“İnsan boğazı dokuz boğum,  beşini geçse sözünü söylemeden önce, hiç olmazsa üç kez yutkunmalı insan” derdi dedem.

“Bu köpekleri evde besliyorsunuz ya, o yüzden melek girmiyor evinize.” dedi. Bir yandan telefonla konuşuyorum, bir yandan karların arasına burnunu sokup koklamaya çalışan Tarçın’ı  izliyorum. Arkamdan yürüyen iki kişinin de kendi aralarında sohbet ettiğini varsaydı bilincim ki ilgilenmedim bu cümleyle. 15 cm. kadar uzak kalacak biçimde yani kulağımın dibinde eğilerek yineledi cümleyi ve o zaman idrak ettim kurulan cümledeki özne ve nesne bizi işaret ediyor. Uzun sakallı, cami yeşili örgü başlıklı,gözlüklü ve beyaz entarili bir amca, tiksinen bakışlarla süzmekte bizi. “Pardon, anlayadım?” “Bu hayvanlar pis, cenabet. Bu yüzden melek girmez evlerinize.” “Kusura bakmayın ama telefonla görüşüyorum farkındaysanız. Ayrıca Yaradan’ın yarattığı varlıklar arasında aşağılık olanları belirleme yetkisini kim verdi ki size?”

İstediği olmuştu, çekmek istediği arenaya balıklama atlamış ve tartışmaya katılmıştım. O şimdi uzun bir söyleve başlamıştı. Söylediklerini duymuyordum. Sadece biraz önce telefonda nişanlıma “hayatta en tahammül edemediğim şey, birilerinin hayatımı,seçimlerimi kontrol altına almaya çalışması!” diye yakındığımı hatırladım. Tartışmak anlamsız, kime neyi anlatıyorsun? Sen isyan bayrakları açtıkça “karışmayın” diye, akşamın bir vakti, bir yabancı, kendince çok önemli bir konuda  kaldırıp pat diye östakinin dibinde “karışan” bir cümle kuruveriyor. Sustum. Kendisini dinlemediğimi anlayan amca arkasındaki gölgeyle birlikte sırtını dönüp uzaklaştı.

Hani melekler eşzamanlılıkla çalışırdı da hep güzel deneyimlere vesile olurlardı? Hani içinde melek sözcüğü geçen her cümlede tam o anda yanımızdalardı? Zaten stresim burnumdayken  sinirlerimi tepeme fırlatan bu amca ile nasıl olup da meleksi deneyim yaşamış olabilirdim ki? Meleklere de  insanlara da kızdım. Amcaya da…  Kızgındım. Sustum.

 

Konuşabilseydim diyecektim ki:

Her şeyden önce, biz,  hayvan beslemiyoruz. Sokağa atılmış bir canlının bakımını üstlendik ailecek. Yahut şöyle de denebilir: Ailemdeki her birey evini, hayatını çeşitli hayvanlarla paylaşmaktan çok mutlu oluyor. Dolayısıyla, yolu bizlerden biriyle kesişen tüm evsiz hayvanları ailelendiriyoruz. Tarçın, Ginger, Pepper, Rusty, hep “karşımıza çıkan” terrierler, puddlelar, cookerlar. Selin’in Lolosu da  ailesine cebren ve hileyle dahil ettiğimiz kedikız.

Araba çarpan, kulağı kesilip sokağa atılan, soğuktan donarken açlıktan bitap düşmüş pek çok köpek ve kedi de benzer şekil ve nedenlerle dönemsel olarak hayatımıza dahil oldu,uygun evler bulup ailelendirdik. Dönem dönem kaplumbağa, hampster, balık kimliğinde misafirlerimiz de oldu, halen olmakta.

