Güneş yüzünü gösterdi göstereli “yaza merhaba” partileriyle içi içine sığmayan şıkır şıkır hanfendiler geceleri süslemeye başladı. Sanırım eski yazlara göre daha parlak bir kuşakla karşı karşıyayız. Rengarenk boncuklar, ışıl ışıl çantalar ve birbirinden pırıltılı ayakkabılar bu güzel yaz aylarına nasıl da yakışıyorlar. Ancak bir de boylarından büyük cüretle yaza ve günün son modasına dünden kucak açan hanfendiler var. Doğal olsalar sorun yok ama nerede…

Gözüme çarpmak şöyle dursun çarptığı gibi gözbebeklerimden söküp alan şey, bu renklerin ve ışıltıların arasında hızla irtifa kaybeden doğallıkları…İşte yüzümüze püskürürcesine feryat eden bu sahte kahramanlar kendilerine yeni bir kader çizmek yerine, baştan yarattıkları fizikleriyle nasıl da şen şakrak yaşıyorlar.

Peki, kim bunlar? Nerede yaşarlar? Ne yerler ne içerler? Ne takarlar? Nasıl konuşurlar?

Çok kısa bir zaman önce bir barbekü partisinin düzenlendiği, şehrin merkezine en az 1 saat uzaklıkta bulunan ve muadili evlerin altı haneli rakamlarla satıldığı orman evlerinden birindeyim. Ben hariç ortalama yüzlerce kişinin bulunduğu etkinliğin sosyal dağılımının çoğunu kadınlar ile kadın görünümlü genç kızlar, geri kalanını ise şoförler, çocuk bakıcıları ve hizmetliler oluşturuyor.
Ben ise etrafımda janjanlı bir hare varmış gibi izbe bir köşeden onları izliyorum.

Gerçekten aylardır beklenen bir günmüş gibi kimse barbeküyü filan görmüyor. Koyunlar için üzgünüm! Öldükten sonra bile bir amaca araç olmak bu olsa gerek…Hem de çok amaçsız bir amaca…

Gevrek kahkahalar, yemek kokularına karışan parfümler ve birbirinden çarpıcı isimler; Hülü, Şuşu, Peruş, Zeroş… Sanki tüm isimlerin orijinali yasaklanmış gibi herkes kod adı kullanıyor. Şaka gibi değil mi?

Bir de olaya bütünden bakmak lazım diyerek teras tabir edilen yere çıkıp manzaraya kuşbakışı hakim olmaya çalışıyorum. Tabi bu pek mümkün değil. Sadece saçları görünen hanfendilerin tonajları bile “balyaj”, “gölge” ya da “röfle” başlığı altında tıpatıplar. Yani biri hepsi. Ben de zaten etrafımdaki hareyle hiçim. Süper bir uyum!

Bu arada üzerimdeki hırkaya rağmen ürpermiyor değilim. Eh İstanbul havası, yaz biraz nazla geliyor. Yine de “hasta mı oluyorum ?”diye aklımdan geçirirken, bir anda karşıma çıkan görüntü beni kendime getirmeye yetiyor. Kasığından en fazla on santim aşağıda biten eteği ve parmak arası ışıltılı terlikleriyle önümden geçen hanfendinin şen kahkası zaten uyandırmak için fazla bile işveli. Herhalde üşüse o denli mutlu olamaz diyor, “hava mı serin yoksa ben mi üşüyorum?” cümlemi ise tek hamlede boğazıma gömüyorum. 16 derecede hırkayla gezen bir ben varım ve toplu linç için herkesi bekliyorum.

Şimdi girilmesi gereken birbirinden değerli şokların resmi geçidiyle karşı karşıyayız.

 

Teras sonrası karşıma çıkan hanfendinin cıbıllığının şokunu henüz atlatmamışken, topuklu terlikleriyle şıpıdak şıpıdak yürüyen bir başka abla takılıyor gözüme…Bir yandan arkadaşlarının bulunduğu yere doğru gitmek için mücadele halinde, bir yandan da birleştiremediği silikonlu dudaklarıyla feryat ediyor. Neyse ki onun da imdadına organizasyon sahipleri yetişiyor ve koluna girerek gitmek istediği yere kadar götürüyorlar.

Gerçi daha sonra konuştukları konunun, çimlere topuklu ayakkabılar saplanmaması için üzerine döşenecek laminant parke olduğunu öğreniyor ve sonrasını hatırlamıyorum. Neyse ki bu akla zarar sohbeti kanişine bağıran bir hanım etkisiz bırakıyor ;

“Shakespeare çabuk bin şu arabaya! Bak rain geliyor, hasta olacaksın.”

Tabi bu diyalogla beraber sığındığım yerden uzamak farz oluyor ama Beyaz Türklerin resmi geçidi devam ediyor.

Eteği buruşmasın diye oturmayan, ayakkabısı kirlenmesin diye yürümeyen, yüzü kırışmasın diye gülmeyen ama gözünün biri mutlaka radar görevi gören, etrafını süzdükten sonra bile düşüncelerini kendine saklayamayacak denli mimiklerine söz geçiremeyen her model insan var bu ortamda.

En az iki tanesinin bir araya gelmesiyle konuştukları konuların kocalarına, italyan tasarımlı mobilyalarına, ankastre mutfaklarına, Prada’nın yaz koleksiyonuna ve dünyadaki eşcinsellik oranına sıçramasına elbette ki şaşmamalı. Zaten tek kalsalar da birbirinden maharetli telefonlarıyla çene çaldıklarından yalnız kalma, dolayısıyla da susma şansları pek yok gibi…

Sonunda akşam oluyor. Üşümekten, göz süzmekten ve konuşmaktan yorulan hanfendiler logolu şallarıyla arabalarının yolunu tutarak olay mahalini birer birer terk etmeye başlıyorlar. Vedalaşmaları bile bir tören havasında geçiyor. Eminim havaalanları bile bu kadar keyifli sahnelere şahit olmamıştır. Birbirinden cilveli iyi niyet temennisi, karşılıklı verilen numaralar, en polifonik çalan ve çaldırılan telefonlar, kıvrak kahkahalar…

Siz öylece bakakalıyorsunuz etrafınızdaki harenizle…Gerçi anlamayı da beklemek abes kaçar, baktığınız yerden hele… Nasıl olsa en güzel onlar kokuyor, en güzel onlar yürüyor, en güzel onlar giyiniyor, en güzel sevgiliyi onlar buluyor, arabaları keza öyle, evler zaten olmazsa olmaz…Yaşamlarının bir kriterleri var kendilerince…Sanki kriterize edilen her şey yolunda gidiyormuş gibi ve daha da tuhafı, sanki ölümlerini bile güzel bir hale çevirecekmişçesine…

Oysa ki çimlerin üzerine döşenecek parke hakkında onlarca yabancı ağaç cinsini orijinal isim ve aksanlarıyla söyleyebilecekleri gibi; parke üretiminde kullanılan bir ağacın kaç senede yetiştiği konusunda fikir sahibi olduklarından bile şüpheliyim.

İşte bu yüzden doğa insana fırsat tanımakla bir hesap hatasından çok daha fazlasını yapmış oluyor. Yani kendine karşı suikast!

Doğuyor diye kendilerini güneş sananlar ise bu suikastın aranan failleri olduğunu ise çoğu zaman bilmiyor.

Ne tuhaf ki hayat, bunlara rağmen devam ediyor.

 

Elçin Demiröz