Bir dönem herkesin ağzında aynı söylem vardı; “Türkiye’de milliyetçilik giderek yükseliyor”. Hrant Dink suikastının üzerine bu söylemler iyice arttı ve ciddi tartışmalar başladı. Arkasından DTP ile MHP’nin meclise girmesi tartışmaları iyice alevlendirdi. Ve şimdi tezkerenin çıkmasıyla terörizm ve Kürtler tartışması milliyetçilik kapsamında tekrar tekrar ele alınıyor. Türkiye’de bazı şeylerin tartışılmaya başlanmış olması güzel. Ancak bu tartışmalarda gözden kaçırılan nokta Türk ya da Kürt milliyetçiliği derken bahsedilenin tam olarak ne olduğu… Bunun da ötesinde, milliyetçiliğin ne olduğu sosyal bilimler literatüründe hala tartışma konusuyken bu yükselmekte olan kavramın ne olduğu hala netlik kazanmamış durumda. Bu yazının amacı, genel olarak milliyetçiliği ve özel olarak Türk milliyetçiliğini akademik çerçevede temel anlamda ele almaktır.

Milliyetçiliğin Tanımı

Milliyetçilik sözcüğünü günlük hayatımızda pek çok kez kullanıyor ve duyuyoruz. Ancak pek çok sözcükte olduğu gibi gerçek anlamı üzerine fazla kafa yormuyoruz belki de. Kecmanovic (1996) diyor ki “Milliyetçilik nedir?” sorusuna herhangi iki insan, sosyolog da olsa tarihçi de olsa, aynı cevabı veremeyecektir. Milliyetçiliğin ya da daha özel bir anlamda milli özdeşimin literatürde yer alan temel tanımlarını şu şekilde örneklendirebiliriz;

– Milli üstünlük hissi (Hechter, 2000)

– Milletin, genel olarak pozitif bir değerlendirme anlamında, idealleştirilmesi (Adorno, Frenkel-Brunswik, Levinson, & Stanford, 1950).

– Kişinin kendi grubunu soy, ırk ya da kültürel ilişki bakımından tanımlama meyili (Allport, 1954)

Görüldüğü gibi akademik anlamda yapılan tanımlamalar da içerik bakımından birbirinden farklılık göstermektedir. Bu yazıda kullanılan “milliyetçilik” sözcüğü en genel anlamıyla bireyin milletiyle güçlü bağdaşımı olarak özetlenebilir. Yine bu yazıdan kullanılan milliyetçilik kavramını biraz takım tutmaya benzetebiliriz. Bir taraftar takımının camiasıyla nasıl özdeşleşiyorsa, milliyetçilik konseptinde de birey milli (ulusal) camiasıyla aynı şekilde özdeşleşmektedir.

Bu noktada milliyetçilik ile vatanseverlik arasında bir ayrım yapmak zorundayız. Bu ayrım, bazı akademisyenler tarafından yapılmamakta ve iki kavram eşdeğer olarak kullanılmaktadır. Ancak şahsi kanaatim milliyetçilik ile vatanseverliğin ayrı kavramlar olduğudur. Milliyetçiliğin kendi kullanımımdaki tanımını yukarıda özetlemiştim. Vatanseverlik ise, yine bu yazıda kullanılabileceği anlamda, kişinin milli kimliğinden bağımsız olarak vatandaşı olduğu ülkeye olan bağlılığını temsil etmektedir. Yani X ya da Y ırkından olan ve Türkiye’de yaşayan bir insan aynı anda hem milletine güçlü bağlarla bağlı (milliyetçi) hem de yaşadığı ülkeyle özdeşleşmiş (vatansever) olabilir. Bu yazıda görüleceği anlamıyla bu iki kavram, bana göre, birbirine engel olmamakla birlikte rahatlıkla paralel yürüyebilir.

Türk milliyetçiliğini irdelemeye geçmeden önce kısaca millet (ulus) kavramının içeriğinden bahsetmek gerekir. Bugün pek çok akademisyen millet kavramının sonradan yaratılmış yapay bir kavram olduğu kanısında birleşse de, bu kavramın günümüzde aldığı önem yadsınamaz. Millet kavramının etnik içerikli olduğu genel olarak söylense de bu her zaman geçerli değildir. Bunu az sonra tartışacağız.

