Bir kısım insan evlatları bilerek veya bilmeyerek ya da maşa görevi görerek her şeyin, her kavramın içini boşaltıyorlar yavaş yavaş…

Bizler ise büyük bir dünya tiyatrosunun sadık seyircileri olarak onları seyrediyoruz ve alkışlıyoruz. Peki bu tiyatro bittiği zaman da acaba ayağa kalkıp onları yine alkışlayabilecek miyiz? Bırakın ayağa kalkıp kalkamamayı, kim bilir belki de bu oyunu oynayanlara üç-beş kere “bis” bile yaparız.

Ne yaptığını “bilenlerin” işi zaten bu… Kavram boşaltmak…Kargaşa yaratmak… Kafa karıştırmak…

Devamında da düşünce sistemi iyi çalışmayanların ya da bu sistemini çalıştıramayanların ya da kullanma özürlü sayılabileceklerinkafalarını kendilerine dahil ederek menfaate dayalı olan kendi bozuk sistemlerini güçlendirmek.

Bilmeden yapanlar ise yine onlar tarafından eksik, güdük, bilerek eğitimsiz bırakılan kurbanlar ve uşaklar…

Maşalara gelirsek, onları da iki gruba ayırabiliriz.

Birinci grup yine özürlüler grubu… Kafaları karıştırıldığı için bilmeden bayrağı eline almış, kılıcını kuşanmış ya da kuşandığını zanneden ve gözleri bağlı nereye saldırdığını bilmeyen bir güruh…

İkinci grup ise maşalığı kendine “birinci görev” olarak edinmiş, menfaat ve çıkarları uğruna her şeyi yapabilecek, bilinçli, kafası çalışan ama sadece ve sadece “karanlıkta ve karanlıkla” çalışan tehlikeli bir kalabalık…

Özgürlük diyorlar mesela…

Özgürlük elbette güzel bir kavram… Ama ucu bucağı olmadan da tehlikeli bir kavram… Özgürlüğü ben kısaca şöyle tanımlayabilirim.

Başkalarının sınırlarını ihlal edip onların da sahip olduğu aynı özgürlüğün sınırlarına girmediğin müddetçe sana sunulanların içinden her istediğini rahatça yapabiliyorsan bu özgürlüktür. Ama özgürlük adı altında başkalarına rahatsızlık veriyor ve onların özgürlüklerini kısıtlıyorsan, onların onur, gurur ve şeref gibi kavramlarını altüst ediyorsan burada özgürlükten bahsedemeyiz.

Özgürlük adı altında seni bölmeye, parçalamaya çalışıyorlarsa, onurun gururun ve şerefinle oynamaya çalışıyorlarsa, özel hayatına müdahalede bulunuyorlarsa, aile hayatını dejenere edip parçalamaya çalışıyorlarsa burada özgürlükten söz etmek mümkün müdür?

Birey, içi boşaltılmış, mutasyona uğratılmış özgürlük kavramının baskısıyla deli danalar gibi özgürlük adına sağa sola saldırırken ve sözde kendine yapılan baskılardan sıyrılmaya çalışırken bir yandan da çevresindekilerin, yurttaşlarının, ailesinin özgürlük alanlarını ihlal etmekte ve bu nedenden kendine geri dönen “Hop dur bakalım, burası benim alanım ve hatta bizim alanımız, buralar da istediğin gibi dans edemezsin” haklı tepkisini de yine kendi özgürlüğünün engellenmesi olarak algılayıp karşısındakini veya karşısındakileri “engelci, baskıcı, ilkel ve hatta belki daha da ileri giderek kafatasçı, ırkçı vs. olarak suçlamaya başlayacaktır.Yani kafası karıştırıldığı için bir özgürlük çelişkisi içinde bunalmaya ve bunaltmaya ve karşılığında büsbütün bunalmaya doğru giden bir fasit daireye girecek ve doğruyu bulana kadar da bu böyle devam edecektir.

Örneğin kadının başının bağlanmasını dini sebeplere bağlayarak (çünkü en iyi çarelerden biridir) bir özgürlük alanı gibi göstermek ve bazı kadınlarımızın bu özgürlüğü benimsemeleri ve hatta müdafaa etmeleri, kendilerini “erkek egemen” baskı altına girmekten, özgürlük adına özgürlüklerini ve bugüne değin Atatürk’ün onlara sunduğu (… ki onun ölümünden sonra kadınlara ilave hiçbir bir hak ve özgürlük verilmemiş ve verme çabası gösterilmemiştir) tüm kazanılmış haklarını kaybetmekten onları koruyabilecek midir? İnsanoğlu sonucunu göremediği şeye düşünce sistemini çalıştırmadan balıklama atlar, saptırılmış özgürlüklerin peşinde koşarsa da onları kaybeder, kaybetmeye mahkumdur.

