Marija Gimbutas’ı tanır mısınız? Türkiye’de kaç kişi biliyordur, ilgilenmiştir, hiçbir fikrim yok. “Fraternis”te onun çalışmalarına ve tezlerine kısaca değinmiş, ölümünün ardından yayımlanan “The Living Goddesses” adlı kitabını, ilgili ve meraklı okura (tabii özellikle kadın okurlara) hararetle tavsiye etmiştim. Gimbutas için, rahatlıkla yirminci yüzyılın en önemli arkeolog, antropolog ve düşünürlerinden biri nitelemesini kullanabilirim. Bugün anaerkil neolitik toplum ve tanrıça kültü üzerine bildiğiniz çoğu şeyi onun çalışmaları somutlaştırmış; arkeoloji kitaplarında resimlerini gördüğünüz obje, heykelcik ve figürinlerin büyük çoğunluğunu, yönettiği kazılar sırasında o günışığına çıkartmıştır. Yalnızca parlak bir bilim insanı değil, tezleriyle sosyal bilimler dünyasını sarsan, devrimci kadınlardan biridir Gimbutas. Bir zamanlar birçok gencin duvarını bir Che Guevara posteri süslerdi. Bugün kırklarını yarılamış biri olarak posterle falan işim olmaz tabii; ama eğer ille de bir poster asacaksın duvarına deseydi birileri, tercihim büyük olasılıkla Marija Gimbutas’ın, bu yürekli ve akıllı kadının resmi olurdu herhalde.

Marija Gimbutas, 1921 yılında, belki de Avrupa’da bütünüyle Hıristiyanlaşmayıp “eski inançların son kalesi” olma niteliğini koruyan Litvanya’da doğdu ve çocukluğunu burada geçirdi. Linguistik ve arkeoloji eğitimi gördü; 1946 yılında Almanya’da Tübingen Üniversitesi’nde arkeoloji doktorasını tamamladı; üç yıl sonra ABD’ye yerleşti ve on iki yıl boyunca Harvard Üniversitesi’nde “Doğu Avrupa Arkeolojisi” uzmanı olarak çalıştı, üniversitenin Antropoloji bölümünde dersler verdi.

1956’da, Hint-Avrupa kavimlerinin orijinlerini ve Avrupa’ya göçlerini açıklamak üzere geliştirdiği “Kurgan Hipotezi” adıyla bilinen teorisini bilim dünyasına sundu ve büyük yankılar yarattı. Söz konusu tez, Doğu Avrupa ve Asya’daki “kurgan” adı verilen spesifik gömü alanları üzerinde yaptığı uzun çalışmalar sonucu biçimlenmişti ve Hint-Avrupa toplumlarının kökeni olarak, İsa’dan önce beşinci ile üçüncü binyıllar arasında varlığını sürdürmüş, göçebe (ve kimi zaman “melez” unsurları da içeren) bir “Proto Hint-Avrupa” orijinin varlığını öngörüyor, bunu oldukça zengin ve ayrıntılı dilbilimsel verilerle destekliyordu.

1963 ile 1989 yılları arasında, UCLA’da arkeoloji profesörü olarak çalıştı ve Avrupa’daki Neolitik döneme ait alanlardaki birçok önemli kazıyı yönetti. Hayatı boyunca, çok az arkeologa nasip olacak kadar önemli ve çeşitliliğe sahip buluntuları günışığına çıkardı; eşine az rastlanır bir kariyere ve prestije sahip oldu.

Altmışlı yılların sonlarından itibaren, çalışmaları ve incelemeleri, onu Doğu Avrupa neolitik kültürünün belirleyici unsuru olarak ortaya çıkan Ana Tanrıça kültleri üzerinde yoğunlaşmaya yöneltti. Ona büyük ün kazandıran ve arkeoloji/antropoloji alanlarında çığır açan kitapları da, bu süreç içinde ortaya çıktı zaten.