Milletler ve Milliyetçilikler

Milliyetçililiğin tanımındaki farklılıklardan anlaşılacağı gibi, Dünya yüzündeki pek çok farklı devlet ve tarihsel süreçler de göz önüne alındığında, farklı tiplerde milliyetçilik tarzlarının olması da kaçınılmazdır. Türk milliyetçiliğini de pek çok farklı açıdan ele alman mümkündür. Örneğin Bora (2003), Türk milliyetçiliğini tarihsel gelişim sürecinde Atatürk milliyetçiliği, Kemalist milliyetçiliği (Ulusçuluk) ve Liberal milliyetçilik başlıkları altında toplamıştır. Bu yazıda ise Türk milliyetçiliğini, Hans Kohn’un ayrımını yaptığı 2 tip üzerinden irdeleyeceğim.

Kohn (1944), Etnik Milliyetçilik ve Sivil Milliyetçilik arasında bir ayrım yapmıştır. Etnik milliyetçilik, aslında hepimize çok tanıdık gelecek olan ve günlük hayatta kullanılan milliyetçilik kavramına denk gelir. Millet kavramı etnik köken üzerinden değerlendirilir ve soy ile nesilden nesle geçer. Etnik milliyetçiliğin radikal noktalarında ırkçılık ve hatta soykırım gibi kavramlarla karşı karşıya kalabiliriz. Etnik milliyetçiliği uç örneklerinden biri olarak Hitler dönemi Almanya’sı gösterilebilir. Nazi milliyetçiliğinde, örneğin, millet kavramı saf anlamıyla ırka dayanmakta ve kaba tabiriyle her isteyen Alman olamamaktadır.

Bu noktada açılması gereken bir parantez, Kohn’un bu ayrımda Etnik milliyetçiliği “kötü” milliyetçilik olarak nitelendirerek Doğu’yla özdeşleştirmişken Sivil milliyetçiliği ise Batı’ya ait bir kavram olarak görerek “iyi” milliyetçilik olarak tanımlamış olmasıdır (Calhoun 2007).

Sivil milliyetçilik ise çoğunlukla etnik milliyetçiliğin zıttı olarak gösterilen bir başlıktır. Sivil milliyetçiliğin en önemli özelliği katılımın gönüllü oluşudur. Başka bir deyişle sivil milliyetçilikte millet kavramı etnik kökene dayanmaz. Bu tip milliyetçiliğin en belirgin örneği Amerika’da gözlemlenebilir. Amerikan ulusunun pek çok farklı etnik kökenden insanı tek bir çatı altında birleştirebilmesi, ulusa üyeliğin gönüllü oluşundan kaynaklanmaktadır. Bu özelliğinden dolayı Amerikan ulusu, aslında etnik milliyetçilik olan ‘klasik’ milliyetçilik tanımına uymadığından, pek çokları tarafından bir ulus olarak nitelendirilmez.

Bu noktadan sonra söyleyeceklerim, tamamen tartışmaya açık şahsi değerlendirmelerimdir.

Türk Milliyetçiliği

Türkiye’de milliyetçilik unsurunun vatandaşlık tanımındaki önemi ortadadır. . İlkokulda her sabah içilen andın “Türküm” olarak başlaması Türkiye’deki milliyetçiliğin önemine ve boyutlarına önemli bir örnek teşkil eder. Türkiye’de milliyetçiliğin ne tabana dayandığı ise bakış açısına göre farklılık gösterir. Birçok kişi Türk milliyetçiliğinin Etnik milliyetçilik kategorisine gireceğini savunacaktır. Bunun nedeni, bakış açısının hedeflenene odaklanmasıdır. Gerçekte ise, şahsi kanaatime göre, Türk milliyetçiliği her ne şekilde hedeflenmiş olursa olsun Etnik milliyetçiliğe dayanmaktadır.

