Uzun zamandır ruh halim uygun olmadığından, paylaşmaktan keyif aldığım gezi yazılarına ara vermek zorunda kalmıştım. Annemi sonsuzluğa uğurlayışımızın ardından, onsuz ilk doğumgünümü nasıl geçireceğimi ne yapacağımı kara kara düşünürken anide beş günlük bir Madrid turu haberi geldi.

İlk kez 2006 Ekim ayında, iki duraklı Madrid-Lizbon gezisi için sekiz günlüğüne gitmiştim. Gezinin ilk ayağı olan Madrid’de, adeta gök delinmişcesine yağan yağmur nedeniyle hiçbir şey anlayamamış, sokaklarda özgürce dolaşma imkânı bulamamıştık.

Bu yazıda paylaşacağım gezi; Katoliklerin Paskalya bayramı ve tatili dönemine denk gelen 2008 Mart ayında çok uygun fiatlarla tertip edilmişti. Beş gün dört gece sürecek seyahatimiz Atatürk Havalimanı’ndan hareket ve Türk Hava Yolları’nın özel seferiyle akşamüzeri başladı. Yaklaşık 4,5 saat süren bir uçuş sonrası gece Madrid Havaalanı’na indik. Bavulları alıp kolayca bizi bekleyen otobüse ulaşıp, otelimize gitmek üzere hareket ettik.

Aynı şehre defalarca gitsemde, genelde hep farklı semtlerde ve otellerde kalındığından bana heyecan verir. Tur dosyasındaki bilgiler ışığında internetten araştırdığımda, kalacağımız otelin Madrid’in tam ortasında yer alan muhteşem Retiro Park’ın az ilerisinde bulunduğunu tespit ettim…

Otobüs hareket eder etmez mikrofonu alıp misafirlere; Avrupa’nın üçüncü büyük ülkesi İspanya’ya ‘hoşgeldiniz’ dedikten sonra… ülkenin para birimi euro, saat farkı bizden 1 saat geri, 1.1.2005 sayımındaki sonuca göre nufus 43.975.375, yüzölçümü 505.988 km2, ülke Avrupa kıtasının güneybatısında bulunan İber Yarımadası’nda yer almakta. 2004 yılı verilerine göre bu yüzölçümün %34.9’u ekili alan, %14.4’ü çayır ya da otlak ve %22.7’si de ormanlarla kaplı. Ülkede konuşulan diller; İspanyolca, Katalanca, Baskça, Galiçyaca. Dört mevsim yaşanan ülke; ortalama yüksekliği 600 metre olan dağlarıyla Avrupa’da İsviçre’den sonra ikinci sırada yer almakta. Batıdan Portekiz’le Kuzeydoğusunda Pirene dağlarıyla ayrıldığı Fransa ile komşu. Doğu ve Güneydoğuda Akdeniz, kuzeybatı ve kuzeyde Atlas Okyanusu ile çevrili.

 

Atlas Okyanusu kıyısının yaklaşık 1.100 km güneybatısındaki Kanarya Adaları ile Akdeniz kıyısı açıklarında yeralan Balear Adaları da İspanya’ya ait. 505.988 kilometre karelik alana yayılmış olan İspanya halen krallıkla yönetilmekte, kral aynı zamanda devlet başkanı.

İspanya 4000 küsür yıla dayanan tarihinde Kelt, Kartaca, Roma, Vandal, Süev, Bizans, Vizigot, Arap, Frank ve Fransız kanıyla sulanmış topraklarında çok değişik kültürlere ev sahipliği yapmış. Cebelitarık Boğazı yoluyla bu topraklara gelen Müslümanlar buraya ‘Endülüs’ adını vermişler. Müslümanlar sayıca az olmalarına rağmen kısa sürede dinlerini, dillerini ve kültürlerini yaymışlar, asırlarca kaldıktan sonra sürekli kendi aralarında savaşarak güçsüz düşüp İspanyol askerlerinin, merkezleri Kordoba’yı ele geçirmelerine engel olamamışlar.

İspanya’da halkın büyük çoğunluğu Katolik, bir bölümü ise Protestan, Museviler Hristiyan olmayan en büyük topluluğu oluşturmakta.

