Neandertal türden bu yana insanoğlunun gelişimiyle birlikte, bilgi, beceri ve kabiliyet çerçevesinde orantılı gelişen bazı yetenekleri vardır. Bu zaman zaman, iki dal parçasıyla alevli ısı orgazmına ulaşmak ya da can sıkıntıyla yuvarlak taşları delerek, ilkel taşıtlar için bir “evrim dönemi” başlatmak olarak karşımıza çıkmıştır.

Mağara adamları konuşmayı nasıl buldular, böyle bir keşfi nasıl yada ne sebeple yapmak zorunda kaldılar pek bilemiyorum ama her kim bulduysa yazının keşfi ayrı bir önem taşımaktadır.

Mağara duvarlarındaki kalıntılara, müzelerdeki eserlere ve yazının gelişimi hakkındaki basılı bilgilere bakılırsa, insanoğlu yazıdan önce resimler vasıtasıyla birbirlerine bir şeyler anlatmaya çalışmış, sanırım tasvir her zaman ön plandaymış. Harflerin keşfi ve cümle kurabilme becerisini yakalayana kadar geometrik işaretlerle ve resimlerle anlaşma süreci uzunca bir zaman almış ve iktidarını bir o kadar da sürdürmüştür. Aynı zaman içerisinde elleri kullanarak işaretleşerek iletişim kurma çabası, şimdiki argo kökenli ve genelde trafikte sürücülerin kullandığı, el bileği ve bazı parmakların kombinasyonlarıyla yapılan bir takım sözcük öbeklerinin atası sayılabilir.

Sümerler ve Çivi Yazısı

Günümüz Uygarlığının temel yapıtaşı olan ilk yazı sistemini Sümerler bulmuştur. (MÖ. 3500), bu sistemi bulabilmek için öncelikle sisteme adını veren çiviyi, ağırlık aletini ve yazı mantığını keşfetmişlerdi. Yazıyı bulduk buna birkaç kural ekleyelim de bir şeye benzesin diyen Sümerler “yazı hukuku” diye bir şey uydurmuş ve bu vesile ile ilk hukuk devleti olma ünvanını almışlardır.

Medeniyetlerin gelişimleri ve arkalarında iz bırakmalarına çok yardımcı olan yazı sistemini bulan Sümerler sadece bununla da kalmamış, matematik ve geometrinin temellerini atmışlardır. Dört işlemi bulmuşlar, dairenin alanını hesaplamışlar, çarpma ve bölme cetvelleri hazırlamışlardır. Sümerler sık sık istilaya uğradığı ve yapılarını kerpiçten yaptıkları için koca koca taş blokları, kakaladıkları çiviler, matematik ve geometri dışında medeniyetlerinden geriye pek bir şey kalmamıştır. Buna da şükür diyerek bu kadar verimli bir medeniyeti yerle bir edip tarihten sildikleri için Akadları kınamadan edemiyorum.
Yazının tarihine kısaca bir göz attıktan sonra Sümerlerin çivi yazısından günümüzün yazılarına geçiyoruz.

Dergi, gazete, kitap, interaktif yayınlar derken, yazı yazma bir ihtiyaçtan ziyade sanata dönüşmüştür. Her sanatın olduğu gibi yazı yazma sanatının da görsel ve felsefi bazı türleri vardır. El yazısı, hat sanatı gibi görsel sanatlar dışında, düz okuduğunda çocuk hikayesi olan, ama satır atladığında x-rated hikayeye dönen “satır atlama sanatı” gibi çok uçlarda “felsefi” türleri de vardır. Bu yazıda ise halkımız tarafından en bilinen “duvar yazıları”nı inceleyebiliriz.

Aslında duvar yazıları bile kendi aralarında kategorileştirilebilir. “Laf sokma”, “politika yapma” tarzında olan, adı duvar yazısı olmasına rağmen, gazete sayfalarının en üst köşelerinde yada internet sitelerinin pek hit almayan bazı sayfalarında bulunanları olduğu gibi, geçekten de duvara yazılmak suretiyle “duvar ikaz yazıları” olan türleri de mevcuttur. Bunun dışında “Halk adamı, ozan, şair, düşünür ve kaşınır”ı olan “Tosun Bey”in bazı edebi eserleri vardır, ama şu an konumuz içerisinde bahsedilemeyecek bir durumdadırlar.