Burada ortaya çıkan en büyük problem, “Türklük” kavramının tanımının net olmamasından kaynaklanmaktadır. Her ne kadar Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözü, etnik milliyetçilikten ziyade sivil milliyetçiliğe işaret etse de, bugün kullandığımız anlamıyla “Türk” daha çok etnik bir anlam içermektedir. Atatürk’ün bu sözü, daha önce belirtildiği gibi sivil milliyetçiliğin en temel özelliği olan gönüllü katılımı içermektedir. Fakat örneğin bugüne kadar hazırlanmış olan anayasalarda Türk milleti olarak sözü geçen kavramın net olarak bir açıklamasının yapılmaması bir karmaşaya neden olmuş olabilir. Belki de bu “Türk kimdir?” sorusunun cevabındaki karmaşadan dolayı, etnik kökeni Türk olmayan vatandaşlar toplumda giderek öteki konumuna gelmiştir. Bu noktada “öteki”den kastımızı ve “öteki”leşme sürecini açıklamamız gerekir.

Biz Olmayanlar – ÖTEKİLER

Tajfel’in (1986) Sosyal Kimlik Teoremi, Sosyal Psikoloji’nin meşhur kuramlarından biridir. Bu teori, insanların özdeşleştikleri grupların (iç-grup) diğer gruplara (dış-grup) dâhil olan insanları algılayışında yarattığı etkileri açıklamayı amaçlar. Bu teorinin 3 temel savı vardır. Bunlardan ilki, her kişinin bir grubun üyesi olma ihtiyacının olduğudur. Yani hepimiz, en az bir gruba dâhiliz ve kendimizi o grupla özdeşleştiriyoruz. Kişi, birden fazla grupla özdeşleşebilir ki genelde de durum budur. Örneğin bir kişi aynı anda Türkiye, Türk, Beşiktaş, Erkek, Heteroseksüel vb. gruplarına dâhil olabilir. İkincisi, kişinin kendini özdeşleştirdiği grubu, diğer gruplara kıyasla, daha pozitif algılama eğiliminde olmasıdır. Örneğin “erkek” grubuyla özdeşleşmiş biri, erkekleri diğer grup olan kadınlara oranla daha zeki ya da daha dürüst vs. algılama eğiliminde olacaktır. Üçüncü sav ise bu özdeşleşme ve pozitif değerlendirmenin kaçınılmaz olarak gruplar arası ayrıma yol açacak olmasıdır. Sözü geçen kuramdaki savların gruplar arası ayrımın otomatik olarak düşmanca duygulara yol açacağını işaret ettiği düşünülebilir. Bu her ne kadar mümkün olsa da her zaman durum bu olmayacaktır. Gruplar arasındaki ayrımın düşmanlığa yol açacağını varsaymak, vatanseverliğin savaşa yol açacağını varsaymak gibi bir şeydir. Kimi durumlarda bir etken olsa da her zaman sebep-sonuç ilişkisi içerisinde yer almaz.

Sosyal Kimlik Teoremi’ni konumuzla ilişkilendirmek aslında oldukça basittir. Türk kimliğiyle güçlü özdeşleşme içindeki kişiler, Türklüğü ya da Türkleri daha pozitif değerlendirerek Türk olmayanları yani dış-grupları ötekileştirme yoluna gideceklerdir. Bu ötekiler de nüfusunun büyük kesiminin Türk grubuyla özdeşleşmiş olduğu bir toplumda azınlık adıyla anılacaklardır.

Azınlık kavramından Amerika’da da bahsetmek mümkündür. Amerika ulusu, pek çok farklı etnik ve kültürel kökenden kişiyi barındırmaktadır. Ancak bu kişilerin hepsi Amerikalı başlığı altında birleşebilmektedir ki bunun Sivil milliyetçiliğin bir özelliği olduğunu daha önce söylemiştik. Bu örnekte öteki, biz haline gelebilmektedir. Bunu şu benzetmeyle açıklayabiliriz. Türkiye’de farklı kişiler farklı takımları tutar. Kimileri Galatasaraylı, kimileri Fenerbahçeli, kimileri Sivassporlu’dur. Bu kişiler, Türkiye liginde birbirlerini öteki olarak görmekte ve kendi takımları hakkında olumlu yanları öne çıkarma eğilimindedirler. Ancak yine bu kişiler, Milli Takım maçında topyekun “biz” olmakta yani aynı başlık altında birleşmektedirler. Bu maç sırasında kişiler hala tuttukları takımı tutmaktadırlar; ancak aynı zamanda Milli takım taraftarı kimliğine sahiptirler. Bu açından, Sivil milliyetçiliğin Milli Takım’a; Etnik milliyetçiliğin ise herhangi bir lig takımına benzediği söylenebilir. Sivil milliyetçilik, farklılıkları birleştirirken Etnik milliyetçilik öne çıkarma eğilimindedir. Başka bir deyişle Etnik milliyetçilikte ötekiler daha da ötekileşmekte, Sivil milliyetçilikte ise ötekiler bizleşmektedir.