Ülkede sanayileşme oldukça geç başlasa da; Madrid’de motor, makine ve elektrikli ev aletleri üretilmekte hatta birde uçak fabrikası var. Diğer önemli sanayi dalları; demir-çelik, otomobil ve kimyasal maddeler. İspanya’da oldukça gelişmiş bir ulaşım sistemi var. Demiryolları ve karayollarının çıkış noktası başkent Madrid.

İspanya, turistlerin en çok rağbet ettikleri ülkelerin başında geliyor. Gerek mimarîsi, kültürü, tarihi ve iklimi, gerekse doğal güzellikleriyle bu ilgiyi fazlasıyla hak etmekte. Ülke pek çok yönden Batı’nın içindeki Doğu olmak gibi bir konuma sahip. Modern bir ülke olmasına rağmen, geleneklere bağlılığı ve tarih bilinci ziyaretçileri çekiyor.

Dünya genelinde yaşanan doğa katliamı ve betonlaşma ne yazık ki İspanya’da da mevcut. 1930-1939 yılları arasında yaklaşık 100 bin kişinin idam edildiği bir iç savaşın ardından 1975 yılına dek süren General Franko döneminde 30 bin muhalif ölüm mangalarınca yok edilmiş. İspanya’da turizm adına betonlaşma, General Franko döneminde başlamış… derken otele vardık.

Ertesi sabah kahvaltı sonrası yerel rehber Térésa eşliğinde 9’da hareketle Madrid’i yakından tanıyacağımız panoramik tur başladı.

Madrid; İspanya’nın başkenti ve en büyük şehri. Ülkenin tam orta kesiminde yer alan kentin nüfusu 3.200.000, çevre beldelerle 4.750.000. Deniz seviyesinden 700m yükseklikte bir plâto üzerine yaklaşık 8000 km2 üzerine kurulmuş. Oldukça modern görünüşlü olan bu Avrupa başkentinde, şehir merkezinde özellikle 17.yy.a ait çok sayıda bina yer almakta. Merkezde, geçmişi koruyan bu tarihi doku; şehir dışına doğru çıkıldıkça yerini düzenli ve modern yaşam alanlarına bırakmakta.

Biraz tarihe değinmek gerekirse; Madrid’i Romalılar kurmuş. Madrid 10.yy.da Magerit adıyla bir Müslüman merkeziymiş. 16.yy.da şehir İspanyol İmparatorluğu’nun başkenti olmuş. 17.yy.da Cervantes, Lope de Vega, Calderon gibi yazarların yaşadığı bir entellektüeller kenti haline gelmiş. 18.yy.da kültür hayatı en üst seviyeye çıkmış. 1808-1813 yılları arasında Napolyon tarafından ele geçirilen Madrid, yönetimin tekrar İspanya’ya geçmesinin ardından 20.yy.a kadar toparlanamamış. 1931 yılında kurulmaya çalışılan demokratik rejim 1936-1939 yılları arasında iç savaşla kesintiye uğramış. İspanya halen; 2.Dünya savaşı sonrası kurulan monarşik sistemle idare edilmekte.

İber yarımadasının ortasındaki elverişli konumu nedeniyle Arapların kurdukları ‘Macrit’ adlı kalenin Castilla kralı VI.Alfonso’nın eline geçmesinden sonra, kale ve çevresinde gelişen Madrid, XIV. ve XV. yy’larda Castilla krallarının dönem dönem oturdukları bir krallık kenti, 1561’de Felipe II döneminde İspanya’nın başkenti olmuş.

Şehir turunda ilk durağımız Monumental del Toros arenası. Yerel rehber, fotoğraf çekmek için otobüsten inmeden evvel guruptakilere şu uyarıyı yaptı; “Çok dikkatli olsunlar. Şuan tüm Madridliler sayfiyeye gitti. Gördükleri ya turisttir ya hırsız!.. Tanımadıkları kimseyi yanlarına yaklaştırtmasınlar”. Yankesicilik olaylarında Madrid Avrupa üçüncüsüymüş meğer!.. Bu bilgileri guruba derhal ilettim…

1929’da mimar Anibal González tarafından neomudejar stilinde inşa edilen bu arena aynı zamanda Monumental veya Ventas adıylada bilinen İspanya’nın en büyük boğa güreşi alanı. Gerek boğa yetiştiricileri gerekse toreadorlar için burada çıkmak büyük bir prestij.

