimli biri olmaya gerek yok. Sokağa çıkmak, dışarıda dolaşmak, hava durumunu izlemek, “işlerin yolunda olmadığı”nı anlamaya yeterli.

Ancak, her konuda olduğu gibi, iklim değişimiyle ilgili olarak da, bilim dünyası “tek bir ses” çıkarmayı değil, birbirine karşıt çok sayıda gruba ayrılmayı seçiyor. Bu aslında bilimin doğasına son derece uygun ama bütün o tartışmaların arasında, çok da “şık” durmayan birkaç rahatsız edici nokta var ki, insanların kafasını fena halde kurcalıyor. Birincisi, farklı görüşleri dile getiren bilim adamları gruplarının, aynı zamanda farklı siyasi çizgilere angaje olmaları. İkincisi, bu tartışmalar sırasında işi hakarete, kişiliğe yönelik saldırılara dek vardırarak kanlı bıçaklı hale gelmeleri. Üçüncüsü ve belki de en vahimiyse, kimi bilim adamlarının, iklim değişimi politikaları konusunda “taraf” olan büyük enerji tekelleri ve endüstri devleri tarafından, “hiçbişi olmaz” demeleri için “finanse edilmeleri.”

IPCC’nin, yani Birleşmiş Milletler tarafından oluşturulan Hükümetler Arası İklim Değişimi Paneli‘nin “şok raporu” yılın ilk haftalarında dünyayı sarsmıştı, biliyorsunuz. Bu rapor, artık “bir şeyler yapmak için çok geç kalındığını” ve iklim değişiminin kaçınılmaz bir gerçeklik olarak yaşamlarımıza girmekte olduğunu söylüyordu. Artık “gelecek zaman” kulanılmıyordu iklim değişiminden söz ederken, çünkü değişim başlamıştı ve hızlanarak sürecekti.

Bu rapor dünyayı çalkaladıktan sonra, “hiçbişi olmaz” tayfası da sesini olabildiğince yükseltmeye ve karşıt tezleri medyada egemen kılmaya çalıştı. Kısa bir süre sonra da, dünya basınında “inanılmaz görünen” bir haber yankılandı: İklim değişimi karşıtı bilim adamlarının bazıları, Amerikan Girişim Enstitüsü (American Enterprise Institute – AEI) tarafından, bu yönde rapor ve görüş bildirmeleri için, “nakit parayla” kiralanmışlardı!

Yazılarımda zaman zaman AEI’dan söz ederim; Bush yönetiminin ve Neocon stratejilerinin “akıl hocası” kimliğiyle ortaya çıkan Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi (Project for the New American Century – PNAC) adlı kuruluşun arkasında, AEI’ın olduğu gayet iyi biliniyor. zinciri izlemeye devam ederseniz, AEI’ın arkasında durup onu finanse eden çokuluslu şirketlerin başında da, enerji tekellerinden Exxon Mobil olduğunu görürsünüz. Dolayısıyla, bazı bilim adamlarına “hiçbişi olmaz” demeleri için para veren AEI’ın, bu konudaki finansal desteği Exxon Mobil’den aldığı bir sır değil. Arkalarındaki siyasi destek, dünyanın her yerindeki muhafazakâr-sağcı gruplardan geliyor; “manevi” desteğiyse, yine dünyanın dört yanındaki fanatik dinci gruplar sağlıyor.

