Gözlerimi açmamla beraber içimdeki ses kulakları yırtan, ruhumda depremler oluşturan bir çığlık attı. “Aman Allah’ım olamaz, hepsi gerçekmiş, hepsi gerçekmiş…”  Son 48 saattir yaşadıklarımın “Ne olur kabus olsun, gözlerimi kapatıp açayım, her şey bir rüya olsun!” diye dua ederek yatmıştım yatağıma… Ama şu an Ayvalık’ta annemlerin yazlığındayım.  Demek kabus olsun diye yalvardığım tüm bu yaşananların hepsi gerçekmiş…

 

 

İstanbul’da oğlumu toprağa vermiştik.  Eşimin tanıdıkları ve akrabaları gelip baban teselli cümlelerinin arasında acayip acayip çocuk ölümlerini anlatıp sinirlerimi bozduklarından, annem saçma sapan taziye konuşmalarından dolayı yükümün ağırlaştığını anladı ve beni taziyelerin tarif edilemez travmalarının saçmalığından kurtarmak için bize; “Sizi biraz ortamdan uzaklaştırayım, hadi bizimle Ayvalık’taki yazlığa gelin.  Burada kalırsanız daha fena olacaksınız, cenazeye her gelen kendi acısını hatırlayıp ona ağlıyor, bir de size anlatıyor, onlar zırlayıp rahatlayıp gidiyor. Size destek olacakları yerde abuk sabuk konuşmalarıyla daha fazla saçmalıyorlar, bu da sizin yükünüze yük oluyor.” demişti.  Ve gözlerimi açtığım yer Ayvalık’tı.  Demek ki son 3 gündür yaşadıklarımın hepsi gerçekti.

Yatakta sağıma dönünce eşimi yanımda yatar buldum. Belli ki iç sesimin attığı, tüm organlarımı sağır eden iç çığlığımı duymamıştı. Birden aklıma çocuğu kaybettiğimizi öğrendikten sonra eşimin bana çaresizce pişmanlıkla karışık vicdan azabıyla söylediği “Sen haklıydın, sen haklıydın!” sözleri geldi. Acaba ben nerede haklıydım? Acaba dediklerimin hangisinde haklıydım? 

Oğlumuz üzerine ettiği seni hiç aldatmadım yeminlerini mi kastediyordu?  Fabrikada sekreterlikten, faturalarını klasöre dizmeye terfi etmiş, kendini “muhasebeci” sanan ve evlendiğimizden beri bana yılan gibi öfkeli bakan eski kırığıyla aralarındaki özel samimiyeti yakaladığımda “Aramızda bir şey yok, bak oğlumun üzerine yemin ederim,” dediğinde; “Neden oğlumun üzerine yemin ediyorsun annen üzerine yemin et de bir göreyim” dediğimde mi haklıydım? Yoksa geçtiğimiz 2 ay içinde biri gözüne alüminyum çapağı kaçıp bir diğeri de küçük parmağını hızarlardan birine kaptıran işçilerin ikisine de tazminat vermemek için avukatlara talimat verdiğini duyduğumda gösterdiğim tepkide mi haklıydım.  Bana “Ohooo bunların birine tazminat verirsen hepsi gözünü, parmağını makinelere doğru tutar nasılsa iki gözleri on parmakları var, sen bilmezsin bunları hayatlarının geri kalanı kurtarmak için neleri feda ederler.” dediğinde onu ayıplayıp “Yapma ver insanların hakkını senin iş yerinde sakatlanmışlar, hem günah hem de ahları bizden çıkar, çoluk çocuğumuzdan çıkar, Allah korusun!” diye uyarırken mi haklıydım? Yoksa “Oğlumuzu annene bırakmayalım yanımıza alalım, bana söz vermesine rağmen gene de yazlığa götüreceğe benziyor.  Bak lütfen annenle konuş götürmesin geçen seneki gibi değil bu sene yürümeye başladı artık tehlikelere karşı daha dikkatli olmamız gerekir.” dediğim için mi haklıydım bilmiyorum. Annesinin biz yola çıkar çıkmaz çocuğu da yanlarına alıp yazlıklarına gideceğini biliyormuş ve evhamlıyım diye benden gizlemişler.

Aslında hiçbirini düşünmek bile istemiyorum. Zaten zihnim suskun, ruhum dumura uğramış, aklıma gelen her düşünce anında kayıt dışına alıp siliyor sanki…   Okuduğum gazeteyi bile iki saniyeden fazla aklımda tutamıyor ve dönüp bir daha okuyordum.  Sanırım o kadar fazla yük binmişti ki zihnimin ve duygularımın hardwareinde ekran kilitlenmişti. Kürsör kıpırdamıyordu. Kıpırdamak, dosya açmak bir yana ve hiçbir işlem yapmak bile istemiyordu zihnim.

