Sene 1992’ydi. Bendeniz Mersin Toros Lisesi’nde güzide bir öğrencilik dönemi yaşıyordum. Mersin’in de son en güzel zamanlarıydı. Göç patlaması ayak seslerini hissettirse bile henüz “kurtarılmış” şehir konumuna gelmemiş, sokaklarında Türkçe’den çok başka dillerin konuşulduğu bir yere dönüşmemiş, şimdilerde komik bir şekilde “Entel Caddesi” adı verilen Silifke Caddesi, trafiğe kapatılmamış ve şimdiki ucubeliklerin izleri yeni yeni belirmeye başlamıştı. Ciğerci Bahattin’in, henüz ağabeyi Apo’nun yanında çırak olarak çalıştığı ve Apo’nun da dükkanını öğleden sonra kapatıp gittiği zamanlardı. İşte o güzelim zamanlarda, ben güzelim bir kıza aşıktım. Ama platonik dediğimiz cinsten… Platon da böyle aşık olmuştu da, bu aşkın türüne adını vermişlerdi bilemiyorum, uzaktan bir aşktı benimkisi. Kendisiyle tanışmamıştım hiç, değil ona aşkımı söylemek, merhabamız bile yoktu. Sadece teneffüslerde veya arada Çamlıbel’e çıktığımda onu görmek bana büyük mutluluk veriyordu.

Derken bir gün evin içinde annemin nerden alıp getirdiğini bilmediğim yeşil yapraklı bir salon bitkisi buldum. Buldum diyorum çünkü çiçek bakmasını pek beceremeyen annemin elinde mundar olmak üzere salavatı getirmiş gariban yeşilliklerden biriydi. Nedense görür görmez için ısındı ona ve kaptığım gibi evimizin yakınındaki çiçekçiye götürdüm. Hemen yeni bir saksıya aldırdım ve temiz toprakla doldurttum kökünü. Çiçekçi de Doğan Cüceloğlu’nun ağabeyi olmasından mütevelli, bana çiçekle olan iletişimime dair önerilerde bulunuyordu. Ama o çiçekle olan ilişkim için fazla bir öneriye ihtiyacım yoktu çünkü ona aşık olduğum kızın adını verecektim, “Yaprak”.

Artık her günüm “Yaprak”la geçiyordu. Ona her şeyimi anlatıyor ve sanki o karşımdaymışçasına dakikalarca muhabbet ediyordum. (Eşimin de sık sık şikayet ettiği üzere benim pek huyum değildir aşık olduğumla saatlerce muhabbete dalmak. Huyum kurusun napim.) O zamanlar, sonradan olacağım üzere “yırtık” bir insan karakteri de sergilemiyordum konu aşk olunca. (“Yırtık”laşmak=Aşksal duygular hissedip de bunu aktarmadığın kimse kalmaması durumu. İçine saklamamak. Platonik olmamak. Platon’u üzmek.) İnanır mısınız o salavatını çekip, öte aleme akmaya hazırlanan o çiçek bir anda bir büyüdü, bir büyüdü; bir çiçeklenmeye başladı, annem bile şaşkınlıkla “Bu çiçeğe neler oluyor böyle” tepkisi vermişti ki anında yanıtını almıştı “Anne, çiçek değil, onun bir adı var, Yaprak.”

Liseden mezun oldum ve Ankara’ya üniversiteye gittim. Yaprak’ı görme şansım pek kalmamıştı ve yurtta kalacağım için diğer Yaprak’ı da Mersin’de bırakmak zorunda kalmıştım, ama her tatilde ona ilgimi eksik etmiyordum. Derken zaman geldi, Yaprak’ı Ankara’ya yanıma aldırdım. Bu arada gözden ırak, gönülden de ırak olmuş ve ismin esas sahibi benim için hoş anılara karışmıştı… Hem artık ilişkilerimde Platon değil, Freud cirit atıyordu. Aşklarım içimde kalmıyor, ruhen ve fiziken karşımda kişinin içinde anlam buluyordu. İsimler geliyor, geçiyor, birbirinden güzel veya bazen de üzücü anılarla ruhumun kütüphanesinde yerlerini alıyorlardı. Tüm bu süreç esnasında Yaprak hep yanımdaydı…

Derken aradan 13 sene geçti benim lise mezuniyetimden kelli. Artık üniversitedeki görevimden de ayrılmış olduğum için Ankara’yla vedalaşmak vakti gelmişti, hem artık kalbimin orta yerinde bir Aslan burcu kadını vardı. (Ömür boyu en zor anlaştığım, en uzak durmak istediğim burç olmasına rağmen bir Aslan kadınıyla evlenecektim ve bir sene sonra da eşim Talia’nın doğumgününde, kızım Sonsuz doğacaktı ki bu, ömrümü hem de aynı gün doğmuş iki Aslan’la geçireceğim anlamına geliyordu.) Ankara’daki evimden İzmir’deki yeni evime taşınıyordum ve kapıya kamyon dayanmıştı…