Şimdi, işin “aktüalite” ile ilgili kısmına değindikten sonra, kısaca “gerçek” sorundan söz etmeye çalışalım. Hemen belirtmek gerek ki, yaşanmakta olan ve şu önümüzdeki yıllarda iyice hızlanıp dünyayı zor bir dönemece sürüklemesi beklenen iklim değişimiyle ilgili, tek, standart, kolay anlaşılır ve üzerinde anlaşılmış, konsensüs sağlanmış belli bir model söz konusu değil. 2003’ten bu yana sitemde yazdığım yazılarda, iklim değişiminin çok farklı bilimsel disiplinlerden gelen veri ve analizlere gereksinim duyan, karmaşık bir konu olduğundan söz etmeye çalışıyorum: Atmosfer bilimleri, klimatoloji, oşinografi, meteoroloji, astronomi ve jeoloji başta olmak üzere, farklı bilgi ve bulguları saptayarak oluşacak görüntüyü desteklemesi beklenen çok sayıda bilim dalı var. Şu sıralarda, bunların hemen hepsinden farklı sesler çıkıyor ve çoğu, diğerlerinin tezlerini reddederken işi hakaretlere, suçlamaya dek vardırıyor. Çünkü, az önce de sözünü ettiğim gibi, bilim adamları denen insanlar gökten zembille inmiyorlar, onlar da belli sosyal sınıflara mensup ya da ilişki halinde ve bu nedenle farklı siyasi görüşlere sahipler ki, bu görüşler çoğu kez bilim dünyasındaki insanların ağzından “içinden geçeni gerçek sanma” (wishful thinking) eğilimine uygun sözler dökülmesini sağlıyor.

Genel durumu şöyle toparlayabiliriz: Son iki yıldır, artık “iklim değişimi diye bir şey yoktur ve olmayacaktır” deme gafletinde bulunan birileri hemen hiç çıkmıyor bilim dünyasından. Ama görüşler, kabaca belli başlı üç gruba ayrılıyor:

1. İklim değişimi, “küresel ısınma”nın sonucudur, dolayısıyla buna güneşin ısısını yeryüzünde tutan sera gazları salınımındaki artış yol açmaktadır. Yaşamaya başladığımız iklim facialarının arkasında, bu nedenle, “insan faktörü” vardır. Eğer karbon dioksit salınımları denetim altına alınmazsa, felaketin boyutları büyüyecektir.

2. “Küresel ısınma” iddiaları, yanıltıcı gözlem ve hipotezlere dayanmaktadır, politik amaçlıdır ve yanlıdır. Son çeyrek yüzyıla özgü belirgin ve “insan kaynaklı” bir ısınma söz konusu değildir. İklim değişimi uzak geçmişte de olmuştur, yine olacaktır. Bundan yalnızca endüstriyi sorumlu tutmak ve karbon dioksit salınımı denetlemeyi dayatmak, dünya ekonomisine zarar verir. Kimi bilim adamları “felaket tellallığı” yapmaktadır, öngörülen felaketler gerçekleşmeyecektir.

3. İklim değişimi “tek yönlü ve tek nedenli” bir gelişme değil, çok sayıda (bazıları henüz saptanamamış) parametreye dayalı karmaşık bir süreçtir. Yalnızca “küresel ısınma” ya da yalnızca “küresel soğuma” söz konusu değildir; dünyanın farklı bölgelerinden gelen rapor sonuçları, değişik yönlerde anomalilere işaret etmektedir. Dolayısıyla, sorun, yeryüzünün bilinen “iklim paternlerinde” bir kaosa ve çökmeye işaret etmektedir. Daha fazla analiz ve gözlem gereklidir. İklim değişiminin “insan kaynaklı” olması, binyıllar önce defalarca benzerleri yaşanmış olduğu için inandırıcı görünmemekle birlikte, insanın endüstriyel etkinliğinin de buna sınırlı da olsa katkıda bulunduğu söylenebilir.

Bu üç görüşten her biri, kendi içinde farklı alt gruplara ayrılıyor ve işler iyice çatallaşıyor. Ama “hiçbişi olmaz”cı ikinci grubu bir yana bırakırsak, genel eğilim, yakın gelecekte bizi oldukça zor günlerin beklediği yolundaki tezlerle yakınlaşıyor. Artık birinci grupta yer alanlar bile, “engellemek için yapabileceğimiz fazla şey kalmadı” noktasına yaklaşıyorlar. Büyük bir olasılıkla, bu yıldan itibaren, tartışmalar genellikle “kaçınılmaz olduğu anlaşılan iklim değişimini göğüslemek” için neler yapılabileceği üzerinde yoğunlaşacak, çünkü son raporlarla birlikte “engellemek” artık inandırıcı olmaktan çıktı.