İspanya denince akla hemen gelen ‘Boğa güreşleri’; İspanyol aydınlarının, çevrecilerin bu durumdan duydukları tüm rahatsızlıklara rağmen, her yıl binlerce turisti ülkeye çekiyor. Ancak turistlerin büyük bölümü ilk beş dakika içinde kendilerini nemli gözlerle arenadan dışarıya atıyor!..

Boğa güreşi İspanya’ya Araplarla beraber gelmiş. Araplardan önce bu oyun Mezopotamya’da da oynanıyormuş, ancak biraz farklıymış. İspanyol arenalarından boğaların sağ çıkma şansı ne yazıkki yok!.. Ya ölüyor ya da ağır derecede yaralanıyorlar, buna mukabil matadorların durumu daha parlak. Yüz yıllık bir dönem içinde ünlü “Plaza de Toros Monumental” adlı bu arenada ölen matador sayısı 10’u geçmemiş. Bu sayı her yıl geleneksel olarak boğa güreşlerinden önce düzenlenen ‘koşu’ya katılanların verdiği zayiattan çok daha az. Binlerce insan, arkalarından kudurmuş gibi koşturan boğalar olduğu hâlde, arenayla kesişen caddelerde vahşi çığlıklar atarak eğleniyor. Televizyonların her sene verdiği üzere; sonu çoğu kez kanla biten, garip bir eğlence!..

Bir doğa ve hayvansever olarak gitmeyi hiç düşünmediğim, yaz boyunca her pazar günü yapılan boğa güreşlerinde; öldürülen boğanın kanı bir kupanın içine konularak elden ele dolaştırılıp, sonra ölü boğa arenanın dışına taşınıyor ve daha sonra o hayvanlar ‘Bocadillo’ olmak üzere pastırma ve sucuk fabrikalarına satılıyormuş. Yiyecek satan dükkânlara girdiğinizde fark edeceğiniz üzere; tavanlardan boğa ve domuz butları sarkıyor.

Boğa güreşleri Madrid’de Mart ayından itibaren başlayıp havalar güzel gittiği müddetçe  Ekim’e Kasım’a kadar devam ediyor. Calle de Alcala ve Vista Alegra Metro istasyonu yakınındaki arenalarda da boğa güreşleri izlenebiliyor.

Misafirler bol bol hatıra fotoğrafları çektikten sonra turumuz devam ediyor… Madrid’de bir başkentin görkemine yaraşır güzellikte harika meydanlar, çeşmeler, anıtlar, caddeler ve müzeler bulunmakta.

Yolumuza 1886’da Arturo Mélida tarından yapılmış ünlü kaşif Kristof Kolomb’un neogotik anıtının olduğu Colombo Meydanı’ndan geçerek devam ediyoruz. Meydanın doğu tarafında heykeltıraş Vaquero Turcios tarafından yapılmış Amerika’nın keşfedilme hikayesinin yeraldığı keşfetme bahçesi ve kültür merkezi kompleksi, kuzey-batısında ise Colombo kuleleri var.

Dünyaca ünlü Redal Madrid spor kulübü’ne ait şehrin en önemli stadyumu Santiago Bernabeu 1944-50 yıllarında mimar Mauel Muñoz Monasterio tarafından yapılmış. Sahanın seviyesi sokağın 5 metre altında. 1982 senesinde mimar Luis Alemany tarafından artırılan kapasite bugün 110.000 seyirciye futbol izleme imkânı veriyor.

Cadde boyunca Azca, Picasso ve Avrupa kuleleri yer almakta. Üst ucunda ise Kastilya Meydanı ve geri plânda eğik KIO Kuleleri önünde yeralan 1936’da öldürülmesiyle sivil savaşın başladığı politikacı Joaquin Calvo Sotelo’nun heykelinin bulunduğu alan var.

İspanya’nın resmi olarak merkezi kabul edilen nokta ‘Güneş Kapısı’ Puerto del Sol’deki belediye binasının önünde. Tam karşısında, sanatçı Pascual de Mena tarafından yapılmış ağaca dayanmış bir ayı heykeli var. Bu heykel Madrid şehrinin amblemi. İspanya’nın bu sıfır noktasını referans kabul edip, buradan çeşitli yönlere açılan anacaddeler üzerinde yapılan kısa yürüyüşler şehri iyi tanımak için ideal.