Taşıyıcılar “Ağabey tamam mı her şey” diye sorduklarında, bir anda köşede duran Yaprak’a gözüm ilişti. İyice uzamış ince boyunlu dalını kazayla kırdıktan sonra çok ağlamıştım ve ondan sonraki süre içinde de kendine gelememişti. Yaprakları dökülmüş ve bir köşede 13 sene önce getirdiği salavatı hatırlıyor gibiydi. Gözgöze geldik… Son kez… İkimizde vedalaşma vaktinin geldiğini biliyor gibiydik. Saksısını kucağıma aldım ve artık iki üç tane kalmış yapraklarından birisini öptüm. “Seninle geçirdiğim her gün için çok teşekkür ederim.” dedim ona ve son kez sarıldım. Benden yanıt bekleyen taşımacıya da “Tamam, bir şey kalmadı, gidelim.” dedim ve artık eski sıfatını taşıyacak evimin kapısını son kez çekip çıktım…

Aradan 2 sene geçti ve ben son dönemde popülarite patlaması yapan facebook.com sitesinde geziniyor ve üniversite arkadaşlarıma bakıyordum listeme eklemek için. Derken sitenin en önemli özelliklerinden birisi olan taa lise, hatta ilkokul arkadaşlarını bile bulabileceğin durumunu fark ettim ve Mersin Toros Kolejliler grubunu gezmeye başladım. Birkaç sınıf arkadaşımı görüp mutlu oldum derken bir anda karşımda gördüğüm isimle şok oldum. Tahmin edeceğiniz üzere “Yaprak”tı o. Şokun ardından bir anda eskiye dair, o çok naif anılar açılan kapıdan içeri hücum etti ve yüzümde bir gülümseme belirdi. Ona hemen şu mesajı attım: “Facebook ne küçük. 15 sene önceydi, 1992 yılı. Toros’tayken sen benim platonik aşkımdın. Hatta bir çiçeğim vardı, adını “Yaprak” koymuştum. Geçen seneye kadar yaşıyordu, hatta kocaman olmuştu o çiçek. 🙂 Neyse gece gece ismini görünce gülümsedim ve paylaşmak istedim, gerçi hoş seninle hiç tanışmadık, ama olsun. İşin keyifli kısmı da burada ya. 🙂 Umarım çok mutlu ve keyifli bir yaşantın vardır. Sevgiler.”

Ertesi gün kendisinden şu yanıt geldi: “Merhaba Hasan, Dogru hic tanismadik ama sima olarak hatirliyorum seni.. Sabah sabah hic de keyifli degilken – hem tasiniyorum, hem hastayim, hem de isimden nefret ediyorum 🙂 – yuzumu guldurdugun icin tesekkurler:)
Demek ben kim bilir kimlere platonik asikken benim de bir platonik askim varmis, yasasin :)) Internetle birlikte dunya ne kadar kuculdu di mi? Nereden nereye, tesekkurler tekrar :)”

Sonrasında mı? İşte bu yazıyı yazıyorum, hem Yaprak’a o günlerin anısına sıcak bir teşekkür sunmak, hem de her ne kadar literatürdeki adı Difenbahya Compakta olsa da benim için “Yaprak” olan o sevgili çiçeğimi anmak için… Bir yandan da sizlere de o naif duyguları yaşadığımız, Platon’la kolkola koşturduğumuz günleri hatırlatma adına…

Ve ayrıca bu yazıyı okuyan ve aşk cinini pla toniğiyle karıştırarak içerken, aşkını karşısındakine aktaramadığı için efkarlanan genç bir kardeşimiz varsa eğer, onun da omzuna kolumu atıp şunu söylemek adına…

Söyleyemezsen eğer, hiç efkarlanma; bırak o Yaprak içinde hep kalsın,

Gün gelir devran döner, çıkartır o resimlere mutlu mutlu bakarsın

Ve içinden üç kez dersin ki…

Çok yaşa Platon, sen çok yaşa…

Hasan 'Sonsuz' Çeliktaş

18 Kasım 1976'da Mersin'de doğdu. Toros Koleji'ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü'ne girdi. Fakültesini çok sevdiğinden mezuniyeti sonrasında oradan ayrılamadı ve asistan kadrosunda eğitim hayatına devam etti. 2005'te ise İzmir'e yerleşti. 2001 yılında "Sonsuzlukotesi" mail grubunu kurmasıyla başlayan yazarlık hayatı, önce 2002'de sonsuzlukotesi.com'u, daha sonra da 2004'de derKi.com'u kurmasıyla devam etti. Bir yandan da Cosmopolitan, Esquire, Yeni Aktüel, Zodiac, Akşam Brunch gibi dergilerde ve Akşam Gazetesi'nde serbest yazar olarak yazıları yayınlandı. 2011'de ise Anadolu topraklarından doğup Amazon.com'da yayınlanan ilk Türk Spiritüel dergisi "The Wise"ı oluşturdu. Halen yazmaya devam ediyor. Duru Sonsuz ile Özün Dünya'nın babası sıfatıyla onlara rehberlik yapmaya çalışıyor...