Gerçek Duvar Yazıları

Bir sabah sıcak yatağınızı bırakıp yola koyulduğunuzu düşünün, elinizde muhtemelen kendi kilonuzun yarısı kadar bir çanta, diğer elinizde ise akşamdan atmanız gereken ama üşendiğiniz için sabaha bıraktığınız, siyah, suları damlayan, keskin kokulu bir çöp poşeti mevcut. Poşet mevcut ama sabahın o saatinde nedense çöp konteyneri olması gereken yerinde değil. Belki de haklı olarak aklınıza gelen ilk şey çevreyi, özellikle üst katlardaki camları kontrol ederek uygun gördüğünüz ilk köşeye o güzel poşeti bırakmak oluyor. Kısa bir araştırmadan sonra iki bina arasında bir inşaat boşluğu görüyorsunuz. Bu bir kuraldır çöp konteyneri yoksa inşaatlar kaçınılmaz çöp toplama merkezleridir.

Hafif bir içsel huzursuzluk ve suçluluk duyarak elinizdeki çöp poşetini bırakmayı planladığınız köşeye yaklaşıyorsunuz. Huzursuzsunuz ya, nedense gözleriniz yere bakıyor, bahsi geçen köşedesiniz, köşenin ve poşetin kaderi ellerinizde, sizi engelleyen hiçbir şey yok, hatta üst kat camları da güvenli, yapmanız gereken tek şey elinizi uzatmak, ufak bir kas hareketiyle parmaklarınızı ayırmak ve “ıyy elime de bulaşmış” şeklinde pis bir suratla hızla oradan uzaklaşmak.
Kafanızı bu haleti ruhiye içerisinde kaldırıyorsunuz, gördüğünüz manzara herhangi bir devlet yaptırımı ya da ahlak kuralına uymasa da her birinden çok daha caydırıcı. Karşınızda İkaz ve yarı tehdit içerikli, ama kibarlığı da elden bırakmayan bir “duvar yazısı” hem de en standartlara uyanından.

“ÇÖP ATMA HAYVAN”

İsterseniz atın. Adam ruhsal tekamülünüzde bu çöple birlikte ilerde ne olacağınız yada ne seviyeye geleceğinizle ilgili kaydı bilinçaltınıza attı bile. Hiç kurtuluşunuz yok. Hadi her şeyi bırakın, çöpü oraya atarsınız ve kimse görmeden kaçarsınız, ama ya vicdanınız ve iç sesiniz? Sürekli içinizde aşağılık bir hayvanla dolaşmak var, ne mental çalışma, ne temizlik işleri bu sorunu çözemez. Hatta yazının altına, içeriği yumuşatmak ve bir nebze de olsa çöp dökmeye karşı caydırıcı bir rol oynasın diye çizilmiş çiçekler bile.

Şimdi gelelim o yazının oraya yazılma mantığına. Muhtemelen abartı bir sinir anında ele fırça ve boya alınıp yazılmaya başlanmış, ardından pişman olunmuş ve nasıl kıvırılacağı bilinememiş, “bari mahalleliye eğlence olmayalım” düşüncesiyle, hareketine “sevgi adamı, mahallenin süpermeni” edası eklemek amacıyla altta görülen, muhtemelen ilkokul öğretmeninin ilk öğrettiği çiçek çiziminden yadigar kalan, sanat eseri çiçekleri kondurmuştur.

80 sene görüşemedikten sonra bir şekilde buluşabilmiş iki aşığın,  haldır haldır koşup birbirine kavuştukları o müstesna anda bile yaptıkları en şehvetli hareketin, yanak yanağa verip kameraya sırıtmaları olan,  film serileriyle büyümüş bir kuşak olarak bu tarz ikaz ve ardından gelen sevimlilik ötesi görüntülere pek de alışık değiliz.

Bunlar bizi genelde ruhsal bunalımlara ve kişilik karmaşasına iten, muhtemelen yurtdışı mihrakların planladığı, mahalle arası insanlarının ise farkına bile varmadan bir komploya düşürüldüğü oyunlardır.

M.Ö 3500 yılında çivi yazısını bulan Sümerli arkadaşlar, kuralı kaidesiyle yeşerttikleri bu sistemin, bin yıllar sonra yanlış kullanımla medeniyetleri ruhsal çöküntüye kadar götürebileceğini hiç düşünebilirler miydi.

İkaz içerikli duvar yazıları dışında, özellikle “Başak burcu” insanını derinden etkileyen “Satılık” tabelalarının yarattığı kaos ise çok daha derin bir yaradır. “Satlık”, “Satılk”, “Saybinden Satılık” gibi çeşit ve derlemeleri olan bu tabelaların ise, tek kelimede bile her seferinde hata yapılabilme oranının normal olmadığını, bu işte bir bit yeniği aranması gerektiğini, hatta uzaylılarla bağlantısının bile araştırılması gerektiğini gösteriyor.

Mehmet Aslan