Ortaçağda Madrid’in etrafında şuanda tümüyle yıkılmış olan büyük duvarlar varmış ve şehrin kalbinin attığı bu meydanda bir giriş kapısı bulunuyormuş. Meydanın yapımına, 1861’de Juan Bautista Peyronet başlamış. İspanyollar yılbaşı gecelerini bu meydanda kutlamakta.

Palacio Real ‘Royal Palace’’ın çevresi trafiğe kapalı. 18.yüzyılda Bourbon’lar yönetimdeyken Fransız V.Philip Versailles’a benzeyen bir saray yaptırmaya karar vermiş. Mimar Filippo Juvara’nın 1738’de başladığı İtalyan mimar Giovanni Battista’nın 1764’de bitirdiği sarayın malzemeleri Guadarrama dağlarından gelen granit taşlar ve Colmenar’dan gelen kireç taşları ve İtalyan Barok tarzda. Dekorasyonu yıllarca sürmüş bu saray; Avrupa saraylarının en iyi korunmuş güzellikte olanlarından. İçinde patikaların ve çeşmelerin bulunduğu saray bahçesi XVI.yy.da yapılmış. Sarayın ön cephesinde yeralan Silahlar Meydanı’nda halen çeşitli devlet törenleri yapılmakta. Calle de Bailen’de, Puerto del Sol’den, Calle Mayor’u izleyerek cadde bitiminde güneye dönünce kraliyet sarayına ulaşmak mümkün.

Madrid’de serbest zamanda mutlaka gezilip görülmesi gereken yerlerden biri bu saray diğeri Prado Müzesi…

Calle d’Alcala 10 kilometreden fazla mesafesiyle Madrid’in en uzun caddesi. Cadde boyunca; her iki tarafta konaklar, manastırlar, kiliseler, San Fernando Güzel Sanatlar Akademisi, Cibeles ve Hürriyet Meydanları ve Alcala Kapısı bulunmakta. Plaza de la Independencia ‘Alcala Gate’ Kral III. Charles tarafından şehre giriş kapısı olarak tasarlanıp neo-klasik üslupta yaptırılmış.

1772’de Francisco Gutiérrez tarafından yapılan Zeus’un annesi Yunan tarım tanrıçası Cibeles’in çeşmesinin heykelleri Roberto Michel’in. Burası, etrafı Madrid’in en güzel binalarıyla çevrili meydanlarından biri.

Retiro Park; V.Filip döneminde Buen Retiro Sarayı’nın bahçesi olan park 12 hektarlık bir alan üzerine kurulmuş etrafı demir duvarlarla çevrili kentin en tarihi ve güzel mekânı. 17.yy.da Retiro Sarayı’nın bir bölümü olarak düzenlenmiş. İspanya iç savaşı sırasında oldukça hasar görmüşse de park içindeki 15000 den fazla ağaç, değişik bitkiler, çeşmeler, havuzlar, anıt ve heykeller ve bahçe düzenlemeleri görülmeye değer. Ortasında isteyenlerin 3 euro ödeyerek sandalla gezdikleri birde suni göl bulunmakta. Madridliler güzel havalarda çoluk çocuk buraya koşup düzenlenen çeşitli etkinliklere katılıp, hoşça vakit geçirip, piknik yapmakta.

Grand Via; Alcala ve İspanya meydanlarıyla birleşen şehrin kuzeyinde ve tarihi dokusu içine yerleşmiş birçok sinema ve mağazaların yeraldığı en popüler alışveriş merkezi. İnşası 1910’da XIII.Alfonso döneminde başlayıp 1950’de bitmiş. Cadde boyunca İspanyol mimarisinden önemli örnekler teşkil eden binaları görmek mümkün.

Plaza de Espana; kent merkezinin en büyük ve güzel meydanı. Resmi binaların bir çoğu burada. Ayrıca La Mancha bölgesinden getirilmiş zeytin ağaçları arasında 1920’li yıllarda sanatçı Coullaut Valera tarafından yapılmış Cervantes’in anıtı ve dünyaca ünlü romanı Don Quijote’ta yeralan yel değirmenlerine savaş açmış iki kahramanının bronz heykelleri bulunmakta. Cervantes 1616’da Madrid’de ölmüş. Burayıda otobüsten inip bol bol resim çekerek ziyaret ediyoruz.