Sonuca doğru…

Durumun tüm teorik ve akademik değerlendirmeleri, bilgilendirme açısından değerli olsa da, asıl olan çözüme bulundukları katkıdır. Türk milliyetçiliğinin, diğer milliyetçilikler gibi, büyük kitleleri bir araya getirirken diğer büyük kitlelerden ayırdığı ortadadır. Ve bu, doğru ele alındığı takdirde, problem teşkil etmeyebilir. İnsanların farklı etnisitelerden ya da dinlerden olması bir sorun olarak değil bir avantaj olarak algılanmalıdır. Farklılıklar, ötekilerin varlığı, bir tehdit olarak değil bir zenginlik olarak yansıtılmalıdır. Tarih boyunca devletlerde farklı içerikteki çeşitlilikten kaçınma eğilimi gözlemlenmektedir. Bu, aslında, oldukça doğaldır. Zira homojen bir ulus, devletin yönetimini oldukça kolaylaştıracak bir unsurdur. Ancak neredeyse hiçbir ulus homojen değildir. Ve globalleşen dünyada bunun mümkün olup olmayacağını zaman gösterecek olsa da, günümüzde insanların kendi kimliklerine daha sıkıca tutunma eğiliminde olduğu açıkça görülmektedir. Bu açıdan, farklı kültürleri tanıtmak ve tanımanın, eğer ki barışçıl bir ortam istiyorsak, öncelik taşıması gerekir. Bunun da yolu, Muzaffer Sherif’in de tartıştığı üzere, farklı grupları ortak bir amaca yönlendirmekten geçer. Muzaffer Sherif’in, grup içi ilişkileri anlamak amacıyla düzenlediği ve literatürde adı Robbers Cave olarak geçen deney belki tüm bu anlatılanları güzel bir biçimde özetleyecek ve sonucu ortaya koyacaktır.

Deneyin aşağıdaki anlatımı
(http://www.age-of-the-sage.org/psychology/social/sherif_robbers_cave_experiment.html sitesinden alınmıştır.)

Deneyde, benzer çevrelerden gelen yaklaşık 12 yaşındaki 24 erkek çocuğu, ayrı 2 grup halinde bir izci kampına getirilmiştir. İlk aşamada, bu iki grup birbirinden ayrı tutularak, onlara çeşitli hedefler ve görevler verilmiş; böylece grupların iyice kaynaşması sağlanmıştır. Beklendiği üzere 5-6 gün içerisinde bireyler kendi gruplarıyla özdeşleşmiş, grup içi hiyerarşi kurulmuş ve hatta her grup kendine bir isim seçmiştir. Her bir grup, gün geçtikçe diğer grubun varlığının daha da farkına vardığından iç-grup özdeşimi artarken dış-grup giderek ötekileşmiştir. Bu da her bir grubun kampın imkanlarını kendilerini “kullan”ırken diğer grubun “sömür”düğü gibi izlenimlere kapılmasına ve rekabetin artmasına neden olmuştur. Öyle ki, her iki grup da kamp görevlilerine sürekli olarak bir çeşit müsabaka düzenlenmesi konusunda ısrarlarda bulunmuştur.

Kamp görevlileri yani araştırmacılar da bunu önceden beklediklerinden, ikinci aşamaya geçmişlerdir. İkinci aşamada gruplar arasında bir müsabaka düzenlenecektir. Bir dizi yarışmasının sonucunda en çok puanı toplamış grup ödül kazanacaktır. Ve müsabakanın yapılacağı zaman iki grup ilk kez bir araya getirilmiştir. Tahmin edilebileceği gibi iki grubun karşılaşmasında birbirlerine karşı, özellikle tezahüratlarda kendini gösteren, düşmanca tutumlar ortaya çıkmıştır. Öyle ki, gruplar birbirlerinin bayraklarını yakma arzularıyla yanıp tutuşmuştur. Gruplardan birinin ilk müsabakayı kazanması sonucunda düşmanlık iyice artmış ve ilk başta birbirlerine attıkları lafların yerini çok daha ağırları almıştır. Dış-grup düşmanlığı iyice radikalleşmiştir. Gruplar aynı ortamda yemek bile yemek istememektedirler artık.

