Yaşam içerisinde kalbimize girmeyi başarmış olan ve dolayısıyla bizim için artık vazgeçilmezkonumuna gelen her bir şey ansızın bizi terk ettiğinde ya da şartlar bizi ona veda etmeye zorunlu kıldığında insanın içini büyük bir korku kaplar. Aslında o kadar yersiz bir korkudur ki bu, ama insanoğlu kaybetmeyi değil hep kazanmayı ister. O nedenle de başta üzülür,ama sonra bu duruma alışır, alışmak zorundadır. O, istemese de hayat zorla alıştırır,yeni uğraşlar ya da insanlar katar hayatına. Yani her bir son yeni bir başlangıç demektir. Bu yeni bir iş, yeni bir aşk ya da ev,şehir,ülke değişikliği bile olabilir. Hayatımızdan kopan her bir şey tecrübe katar bize ve her bir tecrübenin sonrasında yeni tecrübelere kucak açarken buluruz kendimizi.

Hayatımızdaki bu vazgeçilmez başlangıç ve bitişleri düşünmeme neden olan şeyler; çevremdeki belli bir olgunluk yaşına gelmiş olan (40’lı yaşlar diyelim) kimisi dul kalmış,kimisi boşanmış veya boşanmak üzere olan aynı zamanda menopoz gibi yaşamının yeni bir dönemine girmiş olan ve gözlemlerim sonucunda çoğunun ortak bir özelliği olarak kendilerini başta yapayalnız hissedip zamanla da bu yalnızlığa alıştırmak ve buna rağmen kendini mutlu edebilmek adına çabalayan; geçmişteki zayıflıklarını , gençlik denilen sınavlarla ve tecrübelerle dolu bir dönemi atlatmanın vermiş olduğu kendine güven duygusuyla yenmiş ve artık yeni bir döneme kucak açarak kendine aşılamış oldukları pozitif elektriği sadece kendisiyle yetinmeyip çevresine de yansıtan ve dolayısıyla yaşam için umut dolu olduğunu fark ettiğim bu yalnız ama bir o kadar da güçlü olmayı başararak ilgimi çekmeyi başaran, kadınların bu halleri olmuştur. Özellikle de zamanında çok rastladığım “Ah gençliğim, gençliğinin kıymetini bil ,bizden her şey geçti” gibi sanki ölüm fermanını dile getirirmişçesine sözler sarf eden insanların yerini “hayatım asıl şimdi başladı, çocuğum da var,işim de var ya da yok” ama sosyalleşmek için önüne çıkan her fırsatı değerlendiren, yalnızlık duygusuna rağmen yılmayan ve geçmişine takılıp kalmamış olan hatta yeni heyecanlara da göz kırpan kendi değimleriyle ikinci baharlarını yaşamaya hazır olgun ama bir o kadar da genç ruhlu olan çevremdeki bu kadınlarla vakit geçirmek gerçekten de çok eğlenceli oluyor. Böyle olmalarının nedeninin başkalarına olan sorumluluklarının azalmasından,artık belli bir yaştan sonra çocuklarının da evlenip yuva kurmalarıyla birlikte kendileriyle baş başa kalarak bundan sonrası için ne yapabilirim diye düşünmelerinden ve de geçmişte belki de aile içerisindeki sorumluluklarından dolayı yapmak isteyipte yapamamış oldukları şeyleri yeniden gözden geçirmeye başlamalarıyla sadece kendileri için yaşamayı öğrenmeye çalışmalarından kaynaklandığını düşünüyorum. İnsanın yeniden kendini keşfedişi gibi bir durum bu. Tabi ki bu durum aynı yaşlardaki her kadın için aynı şekilde gelişmiyor. Ama son zamanlarda metropol şehirlerde belli bir yaştan sonra evinde yalnız yaşamaya başlamış olan kadınlarda gözlemlediğim son durum bu. Zaman zaman onlarla dışarı çıkıp sinemaya gidiyorum; bir aşk filmini izlemenin heyecanıyla ellerinde kocaman patlamış mısır kutuları ve de yüzlerinde özgürlüğün vermiş olduğu gülümseme ile salon önünde genç sevgililerin arasında sıraya girmişler… Bazen de hep beraber alışverişe gidip, aynı giysileri almak isterken buluyoruz kendimizi. Bazen de korkuyorum, acaba aynı adamdan da hoşlanır mıyız diye.