Elbette, olası sonuçlar üzerine de çok fazla farklı görüş ve spekülasyon var. Bunlar içinden çok “abartılı” görünenleri ayıklasak bile, geriye yine bir hayli ürkütücü ve düşündürücü senaryolar kalıyor. Bir kere, “mevsimlerin dengesinin bozulacağı” artık neredeyse kesin. Konuya karamsar yaklaşan bilim adamlarının öngördüğü yüksek değerleri elesek de, oldukça büyük bir çoğunluk, kısa vadede 3 dereceyi bulan artışlar bekliyor ki, bu da son derece ciddi ve endişe verici bir değişim anlamına geliyor. Deniz seviyelerinde oluşması beklenen küçük yükselmeler bile, bugün dünyanın önemli birtakım büyük kentlerini tehdit edecek kadar yıkıcı sonuçlar yaratabilecek kapasitede. Daha kötüsü, eriyen buzulların okyanuslardaki tuzluluk derecesi üzerine yapacağı etki, Gulf Stream başta olmak üzere bazı önemli okyanus akıntılarının “rejim” değişikliği yaşamasını gündeme getiriyor ki, Woods Hole Oşinografi Enstitüsü‘nün 2004’teki bulguları, bu sürecin başladığını gösteriyordu zaten. Gulf Stream, Kuzey Yarıküre’nin iklim dengesinin korunmasındaki önemli mekanizmalardan biri. Bu akıntının rejiminde ortaya çıkabilecek radikal bir değişim, Atlantik’in her iki kıyısında da iklim bağlantılı ciddi sorunlar yaşanması anlamına geliyor.

Hemen belirtmek gerek ki, burada söz konusu olan yalnızca “ısınma” değil. Kimi bölgeler, tarihinde görmediği rekor soğuklarla ve şiddetli, benzerine rastlanmamış kar ve buz fırtınalarıyla karşılaşabiliyor. Diğer yandan, iklim şablonlarının “çökmesi”, beklenmedik anlarda ve öngörülemeyen bölgelerde ortaya çıkan aşırı ve “anormal” doğa olaylarının sıkça yaşanmasına neden oluyor: Kasırga nedir bilmeyen yerlerde, üstelik kış sezonunda, kasırgayı andıran fırtınalar yaşanması; musonlar türü bölgesel iklim hareketlerinin beklenen ve bilinen davranışlarına uymayarak anormal seyirler izlemesi; dünya çapında kuraklık (ve dolayısıyla tarım ürünlerindeki kırılmanın getireceği kıtlık) tehlikeleri gibi.

Yaşamakta olduğumuz iklim değişimi başlangıcını ortaya çıkaran nedenler, henüz bütünüyle ve tüm ayrıntılarıyla bilinmiyor. Daha önce de söylediğim gibi, dünyanın iklim dengesinde o kadar çok parametre var ki, farklı bilimsel disiplinleri ilgilendiren çok yönlü araştırmalar ve analizler yapılması gerek. Bu nedenle, şu klasik “Bütün kötülükleri yaratan insandır” saplantısıyla duruma bakıp, “Çevreyi kirlettiğimiz, atmosfere sürekli karbon dioksit gazı saldığımız ve endüstrimizle dünyayı mahvettiğimiz için bütün bunlar başımıza geliyor” türü naif çözümlemelere kendimizi kaptırmak çok anlamlı görünmüyor şu anda. Şu andaki egemen “küresel ısınma” anlayışı, böyle bir mantığın ve son çeyrek yüzyılda bir “din” görüntüsüne bürünmeye başlayan “çevrecilik” eğilimlerinin uzantısı. Endüstriyi denetlemekle, karbon dioksit salınımını azaltmakla herhangi bir “ilerleme” kaydedebileceğimizi düşünmek, iyimserliğin de ötesi anlamına geliyor. Bundan bin yıllar önce de yeryüzü iklim değişikliklerine sahne oldu ve o dönemde atmosferi sera gazlarıyla dolduracak bir endüstri falan da yoktu.

