Yaşamın sırlarına vakıf olmuş varlıkların deyimi ile “Biz Ölümlüler”, her birimiz aşkı her ne kadar farklı tanımlıyor olsak dahi, her birimizin çerçeve ebatları birbirinden çok farklı değil. Tanımlarımızın altında yüzyılların içsel benliğimize damgasını vurduğu acılar ve korkular, daha da önemlisi toplumsal yargılar ve inançlar var…

 

İçimizden “fark ederek” yaşamayı seçen her birimiz dönem dönem geçmişimize farklı açılardan bakarak, irdeleyecektir. Bu farkındalık hali ile bakıldığında ilk fark edilen ise, aşk tanımımızın ya “birini tam olarak sahiplenmek” ya da “onun tarafından tam olarak sahiplenilmek” olduğu olacaktır. İlk zamanlar severek, isteyerek ve hatta ısrarla karşı tarafa teslim ettiğimiz özgürlüğümüzü, bir müddet sonra üstünlük savaşına, daha da sonraları özgürlüğünü geri kazanma savaşına dönüştüren işte bu yanlış tanımlanmış aşk anlayışımızdır. “Ben” ve ben ile başlayan Ego’nun tüm cümleleri, bir diğer özgür varlığı kendi inanç ve önyargıları ile kullanmaya çalışır. Eski acılarla ve korkularla dolu alt benlik ise yeni acılar ve korkulardan korunmak adına her yola baş vurmaya başlar. Tanımı hatalı olan aşk fantezimiz işte böylece hataları üst üste, yıkılmak üzere inşa eder.

Oysa… Aşkın tüm büyüsü hiç bir bağımlılık veya sahiplenme olmaması halinde başlar. Bağımlılık ve sahiplenmenin olmadığı bu aşk halini “umursamamazlık” ile karıştırmamak gerek çünkü umursamamazlık halinde enerji yoktur ve enerjinin olmadığı bir halde ise “yaşam” yoktur.

Aşık olmak her birimiz için bir nimet, büyük bir fırsattır. Ego duvarları ardında, güvenli, yaralanma korkusu olmadan yaşayan varlığımızın duvarlarını yıkar, bizi açık ve incinebilir hale getirir. Aşk o kadar kuvvetli bir dürtüdür ki tüm bu korkuları bir yana ittirdiği gibi yaşamımıza hayatın tüm coşkusunu getirir. Bilinmeyene atılan bu coşkulu adımla, belirsizliği bir diğer varlıkla paylaşmaya başlarız. “Biz Ölümlülerin” her zaman korktuğu, önlemeye çalıştığı o belirsizlik ve bilinmeyen hali, aslında yaşamın tam da özü ve en canlı halidir. Ve işte orada evrenin enerjisi tüm canlılığı ile akar…

İki özgür ruhun seçimi ile, bir sihir ve büyü gibi, aşk yaratılmayı bekleyerek daima yanıbaşımızdadır. Ve o iki özgür ruhun egosu ve alt bilinç kalıpları ile bu coşkuyu nereye taşımayı seçeceğine bağlı olarak daima da yanıbaşımızda var olacaktır.

Nefret, sanıldığı gibi aşkın zıddı değildir çünkü aşk ile aynı coşkuyu taşır. Nefret, kalpte başlayan aşk dürtüsünün hafıza süzgecinden geçmiş halidir. Kalpte başlayan aşk yüzeye doğru yol alırken, ego ve geçmiş deneyimler onu sarıp sarmalarlar ve nefrete dönüştürürler. Aslında, tüm ifadeler ilk kaynağı olan kalpte yakalandığında, aşktan kaynaklandıkları hemen fark edilecektir. Ve işte…. “Biz ölümlüler”in tek fark etmesi gereken de budur!

Kişisel aşk, evrensel aşkın bir parçasıdır. Ancak onun varlığı ile bu uzantıyı anlayıp tanımamız mümkün olur. Kişisel aşkın genişlemesi bizi evrensel aşka taşır. Biri bir su damlası iken, diğeri tüm okyanustur…

Tüm duygular enerji ve yaşam doludur. Hangi duygu olursa olsun, o duyguyu kaynağına dek takip etmek gerekir. Bizi kalbimize götürecek olan bu YOL, orada aşkı bulmamıza ve aslında korkularımızdan arınabildiğimizde tüm evrene aşık olduğumuzu fark etmemize neden olur. Umursamamak diye nitelendirdiğiniz bir hal hissettiğimizde de bu duygunun kaynağına gidebilmeye çalışmamız gerekir çünkü aslında bizler her ne kadar “umursamamak” diye niteliyor olursak olalım, genelde bu durum bir başka duygunun kamufle ediliyor olmasıdır. Evrensel enerjinin bloke edilmesine neden olan o saklı duyguyu fark edip, yakalamak gerek çünkü ancak böylece onu saran korkular ve acılar ile yüzleşmek mümkün olur. Ne kadar acı verici olursa olsun, o tabakaları temizlediğimizde, geriye büyük bir ödül kalır: AŞK…. Yani, ilk ve tek duygu!

Evirip çevirip tüm şekillere ve şekilsizliklere büründürdüğümüz BİR tek şey VAR evrende: ENERJİ… Ve evirip çevirip tüm duygulara dönüştürebileceğimiz BİR tek duygu VAR evrende: AŞK…

Konuk Yazar