Bundan daha güzel bir sabaha uyanmış mıydım, bilmiyorum.

Muhtemelen evet, sadece farkına varamamışımdır…

Vahim durum bu kadarla özetlenebilir.

Hayat, oğlumun dört parçalı bulmaca oyuncağı gibi basit ve sade gözüküyor gözüme…

Oyuncak, bir aslandan oluşuyor: Kafası, gövdesi, arka ve ön ayakları, toplamda dört parça…

Yapması beş saniyeden kısa sürüyor. Baktığınız zaman kafanız karışmıyor, neyi nereye koyacağınızı, hangi tarafa oturtacağınızı daha ilk seferden ezbere biliyorsunuz.

Öylesine basit bu yaşam işte…

Bizim evin salonu doğuya bakar, o yüzden güneşin ilk ışıkları hemen içeri giriverir.

Güneş salonu ısıtadursun içeride bizim iki afacan ayrı odalardan bağırmaya başlarlar, ben hangisinin yanındaysam diğeri avazı çıktığı kadar bana seslenir.

Küçük olan daha yenilerde “anne” demeye başladı… Daha çok “enneeeee” gibi, duyunca asla tebessüm etmeden duramayacağınız türden titrek, komik bir ses.

Büyük olan kendinden emin, sadece anne demeyi değil, annenin yanına hangi kelimeleri eklerse beni daha çabuk yanına çekeceğini de bilir.

“Aktııııııı” mesela. Bildiğiniz “burnum aktı”nın kısaltılmışı ve acilen müdahale edilmesi gerekeninden…

Genelde böyle durumlarda küçük olanı kaptığım gibi büyüğün odasına gider, ikisini yan yana koyup hayretler içerisinde bunları ne zaman yaptım diye bakarım.

İkisi durumdan gayet memnun, birbirlerine bakıp kıkırdamaya başlarlar. Gülmek için bir sebebe ihtiyaçlarının olmadığı harika yaşlardalar. Aksine gülmemek için ciddi bir nedenlerinin olması lazım.

Sonrası hepimizin bildiği aynı rutin… deyip geçebilirdim.

Şimdiyse, hayatımızda rutinden daha güzel ne var ki demeyi tercih ediyorum…

Oğlumun daha ilk kelimelerinden bir tanesinin “enne” olması veya durduk yere gelip boynuma atlayarak “seni seviyorum” demesi ve bunu günlerce aynı şekilde tekrarlaması nasıl bildiğimiz basmakalıp “rutin” olarak değerlendirilemeyecekse, hayatımızın diğer rutinleri de kendi özel anlamlarını barındırıyorlar içlerinde.

O rutinlerin bizim için önemlerinin farkında mıyız? Her sabah bir kaç simitçi geçer bizim sokaktan.

Bu sabah yoklar.

Belli ki onlar da yılbaşı kutlamış, her zamanki kadar erken uyanamamışlar.

Sokağın sessizliğinden çoğunluğun geç saatlere kadar uyanık kaldığını tahmin ediyorum.

Herkes eğlendi ne güzel diye seviniyorum.

Bizim yılbaşı ağacı hala yanıp sönüyor, söndürmeye içim elvermedi.

Her sene içim cız eder süsleri kaldırırken.

Bugün de kalsın, hatta bir iki hafta daha.

Yeni bir şeye başlamak heyecan yaratıyor.

Hâlbuki her sene aynı rutin değil mi?

Küçük oğlum uyuyor. Uyuması iyi, çünkü iki saate kadar fizyoterapist gelip tedaviye başlayacak. Uykusunu almış olması lazım, gürültü yapmamaya çalışıyoruz.

Büyük olan arabalarıyla oynuyor, arada gelip gönlümü almayı da ihmal etmeden elbette.

Notebook’u bacaklarımın üzerinde tutmama bayılıyor, bacaklarımın altından emekleyerek arabalarıyla birlikte geçiyor ileri geri.

Tünel yapmışım ona, kocaman uzun bir tünelmiş. Her şey oyun malzemesi nasıl olsa.

Yazarken düşünüyorum, hayattan başka ne isteyebilirim ki?

Sağlık dışında, rutinlerim dışında?

Gerisi geliyor kendiliğinden, sessiz sedasız, biz farkında olmasak da, olan oluyor.

Simitçilerden ses yok hala…

Çok içtiler sanırım.

Berna Köker