The Living Goddesses1974’te, “Eski Avrupa’nın Tanrıça ve Tanrıları” (The Goddesses and Gods of Old Europe) adlı çalışması, akademik çevrelerde büyük yankı uyandırdı. İkinci ve daha büyük adım, 1989’da yayımlanan “Tanrıça’nın Dili” (The Language of the Goddess) ile gelecekti; çünkü artık Gimbutas’ın uygarlık tarihiyle ilgili bakışı kristalleşmiş ve son biçimini almıştı: Bütün eski dünya, izleri günlük yaşama, konuşulan dile, kültüre ve inanç pratiklerine dek sızmış biçimde, bir Ana Tanrıça inancı ve kozmolojisine yaslanıyordu ve buna karşılık gelen toplumsal düzen, “anne” değerlerini içeren, paylaşımcı anaerkil sistemdi (matriarchy). Avrupa, Küçük Asya ve Mezopotamya’nın binyıllar boyunca bozulmadan varlığını koruyan, tanrıça merkezli anaerkil yapısı, savaşçı ve ataerkil Hint-Avrupa boylarının göçlerinin yoğunlaşmasıyla sarsılmaya başlamış, bu dramatik kültürel karşılaşma hem anaerkil düzenin çözülmesi, hem de kadının statüsünün düşmesiyle birlikte, tanrıça kültünün de baskı altına alınması sonucunu doğurmuştu.

Gimbutas, araştırma ve tezlerini, 1991’de yayımlanan “Tanrıça’nın Uygarlığı” (The Civilization of the Goddess) adlı sansasyonel kitabında bütün detayları ve derinliğiyle ortaya koydu. Son çalışması “Yaşayan Tanrıçalar” (The Living Goddesses) ise, 1994’teki ölümünden sonra derlenip yayına hazırlandı.

Joseph Campbell ve Ashley Montagu, Gimbutas’ın çalışmalarını ve neolitik uygarlığın karakteristiklerini deşifre eden yapıtlarını, ünlü ejiptolog Jean François Champollion’un “Rosetta Taşı” üzerindeki incelemeleri sonucu hiyeroglif yazısını çözmesiyle eşdeğer önemde bulduklarını dile getirdiler. Campbell, ünlü yapıtı “Tanrının Maskeleri”ni yazdığı sırada henüz Gimbutas’ın “Tanrıça’nın Dili” kitabının yayımlanmamış olmasını, kendisi adına büyük bir talihsizlik olarak nitelendirdi ve eğer o kitabı okumuş olsaydı, “Tanrı’nın Maskeleri”nin içeriğinin ciddi biçimde değişeceğini ifade etti; Gimbutas’ın yapıtının yeni baskısına da önsöz yazdı. Yaşamını insanoğlunun uygarlık serüveni ve anaerkil dönemle ilgili verileri günışığına çıkarmaya adamış bir bilim insanı için, Campbell’ın bu sözlerinden daha değerli bir övgü olamazdı herhalde.

Buna karşın, muhafazakâr bilim ortodoksisi ve erkek-egemen değerlerin savunucusu çevreler, Marija Gimbutas’ın bütün çıplaklığıyla ortaya koyduğu uygarlık tarihi profiline karşı çıkmak ve direnmek için, ellerinden geleni artlarına koymadılar tabii. Yaklaşım ve tezlerinin, “fazla spekülasyon içerdiği” iddiaları sık sık gündeme getirildi. Neolitik yerleşimlerdeki bulguların, bütün o binlerce kült objesi ve tanrıça heykelciğinin bir Ana Tanrıça kültünü kanıtlamadığı, hatta bunların o dönemlerde çocuklar için yapılmış “oyuncak bebekler” olabileceği bile söylendi ciddi ciddi! Anaerkil düzenin geniş bir coğrafyadaki yaygınlığı ısrarla ve inatla yadsınmaya çalışıldı; Gimbutas’ın “varsayımlar üzerinden bilim yaptığı” iddiaları ortaya atıldı.

Kısacası, Batı dünyasının kurulu düzenle uzlaşmış, muhafazakâr ve ataerkil bakışlı “bilim insanları”, hiç hoşlarına gitmeyen “kadının liderliği”, “sistematik ortaklaşa toplum” ve ilk tanrı inancının “Anne” formu içermesi gibi, son yüz yıl içinde göz ardı edilemeyecek biçimde birikmiş verilere direnmek ve görmezden gelmek, dahası, bu doğrultudaki görüşleri karalayıp gözden düşürmek için ellerinden geleni yaptılar.

Peki sonuçta ne oldu? Bugün o muhafazakâr bilim bürokratlarının hiçbirinin adı anımsanmıyor; uzman akademisyenlerin dar çevresi dışında kimse onları bilmiyor bile. Ama Marija Gimbutas, daha yaşarken bir efsaneye dönüşmüştü; şimdiyse, yalnızca feministlerin değil, sağduyulu ve açık fikirli düşüncenin izinden giden bütün aydınların kahramanı. Ölümünden on iki yıl sonra bile, onun tezleri, onun araştırmaları, onun kazılarda günışığına çıkardığı bulgular, onun linguistik araştırmaları damgasını vuruyor arkeoloji ve antropoloji alanında çalışmalara.

Burak Eldem