İspanya’da bütün kentlerde bir ‘Plaza Mayor’ yani büyük meydan var. Madrid’in büyük meydanı; kare bir avlu etrafında düzenlenmiş 136 binadan oluşan, 120×94 metrekare büyüklükte, 1619 yılında krallığa prestij sağlayacak bir alışveriş merkezi olarak inşa edilmiş halâ çeşitli dükkan ve atölyelerin olduğu oldukça güzel bir ortam.

1620’de Aziz İsidor Bayramında meydanı çevreleyen binaların açılışı yapıldığında tümü ahşapmış. Bu evlerde 4000 kişi barınmakta ve yapılan törenlerde alanda 50000 seyirci yeralmaktaymış. Ayrıca bu açık avluda binada yer alan 437 balkondan da seyredilen boğa güreşi, atyarışları gibi geleneksel oyunların yanı sıra kraliyet ailesine ait düğün törenleri, resepsiyonlar, hukuki olaylar ve engizisyon idamları yapılmış.

1631,1672 ve 1790’da çıkan yangınlarda binalar büyük ölçüde yandığından yeniden yapılmış, 1854’de sona ermiş. Eskiden kalma fırın ve kasapevi hala görülebilir. Eski paraya meraklı (nümismatik) olanlar için birçok dükkan ve açık hava tezgâhları var.

Alan bugün de çeşitli yerel festivallerde ve Noel döneminde kullanılmakta. Tam ortasında Bolonya’lı Giovanni tarafından yapılmış Kral III. Philip’in at üzerindeki heykeli yeralıyor.

Plaza Mayor’un ardından otobüse binip Madrid’in 17.yüzyıldaki merkezine doğru ilerleyip Plaza de la Villa yani ‘Belediye Meydanı’na yakın indik. Tarihi bölgeler trafiğe kapalı o yüzden sadece yürüyerek görmek mümkün.

17.yy dönemini yansıtan ‘Belediye Meydanı’ Madrid’in ortaçağa ait en güzel meydanı. Meydanın sağ tarafında 1640’da yapılmış barok tarzda Belediye Binası var. 18.yy.da mimar Juan de Villavueva binanın büyük bulvara bakan tarafına Corpus Cristi yürüyüşünün seyredilmesi için balkon eklemiş. Meydanın batısında şehrin en eski binalarından bir dönem hapishane olarakta kullanılmış ‘Casa de Cisneros’ var. Meydanın doğusunda ise şehrin en eski halk evleri ‘Lujan Evleri’ var. Kapısı İspanya’ya özgü gotik-mudejar tarzda ve 1472’de yapılmış. Bu meydanın ortasındada tarihte Türklere ve Fransızlara karşı savaşlar kazanan İspanya’nın en büyük denizcisi D.Alvaro de Bazán, Sta.Cruz dükünün heykeli var. Meydanı yerel rehber Térésa’nın ifadesiyle Madrid’in en dar sokağından geçerek terk ettik.

İsteyen misafirler otobüsle otele döndü, dileyenler şehri keşfetmek için ayrıldılar. Ben Madrid’deki sınırlı süreçin en iyi biçimde değerlendirmek, guruptakilerin talepleri doğrultusunda akşamki flamenco ve ertesi günkü Toledo gezisi bağlantı çalışmalarını yapabilmek için otele döndüm.

İspanya’nın boğa güreşleri kadar ünlü bir diğer özelliği de elbette flâmenko. Saçları tepelerinde sıkıca topuz yapılmış, kat kat giysileri içindeki o güzel dansçılar, ellerindeki kastanyetleri tıkırdatarak coşkuyla dans ediyorlar. İstanbul Festivali’nde izleme şansını bulanlar bilir… Antonio Gades’in, Christina Hoyos’un kıvrak ezgiler eşliğinde yaptığı danslar… Carmen’deki o eşsiz sahneler!.. Flâmenko; İspanyol çingenelerinin ruhunu yansıtır.

Yüzyıllar boyu çile çekmiş, bir yerlere yerleşememiş, hep aşk, öfke, düş kırıklığıyla yoğrulup durmuş bir halkın yüreğinden kopan bir çığlık. Tango gibi tutkulu. İçine Arap-Doğu hüznü ve İspanyol coşkusu da eklenince ortaya bu enfes danslar çıkmış. İspanyollar, “Viva Espanya!..” nidaları arasında bedenlerindeki son ter damlasını akıtıncaya kadar dans ediyorlar.