Eşim de yatakta gözlerini açınca, “Tüm bunlar kabus olsun diye dua etmiştim yatarken hepsi gerçekmiş… Ne yapacağız nasıl yaşayacağız şimdi böyle?” dedim ona sarılırken… Bir şey demedi, o da bana sarıldı ama sanki bana sarılan bir odun gibiydi, ezbere bir sarılmaydı, onu, sıcaklığını hissedemedim kollarımın arasında…

Aşağıya indim annem ve babam erkenden kalmışlar ve kahvaltı sofrasını donatmışlardı ama ikisi de sigaralarından derin nefesler alırken sus pus oturuyorlardı. Annem arada bir durup durup “Allah belasını versin o kadının, çocuğu ziyan etti. Hiç üzgün de değildi Allah verdi Allah aldı dedi. Küçük çocuklar ölünce melek olurlarmış aileden 70 kişiye şefaatçi olurlarmış dediler bir de utanmadan… Oh ne ala doğur doğur suya bas o zaman çocukları aileden 70 kişiyi kurtar dedim kadına,” diye olan biteni ablama anlatıyordu. “Tabi kendi 2 tane çocuk gömmüş kadının umuru mu benim kızımın çocuğu gitmiş?” derken bizim de balkona çıktığımızı görünce sustu.

“Neyse,” dedi annem, bu sefer başka bir cenaptan devam etti içindeki koyulaşmış öfkeyi ortaya boşaltmaya, “Bu bir dava konusu aslında çocuk ölümü ihmalden oldu mu kamu davası açılıyor. İçeri atabilirler kaynananı” diye devam etti.  Babam kaş göz işareti yapınca, annem sustu birden kalktı bize temiz tabak getirmek için mutfağa gitti.  Annem doğruyu söylüyordu. Tabi benim öyle bir niyetim olmamakla beraber bana deseler ki sebep olanları içeriye attır, ya da topunu öldür, tara kalaşnikofla şu sülaleyi oğlun geri verilecek deseler, o an durmam hepsini delik deşik ederim diyordu içimdeki ses… ama ne yaparsam yapayım öldürsem de, içeri tıktırsam da, lime lime etsem de topunu, olmayacaktı. Oysa ben hayatımı feda etmeye hazırdım, canımı verip oğlumun yaşama dönmesini istesem bu takasa bile razı olacak bir makam yoktu maalesef… Olmayacaktı, olamayacaktı biliyordum… Giden geri dönmeyecekti… Artık çok geç… Ve bu noktada artık benim için her şey anlamsızdı öç almak bile…  Bırak öç almayı düşünmek, ben kolumu kaldıracak tek kelime edecek bir halde bile değildim…

Eşim birden sert bir tonda  “Ben İstanbul’a dönüyorum, annem orada yalnız gidip annemi teselli etmem gerekiyor.  Sen burada istediğin kadar kal. Üzüntün geçince, yasın bitince gelirsin. İstersen üç ay istersen altı ay kalabilirsin. Ailenle burada kal yasın bitince gel İstanbul’a”  Hala rüyadayım galiba ve kabus devam ediyor diye düşündüm.  Bir hafta önce boşanmanın eşiğinden döndüğüm kocamla evliliğimi kurtarmak üzere çıktığımız seyahatin ilk gününde oğlumu kaybediyorum. Kurtarmaya çalıştığım ilişkim yüzünden baş başa kalalım diye çıktığımız seyahatin ilk saatlerinde kayınvalideme emanet ettiğim ve yazlığa götürmemesi için sıkı sıkı tembih ettiğim oğlum, yazlığa götürülüyor ve orada temizlik hastası kayınvalidem, temizliğe dalıp çocuğa bakmayı bir saat kadar unuttuğu için oğlum ölüyor. Bense hala biz eşimle bir acı yaşadık birbirimize daha sıkı bağlanır birbirimizi teselli eder bu olaydan belki biraz egolarımızı bir kenara bırakıp daha olgunlaşmış çıkarız sanrılarıyla oyalanıyorum.  Ben bunları kafamda bir yere oturmaya çalışırken eşim annesini teselli, işlerini düzenleme bahanesiyle, İstanbul’a kaçıp beni “istediğin kadar kal burada üzüntün gelince gelirsin” diyerek yüz üstü yapayalnız bırakıp hiçbir şey olmamış gibi eteğinden silkeliyor. Sanki normal bir tatil dönüşü, tekrar işlerinin başına dönüyormuş gibi bunu gayet olağan ses tonuyla söylüyor. İnanamıyordum…

