Teknede Yaşamak: Özgürlük mü, Esaret mi?
Son dönemlerde karavan furyasından sonra tekne alıp içinde yaşama hayalleri kurulduğunu sıkça duyar oldum.
Tekne hayatı gerçekten rüya gibi. Denizin hem üstünde hem içinde yaşamak, evini sırtında taşımak, valiz toplamadan bir limandan diğerine süzülmek… Her sabah gözünü açtığında manzaranın değişmiş olması; maviliğin sayısız tonunu teninde hissetmek. En vahşi, en el değmemiş koyları keşfedip o ıssızlıkta tek başına suya süzülmek…
Güneşin denize dokunduğu ilk ve son anlara tanıklık etmek. Ayın her evresini kaçırmadan izlemek; gökyüzü yıldız yağmuruna döndüğünde güvertede uzanıp seyre dalmak. Doğayla iç içe olmak değil, doğayla tek bir beden olmak…
Hiçbir günün diğerine benzememesi, rutinlerin erimesi ve sürekli keşif hâlinde olmak… Saymakla bitmeyecek güzellikler sunar tekne yaşamı.
Ama eğer sen de böyle bir hayal kuruyorsan, şunu en baştan söylemek gerekir: kapitalist sistemin öğrettiği gibi “her şey kontrolüm altında olsun” diyemezsin. Denizde yaşamak; belirsizlikle barışmak, rüzgârın, dalganın ve doğanın emrinde olmayı kabul etmek demektir.
“Teknemi alırım, özgür yaşarım.” Fotoğraflar öyle söylüyor. Gün batımında kahve içen insanlar, turkuaz koylar, sessizlik… Oysa fotoğrafların göstermediği bir hayat var. Deniz romantik olduğu kadar serttir. Celali de Cemali de güçlüdür. Seni önce büyüler, sonra her gün yeniden sınar.
(Bu yazı kaptanlı, personelli mega yatları kapsamıyor. Gerçekten içinde yaşadığın bir “ev”den söz ediyorum.)
Fotoğrafların Göstermediği Gerçek
Tekne kullanmayı bilmek ya da ehliyet almak yetmez. Çünkü tekne bir araba değildir. Denizin ortasında “kenara çekemezsin”.
Motor arızası, tuvalet arızası, patlayan borular, tuzlu suyun hızla çürüttüğü parçalar…
Karada bir musluk damlarsa ertesi gün tamirci çağırırsın. Denizde ise küçücük bir sızıntı saatler içinde büyük bir probleme dönüşebilir.
Çünkü deniz ihmali affetmez. Ertelediğin her şey sana büyüyerek geri döner. “Yarın yaparım” deme lüksün yoktur.
Bitmeyen Bir Bakım Rutini
Peki neden hâlâ bunu seçenler var? Çünkü karşılığında verdiği şey de çok büyük. Her limana yanaşmak ayrı bir heyecandır. Çapanı attığın an, ayrılana kadar orası senin yuvandır — ister iki saat, ister iki ay…
Yanaşır yanaşmaz başlarsın: tekneyi yıkarsın, kromları parlatırsın, güverteyi temizlersin, halatları kontrol edersin. Çünkü tuz görünmez bir düşmandır. Sabah parlayan krom birkaç gün sonra matlaşır, halatlar sertleşir, brandalar yıpranır, silikonlar çatlar.
Sanki tekne her gün sana şöyle der: “Bugün benimle de ilgilen.”
Bakım burada bir iş değil, bir yaşam biçimidir. (Sanırım bu yüzden gemilere hep dişilik atfedilir.)
Minimum Eşyayla Yaşamak
Teknede denge bir refleks olur, sanki sürekli hafif bir deprem vardır. Tutunarak yemek yaparsın, dolaplar kilitlidir, eşyalar sabitlenmiştir. Ve zihnin sürekli çalışır: Maceratör çalışacak mı? Su yeter mi? Akü düşer mi? Yan tekne benim zincirime mi girdi?
Evdeki konfor yoktur. Sadece ihtiyacın olan vardır. Bir süre sonra şunu fark edersin: insanın aslında çok az şeye ihtiyacı var.
Üç tabak. İki tava. Birkaç tişört. Gerisi yük.
Karada “belki lazım olur” diye tuttuğun her şey, teknede sana sadece yer kaybettirir. Deniz önce eşyalarını, sonra fazlalıklarını alır.
Limanda Kurulan Bağlar
Limana yanaştığında yalnız değilsindir. Yan teknelerle tanışırsın, yardımlaşırsın. Farklı diller, farklı kültürler… ama ortak bir dil vardır: deniz. Parça değiş tokuşu yapılır, hava konuşulur, uyarılar paylaşılır.
Ama demir alma zamanı geldiğinde herkes dağılır, ve muhtemelen bir daha hiç karşılaşmazsınız. İnsanlar seni isminle değil, teknenin adıyla tanır.
Teslimiyetin Getirdiği Özgürlük
Bazı günler vardır, limandan çıkmazsın; çünkü çıkmak akıllıca değildir. Bazen çıkmak istersin ama fırtına izin vermez, on gün kalırsın. Bazen de tam tersi… Kalırsan çürürsün. Deniz seni çağırır.
Ve mesele şudur: ne zaman gitmeli, ne zaman kalmalı?
Hayatta da aynı değil mi? Korkudan limanda kalmak çürütür. Ama kör cesaret de zarar verir.
Bazen en büyük cesaret ilerlemek değil, beklemektir.
Bazen de en büyük hata beklemeye devam etmektir.
Limanlar güvenlidir. Ama tekneler limanda yaşlanır. İnsan da öyle.
Deniz bana mücadele etmeyi değil, ne zaman mücadele etmemem gerektiğini öğretti.
Denizde her şeyin uzmanı olursun: elektrikçi, motorcu, meteorolog, haritacı… Ama en önemlisi şunu öğrenirsin:
Kontrol etmeye çalıştığın her şey seni yorar.
Teslim olduğun her şey seni özgürleştirir.
Belki paradoksal ama tam da bu teslimiyetin içinde kendimi en özgür hissettim. Bir uyum hâli, hayatla dans eder gibi.
Peki ya sen? Hayatının hangi limanında korkudan demir almıyorsun?
Sonuçta deniz de hayat da aynı şeyi öğretir:
Kontrol edemediğini bırakabildiğin an, gerçekten özgürsün.