Bence; dansı ve müziğiyle aşk, nefret, şehvet, öfke ve hüznün karışımından ortaya çıkan ve İspanyolları en güzel biçimde ifade eden bir sanat Flâmenko.

Klâsik flâmenkocuların sahneye dizilişleri bizim eski fasıllardaki gibi. Kadınlar önde ve oturur durumda, erkekler ise enstrümanlarıyla birlikte arkada ve ayaktalar… Göz alıcı renklere bürünmüş kadınlar, ikişer ikişer ya da tek başlarına kalkarak eteklerini savuruyor, omuzlarını kaldırıp, topuklarını vuruyorlar. Erkeklerin kadınlara bakışlarında bir istek, bir şehvet pırıltısı var. Danslar git­ gide daha kışkırtıcı ve baştan çıkarıcı hale geliyor. Tüm bunlara hiddet ve hüzün egemen!..

Her duygu tutku ile yaşandığı İspanya’ya kadar gidip ‘Tablao Flamenco’ yani ‘Flamenco’ gösterisi izlemeden dönmek olmazdı. Guruptan arzu eden misafirlerle gece Madrid’in dünyaca ünlü Santiago Bernabeu Stadyumu arka taraflarında bulunan ünlü ‘Corral de la Pacheca’ kulübünde sangrialarımızı yudumlayarak nefis bir gösteri izledik.

Gittiğimiz ülkelerde misafirleri mutlu etmenin yolu güzel yemek yedirmekten geçiyor. Biz damak zevkine düşkün bir milletiz nede olsa… Bu bağlamda, İspanyol mutfağı hakkında biraz bilgi vermek isterim.

İspanya’da genellikle dört öğün yemek yeniliyor: Kahvaltı, öğle, akşam ve gece… Bu öğünlerden kahvaltı ve akşam yemeklerinden ziyade aslolan öğle ve gece yenilen.

Öğle yemeği günün ana öğünü. 13:30 ile 16:00 arasında alınan ve adeta ziyafet havasındaki bu öğünde çorba veya salata, et veya balık ile salata ve milli yemek ‘paella’ ardından da meyve, dondurma veya marmelatlarla tatlandırılmış börek tercih edilebilir.

Akşam yemeği bu Akdeniz ülkesinde 22:00-23:00 saatleri arasında yeniyor. Amacı ardından dolu dolu yaşanacak geceye bir tür hazırlık. Madrid 23.00’den sonra yaşamaya başlayan bir kent. Dolayısıyla gece boyunca yenilen küçük küçük tabaklarda servisi olan ‘tapas’lar tamamen İspanya’ya özgü. Madrid’de baharatlar ve Akdeniz mutfağına özgü deniz ürünleri çok bol. Bizde de sıkça kullanılan zeytinyağı, sarımsak, soğan, domates ve biberle hazırlanmış yemeklerin yanısıra Madrid’ e özgü safran ve kimyon tadları da önemli.

İspanyollar genellikle evlerinin dışında yaşıyan, rahatlarına ve boğazlarına düşkün insanlar. Tapas barlarının sayısı çok ve hepsi dolu. Tapas; İspanyol usulü çeşitli soğuk mezeler. Ançuez, jambon, kalamar, dolmalık biber, salata, patates köftesi, turşunun küçük küçük tabaklarda sunulumu. Ünlü Paella; içinde kabuklu, kabuksuz deniz ürünleri bulunan sarı renkli bir pilav. Gazpacho ise; çeşitli baharatların katıldığı domatesli, salatalıklı, sarımsaklı ve soğanlı mikserden geçirilmiş bir tür soğuk çorba.

Damak zevki çok gelişmiş biri olarak samimi bir itirafta bulunmam gerekirse, İspanyol mutfağı bana hiç hitap etmiyor. Meselâ en ünlü yemekleri ‘paella’; -genelde bütün batı pirinci bizim gibi pişirme tekniğini bilmediğinden- takır takır pirinçleri ve içindeki kabuklu deniz mahsulleriyle pekte keyifli bir yemek değil. Zaten oldum olası kemikli kabuklu şeyler yemekten pek hoşlanmam!.. Gaspaçio ise bizim çoban salatanın mikserden geçirilmişinin boza kıvamında soğuk içilmesi gibi bir çorba!.. Bir tek sangria; hafif bir tür şarap. İçine konulmuş narenciyelerle oluşmuş tadıyla içimi hoş bir içki. Hele sangriayı harika bir flamenko gösterisi eşliğinde alırsanız elinizdeki kadehin nasıl boşaldığının farkına dahi varmazsınız…