İklim değişikliğine yol açan süreci tetikleyecek ya da bunun bir “döngü” halinde uzun aralıklarla yinelenmesine neden olacak, çok sayıda olası faktör daha var ki, bilim adamları bunlar üzerinde çalışıyor zaten. Sözgelimi, güneşteki manyetik çevrimlerin değişimi, Galaktik Kozmik Işınlar (GCR) olarak adlandırılan ve atmosferimize dek ulaşan ışınımların etkisi, jeolojik devinimler (mesela son dört yılda hatırı sayılır biçimde artan volkanik etkinlikler ve onların atmosfer üzerindeki etkileri) gibi, dikkate alınması gereken çok fazla unsur var. Bunlara bir de “henüz bilmediklerimiz” kategorisi altında, olası yenilerini ekleyebilirsiniz.

Nedenler üzerine bilgiler ve görüşler oldukça farklı ve “kestirme çözüm” arayan tezlerin çoğu, birçok bakımdan tartışma götürür nitelikte. Beklenen sonuçlar açısından da durum bundan farklı değil. Ama en azından şu söylenebilir: Herhangi bir “fantastik kıyamet” falan olmayacak. Yani şu tatlısu medyasının bayıldığı “Hepimiz ölecek miyiz?” sorusuyla zaman yitirmenin alemi yok. Büyük olasılıkla, dünyanın zaten genelde iklim facialarıyla aşina olan bölgelerinde, ölçekleri çok daha büyümüş birtakım olumsuzluklarla karşılaşılacak. Sözgelimi Güney Asya, Afrika’nın birçok bölgesi, Güney Amerika’nın kıyı bölgeleri, Karayipler, ABD’nin doğu kıyıları, Avrupa’da Atlantik’e kıyısı olan kentler ve Endonezya başta olmak üzere Arşipelago, risk alanı yüksek bölgeler arasında.

Ama şunu unutmamakta yarar var: Böylesi büyük değişimlerin ve olumsuz sonuçlarının, hangi bölgelerde ortaya çıktığı önemli değil. Nerede yaşanırsa yaşansın, etkileri bütün dünyayı sarsacak. İnsanlığın, ufukta görünen manzarayı doğru analiz edip, tıpkı Nicholas von Hoffman’ın dediği gibi, makro düzeyde endüstriyel etkinliklerden başlayıp günlük yaşamın ayrıntılarına dek, bu gezegen üzerinde yaşayış biçimini ciddi bir revizyondan geçirmesi gerekiyor; bir başka deyişle, üretimin, enerji kullanımının ve kaynak harcama alışkanlıklarının, kısaca “yaşam biçimlerinin değişmesi.” Küresel kapitalizminse, buna izin vermeye niyeti yok elbette. O her zaman olduğu gibi, işlerin kendi yöntemleriyle yürümesini istiyor. Sorunumuz da tam burada yatıyor zaten, doğanın kendisinde değil.

Bundan üç bin altı yüz elli yıl önce, Eski Dünya’nın birçok bölgesini sarsan ve iklim değişimlerini de içeren doğal afetler, bir “kıyamet” falan yaratmamıştı ama tarihin akışı üzerinde yadsınamaz biçimde etkili olmuş ve ortaya çıkardığı sosyal, ekonomik ve politik sorunlar aracılığıyla, dönemin büyük uygarlıklarına (Mısır, Babil, Harappa, Minos, Çin) oldukça zor dönemler yaşatmıştı. Şimdi, evrenin kendi işleyişinin yanı sıra, dünya üzerindeki ekolojik denge üzerinde etkili olan bir de “insan eliyle yaratılmış sorunlar” var ki, nüfusun ürkütücü artışını da dikkate aldığınızda, ilk başlangıcını yaşamakta olduğumuz iklim değişiminin bu nedenle çok daha rahatsız edici sonuçlar ortaya çıkaracağını söyleyebiliriz.