“Bir dakika dedim ben senin annene bir tek laf etmedim ki oğlumuz onun ihmalinden ötürü öldü.  Kadın üzgün bile değildi Allah’a bağladı olayı ve kendini zaten teselli etti.  Sen asıl arkasından annenle iş çevirip oğlunu yazlığa götürülüp ihmalden öldürdüğünüz karını, yani beni teselli et!” diye bağırdım. “Böyle bir günde beni tek başıma burada bırakıp İstanbul’a kaçmak nasıl bir düşünce anlamadım” dedim. “Ben birbirimizi teselli etmemizi beklerken sen beni burada kendi acılarımla baş başa bırakıp gidiyor musun?” diye sordum. “Senin burada anneler var onlar seni teselli ederler, ben de gidip annemi teselli edeceğim… Hem Antalya da bıraktığımız araba gelecek onu teslim alacağım içinde de silahım vardı kaybolmasın çok önemli gitmeliyim,” dedi. Yani bu şimdi benim yanıma üzüntün bitince gel demek çekemeyeceğim yasını, benim daha önemli işlerim var sen ailenin yanında rehabilite ol bana yük yüklemeden kendi kendine avunda gel demek değil miydi…

Annene ağzımı açıp bir tek laf etmedim. Hatta onu teselli ettim bir de “Benim yanımda benim annemin yanında da olabilirdi, kader bu, insanın nefesi bile doğarken sayılı olurmuş demek ki o kadarmış ömrü dedim.” nasıl dediğimi bende bilmiyorum ama demiştim işte… Yani ben kimse üzülmesin diye kendimi yerden yere atmadım diye, beni burada yüzüstü bırakıp gidecek misin şimdi diye sordum içerleyerek…  “Sen de oğlunu bırakmasaydın” dedi bana… Kulaklarıma inanamadım “Biz birlikte oğlumuzu annene evde bakacak diye bıraktık, sen ve ben beraberce seyahate gidiyorduk ve ben yazlığa götürecekseniz oğlumu yanıma alırım dediğimde sende annende yok yok evde kalacak.” dediniz. “Sen çocuğu bırakmamıza itiraz ettin mi? Çocuğu da yanımıza alalım dedin mi ki?” diyebildim, boğazım tıkanarak.

Allahım bu ne biçim bir ortada bırakılış ve ne biçim bir suçlayıp her şeyden sıyrılıştı…  Öfkeliydim, ruhum, sesim boğuklaşmıştı, olayı duyduğumdan beri şoktaydım, ağlamak bağırmak istiyordum ama bir türlü yaş akmıyordu gözlerimden sonradan öğreniyorum ki doktorumdan vücut kendini kilitlemiş, şok ile kendini savunmaya geçmiş ve yası ertelediği olayı kabule yanaşmadığı için vücut fonksiyonları çalışmasını durdurmuş. 

Balkonda bir sessizlik hakimdi herkes şoktaydı…  O, balkondan salona geçip, beni görmezden gelerek yanıma uğramadan yoluna devam etti. Bavulunu toplamak üzere yukarı kata çıkan merdivenlere doğru yürüdü.  “Ben de geliyorum seninle, şimdi sen yalnız İstanbul’a dönersen gelin küstü de gelmedi diye laf ederler tanıdıklar” dedim.  Cevap vermeden yukarıya çıktı… Bense hem bu ortak acımızı onunla yaşamak istiyordum hem de beni böyle yüzüstü bırakıp gitmesini kendime yedirememiştim, herkesin yanında içerlemiştim ve daha fazla yanlış seçim yaptın kızım laflarını annemden dinlemek istemediğim için buradan onunla beraber çıkıp gitmek istiyordum.

Öğlene kalmadan benim de eşyalarımı toplayıp, onun peşine takılmamla yola çıkmıştık. Aslında onunla İstanbul’a dönmek isteme sebebim ona ihtiyacım olduğundandı, çok üzgündüm ve bu duygumu sadece onunla paylaşabilirim; beni sadece o anlayabilirdi, biz bizim olanı kaybetmiştik, biz canımızdan bir parçayı kaybetmiştik, bir başkası bunu zaten anlatsan da anlayamaz diye düşünüyordum. Yola çıkalı iki saat olmuştu ki, hatırladığım kadarıyla, insanın kanını dondurabilecek sakinlikte bir ses tonuyla benimle konuşmaya başladı.