Neticeten, biz hayvanlarla birlikte yaşamayı seviyoruz. Dolayısıyla “ev”lenmesi gereken bebeklerin yolları bizlerle kesişiyor. Burada “ne de yüce bir davranış aman da aman” gibi bir yorum beklemiyorum. Altını çizmek istediğim husus, bizler bu canlıları “beslemiyoruz”. Onları ailenin birer ferdi gibi kabul ediyor ve bakımlarını üstleniyoruz. Yaşantımızın her yerindeler, bizleri mutlu ediyorlar, en stresli anlarda ortamı yumuşatıyorlar. Bizden biri gibiler.

Bir inanışa göre, tekamülün bir noktasında varlıklar insan olmak deneyiminden önceki son yaşamlarını  insanlarla birlikte deneyimler.Böylece bir sonraki enkarnasyonda yaşanacak “insan yaşayış biçimiyle” tanışır ve bir sonraki deneyimlerine bu şekilde hazırlanırlar.

Hayatlarını evcil hayvanlarla paylaşanlar, diğer insanların yaşam alanlarını kirleterek saygısızlık yapmamak için ceplerinde torbalar taşıyıp köpeklerinin  kakalarını yerden o torbalarla alarak çöpe atarlar. Mümkün olduğunca, kimseyi rahatsız etmeyecek noktalardaki yeşilliklere çişlerini yaptırırlar. Kedileri için kumlar alır, kuşlarının kafeslerini sıklıkla temizlerler.

Bir adım sonrasına bakarsanız, hayvanseverler aynı zamanda yardımseverdir. Sosyal yardım derneklerinde çalışırlar, yaşam kalitesini yükseltmek için bireysel yahut toplumsal girişimlerde bulunurlar.

Dikkat ettiniz mi bilmem, evcil hayvanı olan insanların aile bağları daha güçlüdür. Bolluk ve bereketleri için daima şükran halindedirler. Ara sıra her insan gibi gerginlikler, stresler yaşarlar evet ama  genelde neşelidirler. Şefkatlidirler, yardımseverdirler.  Bazen öyle hoş davranışları olur ki “melek gibi” sıfatından başka bir tanımlama bulamaz insanlar.

Hal böyleyken , “Hayvansever insanların hanelerine melek girmez” demek büyük ayıp zira hayvanseverler meleksi hafiflikte yaşadıkları için hane sakinleri meleklerin kendileridir. Ve meleklerin biz insanlara karışmayıp, yalnızca rehberliğimizi üstlenmeleri gibi meleksi hayvanseverler de dünyaya aynı biçimde hizmet eder.

Yani amcacım, durum bu biçimde tezahür ederken işimize karışmak senin yetkinde değil. Meleklerden bahis açacaksan önce kendin örnek ol. İnsan boğazı dokuz boğum,  beşini geçse sözünü söylemeden önce, hiç olmazsa üç kez yutkunmalı insan!

Karışma! Diyecektim amcaya. Birkaç dakika önce “karışmasın kimse bana” dediğimi hatırladım. Yaz sıcağında da olsa yavrusu hastalanmasın diye terli terli su içmemesini tembihleyen anne misali sırf bizim “iyiliğimiz” için fikirlerini dayatan insanlardan şikayet ettiğimizde, biçimi deforme olmuş sevgi davranışlarıyla yüz yüze olduğumuzu unuttuğumuzu hatırladım.

Hayata hatta O’na isyan etmekteyken , bir melek gibi arkamda beliriveren  yabancı muhteşem bir eşzamanlılıkla O’ndan mesaj getirdi.

Sevgi, biçim değiştirmiş de olsa sevgidir. Yüreğinden hangi biçimiyle diline vurursa aynı gözlerle sana gülümseyecektir. Hayatına karışan, hayallerine ket  vuran, seçimlerine müdahil olan insanlara “Karışmayın” konulu cümlelerini kurarken hatırla:

İnsan boğazı dokuz boğum. Yutkunmayı bilmeli insan. Ve söz ağızdan çıkıp da  yüreğe değdiğinde , tedavi edemiyor incinmişlikleri hiçbir lisan.

Banu Nirun