Yaşlılık,yaşlanmak,yaşın ilerlemesi ve beraberinde ortaya çıkan kırışıklıklar,beyazlamış saçlar; bunların hepsi biyolojik durumlar. İkinci Baharın kadınları bana bunu gösterdiler. Bizi yaşatan ve yaşatacak olan ise ruhumuz. Ruhsuz bir beden zaten ölmüştür, ona yaşamak denilemez. Yaşayan bir beden ruh gücünü mutluluğu için sonuna kadar kullanır; gerektiğinde hakkını arar,sinirlenir,bağırır çağırır,kahkahalarla güler,eğlenir. Kısacası yaşamayı bilir. Her durumda, yaşamak için mücadelesini verir ve savaşır. Sonunda bu savaşı kazanmayabilir ama bu onun suçu değildir. Bazen kaderimizin ya da zayıflıklarını maddiyatının veya bir takım güçlerin arkasına sığınarak kendilerini sözde güçlü olarak gösteren insanların önüne geçemeyebiliriz. Ama her şeye rağmen ruhumuzu güçlü tutmayı başarırsak ve her olumsuzlukta gözyaşımızdan sonra bir yengeç gibi kabuğumuzun içine kaçıp kendimizi bu şekilde koruyacağımızı düşünmezsek yani yaşamaya devam edersek kaderimizi de değiştirebileceğimize ve de bu tarz güç gösterisinde bulunan insanları da kendi ruhsal gücümüzle yenebileceğimize inanıyorum. Yeter ki, bir takım korkularımızın içine hapsolmayalım. Bu duruma en basit olarak yaş faktöründen kaynaklanan yaşlılık korkusu örneğini gösterebiliriz. Yaşlanmanın ki buna yaşın ilerlemesi diyelim, bu dönemin de diğer dönemlerimiz gibi güzel olması bizim elimizde. İşte bahsettiğim ikinci baharın kadınları kalabalık bir ev yaşantısından sonra yalnız kalmasına rağmen hayata sımsıkı sarılmışlar. Belki gençliklerinde bunu başaramamışlar ama gerek aileleriyle gerekse evliliklerinde yaşamış oldukları mutsuzlukları bir şekilde, uzun bir dönemden sonra boşanma cesaretini göstererek ya da sevdikleri bir işle uğraşarak sosyal hayatın bir parçası olarak kendilerine güvenen birer birey olmaya başlamaları ile geride bırakmış,bir anlamda kendileri ile olan savaşlarını da yenmişlerdir. Onların bu zaferleri sadece kendileri adına ya da çevrelerindeki insanlar adına değil tüm insanlık adına çok önemli. Özellikle de bizim toplumumuzun böyle kendine güvenen güçlü kadınlara çok ihtiyacı var. Geçmişte toplumdaki bir takım şartlardan dolayı ezilmiş olan kadın imajının artık çok gerilerde kalmış olması gerekirken doğuda halen devam eden bir takım törelerden ya da inançlardan dolayı halen kadınların eşlerinden dolayı ikinci hatta aile büyüklerinden dolayı üçüncü ve hatta hiç abartısız, oğullarının büyümesiyle onlarında annelerinin bir üst konumuna geçmesiyle kadınların dördüncü bir birey konuma geçmeleri günümüzün modern, eşitlikten yana toplum anlayışına hiç uymuyor.

Günümüzde boşanmanın her ne kadar çoğalmasını tasvip etmesem de, kendine güveni olmayan, ezik, duygularını bastırmış,mutsuz bireyler olarak kadınları görmektense metropol şehirlerin bu ikinci baharını yaşayan kendi içlerinde bir takım şeyleri başarmış,korku ve umutsuzluklarını yenerek ayakları üzerinde durmaya çabalayan sosyal hayatta kendilerine birer yer edinmiş kendine güvenen ve kendi için dünyadaki her türlü olumsuzluğa rağmen mücadele eden kadınları görmeyi tercih ederim. Umarım bir gün ikinci baharını yaşamak için dört elle sarılmış olan kadınlarımızdaki bu güzel gelişmeler, diğer kadınlarımıza da olumlu bir şekilde yansır. Umarım bir gün doğu-batı ayrımı olmaksızın tüm kadınlar eşit olur ve bedenen olmasa bile ruhen aslında ne kadar güçlü olduklarını tüm dünyaya gösterirler.

Hayat, sadece acılarımızdan ibaret olmamalı, herşeye rağmen hayatımızı güzel kılmak için çabalamalıyız. Aynı ikinci baharın kadınları gibi…

Simla Taş