Bu noktada araştırmacılar üçüncü aşamaya geçmeye karar vermişlerdir. Üçüncü aşamada, grupların bir şekilde aynı ortamda bulunmalarını sağlayarak birbirlerini tanımalarına imkân verilecektir Bunun için film gösterimi ya da 4 Temmuz kutlamaları gibi aktiviteler gerçekleştirilmiştir. Ancak bu aşamada gruplar arasındaki düşmanlık azalmamış, aktivitelerin çoğu yemek savaşıyla sona ermiştir.

Araştırmacılar, bir arada bulunmanın düşmanlığı azaltmadığını görünce alternatif bir yöntem ortaya koymuşlardır. Bu son aşamada, gruplara ortak bir amaç sunulmuştur. Bu amaç, iki grubun da hayır diyemeyeceği ancak yine tek başına gerçekleştiremeyeceği yani, eğer ulaşmak istiyorsa, diğer grupla ortak çalışmak zorunda olacağı türdendir. Sherif, bunun anlaşmazlıkları çözmede etkili bir yöntem olacağını savunmaktadır.

“Farklı” kişilerin farklılıklarını bir tehdit değil bir çeşit olarak görmek, şahsı kanaatimce, negatif yaşantıları büyük ölçüde çözecek olsa da kabul etmek gerekir ki bakış açısı değişimi sanıldığı kadar kolay değildir. Bu noktada Sherif’in deneyindeki son aşamanın faydalı bir çözüm yöntemi olarak görülebilir. Kitleler ortak bir amaca yönlenirse farklılıklar, aynı Milli takım maçı gibi, arka planda kalabilir. Peki ne gibi bir amaç? Tüm dünyayı ilgilendirecek, ama hiçbir ulusun ya da dini cemaatin tek başına altından kalkamayacağı bir hedef ne olabilir? Belki buna güzel bir cevap Küresel Isınma ya da onun gibi doğal konular olabilir. Ancak bunun gerçekleşebilmesi devletlerin ulusları bu amaca yönlendirmeye niyetli olması gerekir ki bu da belki bir açıdan dünya politik dengesinin intiharı olacaktır. Fakat bu, ne yazık ki, bambaşka bir konu.

Görüldüğü üzere Türk milliyetçiliğinden bahsederken pek çok başka konuya ucundan dokunmak gerekiyor. Okuduğunuz yazı içerdiği bilgi birikimi bakımından oldukça kısıtlı idi. Toplumsal konular tek bir biçimde ele alınamaz. Milliyetçiliği ilgilendiren pek çok kuram ve yorum vardır. Ben bu yazıda sadece birkaçından ve tekrar belirtmeliyim ki kendi bildiklerim dâhilinde oldukça kısıtlı bir biçimde söz ettim Bu nedenle anlatılanların profesyonel bir kritikten ziyade konuya ufak bir giriş olarak algılanmasını rica ediyorum. Bu konuda daha fazla bilgi edinmek isteyenler kaynakçalarıma göz atabilirler. Ek olarak; anlattıklarımda eğer ki yanlış bilgiler varsa bana e-posta ile bilgilendirmenizi rica ediyorum.

KAYNAKLAR

Adorno, T.W., Frenkel-Brunswik. E, Levinson, D.J., & Sanford, R.N. (1950). The authoritarian personality. New York: Harper.
Allport, G.W. (1954). The nature of prejudice. Cambridge Mass.: Addison Wesley Pub. Co.
Bora, T. (2003). Nationalistic discourses in Turkey. South Atlantic Quarterly 102, 433-451.
Hechter, M. (2000). Containing nationalism. Oxford: Oxford University Press.
Kecmanovic, D. (1996). The mass psychology of ethnonationalism. New York: Plenum Pres
Tajfel, H., & Turner, J.G. (1986). Social identity theory of intergroup behavior. M.A. Hogg, (Ed.). Social Psychology : Intergroup behavior and societal context (73-99). London: Sage Publications.

E. B.