İngiltere’de yaşayan bazı arkadaşlarım var. Kendilerine sorduğumda bana çok ilginç gelen şeyler söylediler. Belçikalı bir çocuk memleketinde ihracatçıyken, İngiltere’de musluk tamirciliği yapıyormuş. İktisat mezunu bir arkadaşımsa basit marangozluk ve tamir işlerini. Niye bu meslekleri seçtiklerini sorduğumda ikisinden de aynı cevap geldi. İngiltere’de (özellikle Londra’da) profesyonel hayatta çalışmak istiyorsan, İngiliz pasaportun olması gerekiyor, yoksa göçmen vizesiyle çalıştığında minimum maaşla çalışıyormuşsun. Ama çoğu İngiliz tesisat, elektrik vs… gibi işlerden anlamadığından sürekli bu tarz tamirat işlerine talep oluyormuş ve yeni bir priz söküp takmaktan bile 50 sterlinden başlayan ücretler alabiliyorlarmış. İnsanlar kendileri uğraşmak istemediklerinden başkalarına bu tarz işler veriyorlarmış. Çoğu göçmen bu şekilde daha az çalışarak, daha fazla para kazanıyorlarmış…

Peki bu işlere nasıl giriştiklerini sorduğumda bana ikisi de aynı cevabı verince çok şaşırmadım: “Türkiye’de kendimiz uğraşa uğraşa bu işleri öğrendik” dediler. Bir an durdum, kendimi ve buna benzer yaşadığım olayları hatırladım.

Mesela bir web sayfası açmak istersin. Bir adamla anlaşırsın. Tasarımını yaparsın, parasını verirsin… Ondan sonra beklemeye başlarsın. Aradan haftalar geçer, adamı dürtmediğin takdirde o web sayfası bir türlü kurulmaz. Bu arada civardaki arkadaşların sana artık web sayfası kurma programlarının ne kadar ucuz olduğundan, ne kadar kolay yapılabildiğinden bahsederler. Mecburen sende araştırmaya başlarsın ve bir şeyler öğrenirsin. Web sayfasını kuran arkadaşın “Abi kuruldu bak istersen” dediğinde aradan aylar geçmiştir ve sen zaten mecburiyetten o web sayfası kurma programını yalayıp yutmuş olursun. “E, ver şifreleri de güncelleyeyim” dersin, bir bakarsın, o tamamen başka bir program kullanmıştır. Güncellemek için mecburen o diğer programı da öğrenirsin. “Tek güncelleme yapayım” diye hevesle istediğin web sayfası için hem bir sürü masraf yapmış hem de bir sürü farklı program öğrenmiş olursun.
Kıssadan hisse: En baştan sen yapsaydın problem olmazdı.

Yeni eve taşınırsın, ilk olarak kilitleri değiştirmek istersin. Bekarken ev değiştirdiysen nasıl kilit değiştirileceğini bilirsin zaten, ama eşin izin vermez ille de çilingir ister. Çilingir çağırırsın eve, adam eşinin tavırlarını anında çözer – insan sarrafı olmuştur çünkü- ve hemen en pahalı (ve gereksiz) kilidi dayayıp sana geçen sene alt kattaki daireye nasıl hırsız girdiğini anlatmaya başlar. Eşin panik içinde en pahalı kilidi kabul eder, ama çilingir susmaz ki… Evin çevresinin ne kadar güvensiz olduğundan, bu taraflarda çok hırsız olduğundan girer, evine üçüncü beşinci katına bile girdiklerinden çıkar. Eğer uyanıksan eşini bir şekilde içeri yollar sonra ustanın kulağına eğilip “ulan hıyar, aldın gazı, coştukça coştun, sus artık, yeni taşındığımız evden mi çıkarttıracaksın bizi” diye sinirle fısıldarsın… Adam susar ama ne fayda, eşinin kanına girmiştir bir kere… 2 gün sonra bir gelirsin evde tanımadığın bir adam pencerelere hırsız alarmı takıyor, bir yandan da eşine anlatıyor : “Ablacım 13. katta olduğuna bakma sen… Ne hırsızlar var… Adamlar kedi gibi çıkıyorlar işte… Hatta sen buraya kameralı sistem koydursaydın daha iyiydi. Bak dün ne oldu…”
Kıssadan hisse: En baştan sen değiştirseydin kilidi, problem olmazdı.

Yeni kombi taktırma niyetindesin. Haliyle koca kombiyi sen takamayacağına göre usta çağırırsın. Adam pek bir gönülsüzce gelir. Üfleye püfleye her tarafı ölçer, ona göre hesap çıkartır. “Abicim sana yarın sabah 10 gibi gelir başlarım” der, saat 1 olur kimse gelmez. Elemanı cepten ararsın açmaz. Saat 2’ye doğru lütfeder gelir “ Abicim sen benim tek müşterim değilsin ki, başka müşterilerim de var onlardan da para kazanıyorum” der, utanmadan. Adamın suyuna gidersin, adam çoğu usta gibi sadece 3-5 malzemeyi yanında getirmiştir, diğerlerini senden istemeye başlar: “Abi çekicin var mı, abi sandalyen var mı, abi 16-32 mm arası 12 hertzlik polipropilen eritici kaynak cihazın var mı?” şeklinde… Orayı deler, burayı kırar, sen bir de adamın peşinden evi temizlemeye çalışırsın. Sana ilk geldiğinde “Abi 1 günlük iş” dediği iş 4 günde zar zor biter, sen işten o kadar izin almak zorunda kalırsın, ama ustanın giderken söylediği laf “ Ulan 4 gün çalıştık bir çay bile vermedi” olur.
Kıssadan hisse: Ya bir kombici arkadaşın olsun, ya da sen kombici ol.

Ama tüm bunların içinde en hoşuma gidenler tesisatçılardır. Adamı arayıp randevu alırsın… Çok yoğundur ancak 3 gün sonra gelebilirim der, o söylediği tarihte de gelmez. Arayıp hatırlatırsın, acil işi çıkmıştır, 2 gün sonra gelirim der. En nihayetinde teşrif ettiğinde, sen sorununu söylediğinde öyle hızlı ve kısa bir şekilde halleder ki, bir yandan da öyle bir laf sokar ki, adamı çağırdığına da utanırsın, adamı işinden gücünden ettiğine de…

Kısacası arkadaşlar Türkiye’de her işi kendin yapmak en iyisidir. Zaten bu yüzden bu tarz “kendi işini kendin yap” tarzı dükkânlar açılıyor, bu tarz kitaplar çok satılıyor, mobilyalar bile “kendin tak-yap” a dönüyor. Tesisat malzemesi için de nalbur nalbur dolaşman gerekmiyor, artık her yerde aradığını bulabiliyorsun.
Bu yüzden en kısa zamanda bu işleri öğrenmeye bakın, hem Türkiye’de tesisatçı, elektrikçi vs. peşinden koşmanıza gerek kalmaz, hem de yurtdışı için bir zanaat öğrenmiş olursunuz.

Tunç Pekmen