“Bak sana söyleyeceklerim var.”  ”Evet” dedim aklımdan neler geçiyor, anneme laf etme mi diyecek yoksa kamu davasıyla ilgili bir ağız birliği mi isteyecek benden, yoksa annesi veya kendi yaptıkları için benden af mı dileyecekti, aklımdan neler neler geçiyordu…  Hepsini sorun çıkartmadan kabul etmeye hazırdım, zaten öyle hissiz bir durumdaydım ki, benim canımdan can kopmuştu artık, benim için yaşamak bile çok anlamsız, küskünlükler, kinler ya da başka duyguların hepsi anlamsızdı. Ne yapsam yapayım giden geri gelmeyecekti. Debelenmem çaresizceydi ve bu üzüntüye ek üzüntülere ya da beyhude öfke ve öç çabalarıyla enerjimi tüketmeye niyetimde, gücümde yoktu…

“Şimdi artık bunları konuşmanın zamanı geldi, sana üç şartım var, eğer bunları kabul edersen seninle evli kalırım etmezsen seni hemen boşarım” dedi…

Yanlış mı duymuştum acaba, şart mı dedi. Şart öne sürecek durumda olan ben miydim o muydu?

Hem suçlu hem güçlü o muydu ben mi? Oğlumuzu toprağa verdiğimizin ikinci gününde karşıma geçmiş ya benim üç şartımı kabul edersin ya da seni boşarım diyen kişi oğlumun babası mıydı, kocam mıydı kulaklarıma inanamıyordum? Yoksa ben hala kabusun içinde sanrılar mı görmekteydim…

“Şart mı?” diyebildiğimi hatırlıyorum, sadece…

“Evet üç şartım var ve bunlara kesin kes uyarsan seninle evli kalırım, yoksa seni boşarım…”

“Bir, hemen işini bırakacaksın…” (Tabi bütün gün boş boş evde oturup, her gün oğlumun kaybını düşünüp düşünüp, çıldırmayı bekleyeyim, dedim içimden)

“İki, o yeni inşaatı bitmiş villayı alacağım orada annemlerle oturacağız. Annem, babam, ağabeyim (şizofren ağabeyi), ağabeyimin oğlu, sen ve ben oturacağız… İtiraz istemem…” (Ben kendi annemle bile oturmak istemem bu yaştan sonra, bir de senin oğlumun ölümüne sebep olmuş annen, baban, deli ağabeyinle aynı evde mi yaşayacağım şaka mı bu!)

“Üç, hemen dokuz ay sonra bir çocuk doğuracaksın, ondan sonra bir çocuk daha yani onsekiz ayda iki çocuğumuz olacak,” dedi. (Cenazeye gelen doktorumuz, sakın çocuk yapmayın korunun en az 6 ay. Bu yas sürecinde hamilelik bebek içinde anne içinde sağlıksız olur dememiş miydi?)

Ben şartlarına cevap vermedim, vermek bile istemedim, sadece içimden düşünmüştüm o kadar. Ama birden şimdiye kadar duyulmamış bir tonda bir çığlık patlattım. Üç gündür veremediğim bir tepkiyle iç sesimden dış sesime doğru çığlığı tüm hücrelerimden dışarıya kustum sanki…  Arabanın içinde tepinerek çığlık atıyordum.  Önce yere vuran ayaklarımı, daha sonra torpidoda ve tavanda gördüm. Sağa çekti yavaşladı, ama durmadı. “Araba kiralık araba yavaş ne yapıyorsun tepinme, arabaya zarar vereceksin” dediğini duyar gibi oldum, çığlıklarımın arasında…

O an ölmek istedim. Dedim ki içimden her şey boş, ben neden debelendim ki, biz beraber bir travma yaşadık bunu beraber atlatırız diye kendime kızdım ve ölmek için arabadan atlamaya karar verdim; inmek istiyordum ne pahasına olursa olsun onunla aynı havayı solumak istemiyordum.

“Yavaşla ineceğim,” dedim, hızlandı kapıyı açtım atlamak için baktı ki ciddiyim birden frene bastı kendimi aşağıya atarken araba durmaya yaklaşmıştı…

Bir süre çimenlerin üzerinde ağlayabildim.  Bir yandan da bağırıyordum avaz avaz… “O zaman boşa beni dedim boşa sende bende kurtulalım bu eziyetten…”

Bir süre serinkanlılıkla ağlamamın geçmesini bekledi ve sonra beni zor bela arabaya bindirdi..

“Tamam. Boşanalım, bu durumda ben de seni istemiyorum artık” dedim.

Bir süre ben için için hıçkırırken, sessizce yola devam ettik. Sonra bana döndü “Seni boşamayacağım. Demek ki bu kadar kolaylıkla benden boşanmak istediğine göre senin hayatında bir başkası var. Seni kolaylıkla boşamayacağım, ama sana her gün eziyet edip bunu burnundan fitil fitil getireceğim,” dedi…

O an onu öldürmeyi düşündüm…

Ve o an anladım ki başkalarıyla, ailenle ya da eşinle ortak yaşadığın acıyı bile paylaşmak gerçekten imkansız… 

O an anladım ki annemden sonra eşimde bu ağır yükü benim sırtıma yüklemişti.

O an anladım ki ben yolun bundan sonrasını maalesef yalnız yürüyecektim…

Filiz Baştüzel