Şu anda yapılması gereken, iklim değişiminin nedenleri üzerine, politik angajmanlara yaslanmış bitmek bilmez tartışmalar üretmek ya da “kıyamet edebiyatı” yapmak değil; yaklaşmakta olan süreci karşılamanın ve göğüslemenin yolları üzerinde düşünmek. Yeni üretim yöntemleri geliştirmek, yeni ve “temiz” enerji biçimleri üzerinde çalışıp fosil yakıtlarından artık vazgeçmek, çarpık ve sorumsuz kentleşmeyi durdurup riskli bölgelerde kalıcı ve güvenilir altyapı, korunma çalışmalarına başlamak.

Ama bütün bunlar, kapitalizmin, özellikle de küresel kapitalizmin doğasına aykırı radikal değişimler gerektiriyor. Finans-kapital, makro düzenlemeleri sevmez; hele kendi davranışlarını ve tartışılmaz egemenliğini “çoğunluğu gözeterek” kısıtlama fikrinden nefret eder. Kapitalizm, “her koyunun kendi bacağından asıldığı” bir üretim, yatırım, paylaşım ve kaynak kullanımı etiğine sahiptir ve geçen iki yüz yıl içinde belli oranda “işe yarar” görünen bu sistem, çok açıktır ki kaynakların hızla kısıtlı hale geldiği, dünya nüfusunun kontrol edilemez oranda büyüdüğü ortamda, hele bir de üzerine doğal değişimler devreye girerken, insanlık için ayakbağı olmaktan öteye gidemeyecektir.

Finans-kapital kendi egemenliğinden vazgeçmeye hiç yanaşmayacağı için, önümüzdeki dönemde globalizasyon elitlerinin sorunlara çözüm bulmak için “orta noktalar” arayacağını söylemek pek de falcılık olmayacak: Yine “sermayenin serbest ve şeffaf dolaşımı” ilkesinin ve sözde “serbest pazar” platformunun egemen olduğu bir altyapı üzerinde, giderek hak ve özgürlüklerin “ulusal ve uluslararası çıkarlar adına” daha çok kısıtlanmaya başladığı; global düzeydeki kararlarla dünyanın bütününün (savaş stratejilerinden de yararlanılarak) belli bir “biçime sokulacağı”; dolayısıyla “liberal kapitalizm” ile totaliter diktatörlük arası bir tür “güleryüzlü despotizm”in yolda olduğu tahminini yapabiliriz. Bunun için elde “yaratılmış” bir gerekçe vardı zaten: “Terör ve güvenlik”. Şimdi iklim değişimiyle birlikte gelecek enerji ve kısıtlı kaynakların paylaşımı ya da “optimal kullanımı” sorunları, hepsinin üzerine eklenecek. Dünyanın asıl ciddi açmazı, burada.

Kısacası, bugünün egemen ideolojisine göre “İklim değişimi olsa da, olmasa da; dünya nüfusu anormal biçimde patlasa da patlamasa da; kaynaklar tükense de, tükenmese de; ‘kapitalizm ve serbest piyasa’ insanlara özgürlük verir, mutluluk getirir, ilerlemeyi ve gelişmeyi sağlar.” Tabii, yerseniz.

Yok eğer yemezseniz, sera gazı mıdır, değil midir, dünya ısınıyor mu, soğuyor mu, hepimiz ölecek miyiz, bazılarımız yaşayacak mı, bizim yazlıktaki evi su basar mı, damadın işleri bozulur mu türü geyikleri bırakıp, yeni dönemde dünyanın alacağı ve alması gereken önlemler konusunda etkin olarak sesinizi çıkarmak ve alternatifler üretmek, ayakta kalmak durumundasınız. Neler yapılacaksa, hepsi şu beş altı yıl içinde olup bitecek ve sonrasında, başımıza örülen çoraplarla baş başa kalacağız. Onun için, ya şimdi konuşun ya da sonsuza dek susun.

Burak Eldem