Bu kaybediş, kurallara uymayıp sınırları zorlamak ve ihlal ettiği kanunlar nedeniyle hapse girmek ile eş anlamlıdır.

Geriye dönüp bakarsak, çok eski zamanlarda “tanrı“ kavramını dahi bilmeyen ve şaman inancına mensup eski Türk soyları ve boylarının bile kadını köle yapmak değil kendilerine her anlamda “eş” yapmak bilincinde olduklarını görebiliriz.O yıllarda bir savaşa bile “Hakan” ve “Hatun” ortak imza koyduklarında karar alınırdı. Sanıyorum dünya ve teknoloji geliştikçe beyinler ve düşünce sistemleri de ters orantılı olarak köreliyor.

“Mustafa” diyorlar mesela…

Dünyada kaç ülkeye nasip olmuş Atatürk gibi bir lider… Sen kalk onun ve değerlerinin de içini boşaltmaya uğraş, genç beyinleri psikolojik olarak zehirlemeye çalış, üstelik bundan para da kazan, zaten maşalık menfaate, paraya bağlı değil mi?

Sen tut “Egemenlikkayıtsız şartsız milletindir” diyen birine “o diktatördü” de… Öldüğünde Türkiye’nin 67 ilinden ve tüm dünyanın çeşitli yerlerinden koşarak gelen milyonlarca insan varken ve bunların hepsinin gözleri yaşlı iken “o yalnız biriydi” de… Hayatı boyunca “karanlık” gönül, kafa ve güçlerle savaşan bir adama “Karanlıktan korkardı” de…

Bunları ben yemem ama eğitime yeni başlamış geç beyinlere, düşünce sistemine hareket veremeyenlere, romantik sesli erkeklerden hoşlanan ve de neo-libaral görüşü özgürlük zanneden bazı kadınlara ve her iki cinsten de mevcut düşünce özürlülere yedirebilirsiniz.

Bu, şu anda tüm dünyada revaçta olan bir psikolojik savaştır. Tıpkı 11 Eylül kandırmacası gibi… Tıpkı Afganistan’a , Irak’a özgürlük götürmek gibi…

Bütün bunları neden yazdım!

Allah bile kadını ve erkeği yarattıktan sonra, onları diğer canlılar karşısında üstün kılacak olan aklı onlarayanında bonus olarak verdiği halde, insanoğlunu dünya üstünde hiçbir zaman yalnız bırakmamış zaman içinde “canlı yaşama” verdiği o çok sistemli ve büyük “ilk hareket” in yanı sıra, yaşamın doğru, düzgün ve kaliteli devam edebilmesi için insan soyuna başka “ilk hareketleri” de devamında doğa yoluyla onlara göndermiştir.

Örneğin ateşi bilmeyen, ilkel insana düşen bir yıldırım ve onun yaktığı ağaç ile ateşi öğretmiş ve belki de yine o ağacın altında, düşen meyvelerle karnını doyurmaya çalışan bir hayvanı kızartarak, etin pişirilerek yenmesi gerekliliğini göstermiştir.

Ve hatta uzun bir sürecin içinde ve sonucunda, insan soyununher şeye rağmen anlayamadıkları ve eksik anladıklarını tamamlayabilmek için onlara çeşitli kereler “seçilmiş” lerini göndererek yol göstermeye çalışmıştır.

Son olarak Hz.Muhammed’i gönderdiğinde ise ;
“Bundan sonra size ‘yol gösterici’ de göndermeyeceğim, verdiğim yaşam, verdiğim akıl ve tüm gönderdiklerim bu kadar yeter artık, bundan böyle yalnızsınız, ya yaşamınızı olması gereken gibi yürütürsünüz ya da çevrenizdekitüm bu canlı yaşamı ve kendinizi kendi ellerinizle yok eder sona ulaşırsınız”

…diyerek bu konuya son noktayı koymuştur, anlayabilenlere…

Tüm canlı yaşamın Allah’ın “bir” liğinde yaratıldığını ve her şeyin “bir” den yaratılıp “bir” den yok olduğunu ve bizim de “bir” in bir parçası olduğumuzu düşünürsek, işte sanırım ben de bu yazı ile, milyonlarca yıldan beri bazı insanların hala kendi kendilerine veremediği“aklı kullanabilme ve doğru düşünebilme”konulu “ilk hareket”i belki bir kıvılcım yaratır da birkaç kişiye aktarabilir miyim umudu taşıyorum kendimce…

Hadi, yürü be insanoğlu, kim tutar seni !..

Reha Ersavcı