Bu arada İspanyol mutfağına tümüyle haksızlık etmemek adına bizdeki meze benzeri uygulama olan ‘Tapas’ları tavsiye etmeden geçmeyeyim. Küçük tabaklarda servis edilmesi; mezelerden beğenmediğinizi ziyan etmemek adına iyi bir uygulama. Buna mukabil sevdiğiniz bir tapastan tekrar söyleyerek keyifle yiyebilirsiniz.

Kırmızı etten ve bilhassa domuz etinden kaçınan biri olarak benim İspanya’da baş yemeğim kalamar tava. Bir porsiyon istenildiğinde yanında limonla bolca servis ediyorlar, sıkıp yemesi hayli keyifli. Birde ekmekleri güzel İspanyolların.

İspanya şarap üretiminde Avrupa’nın üçüncü önemli ülkesi… Anı veya hediye amaçlı olarak çok güzel şişelenmiş zeytinyağları ve şaraplar var. Seramik, tekstil ve deri ürünleride tercih edilebilir. Seramik kaplar genelde İslam etkisini taşımakta. Bu kaplar Paella tabağı olarak kullanılabilir. Tekstil ürünü olarak sıkça rastlanan battaniye ve kilimler, pek ucuz değil. Geleneksel matador giysileri ve flamenko dansçılarının kostümleri şallar, kastanyetler fiat olarak daha uygun ve ilgi çekici.

Gezimizin üçüncü gününde gurubun nerdeyse tamamının katılımıyla, sabah tarihi başkent Toledo’ya hareket ettik. Toledo o kadar güzel ve özgün bir yerki; Madrid’e defalarca gelenlerin dahi her defasında görmek isteyecekleri kadar ilginç…

Tarihçiler Toledo’nun sırlarını çöz çöz bitirememişler. Toledo’yu görmeden İspanya’yı tanımak mümkün değil!..

Tarihi ve egzotik şehir Toledo; İspanya’nın orta kesiminde Kastilya de la Mancha bölgesinde yeralan eski başkent. Tajo ırmağı kıyısında, Madrid’in 70 km güneybatısında bulunan, aynı adlı ilin merkezi olan Toledo’nun nüfusu 54.300. Yüksek bir tepe üzerinde yer alan etrafı akarsu ile çevrili kentin uzaktan harika bir görüntüsü var. Otobüsten inip bol bol hatıra resimleri çekiyor gurup.

İspanya dini açıdan halen Toledo’dan yönetilmekte. İspanya’da Katolikliğin merkezi Toledo. Kılıç yapımı, metal işlenmesi, vb. geleneksel el sanatları da sürdürülmekte. Ayrıca Şam İşi ‘Damascene’ denilen maden eşyalar özellikle silahlar oldukça karakteristik. Bu ürünleri de en yoğun olarak Toledo’da bulmak mümkün. Toledo’ya varınca bizde evvelâ geleneksel metâl hediyelik eşyaların yapıldığı ve satıldığı bir mağazada kısa bir mola verip guruptakilerin hatıra olarak bir şeyler almasına imkân tanıdık.

Kente çok iyi korunmuş Yeni Bisagra, Eski Bisagra, Puerto del Sol, Cambron gibi tarihi kapılardan geçerek giriliyor.

Kent, bazı bölümleri Vizigotlardan kalma, Müslümanlar ve Hristiyanlar tarafından yapılmış surlar olağanüstü tarihsel anıtlarıyla, sonradan Cristo de la Luz kilisesine dönüşürülmüş, 980’den kalma Bab-ül Merdum camisi, Mudejar üslubunda birçok kilise ve XIII. yy’dan kalma S. Maria la Blanca, XIV.yy’dan kalma el Transito sinagogları, yapımına 1425’e doğru başlanan XVIII. yy’a kadar sürekli zenginleştirilen görkemli katedral, Juan Guas’ın yaptığı, geç dönem gotik üslubunun başyapıtlarından sayılan S. Juan de la Reyes kilisesi ve manastırı, rönesans üslubunda San Cruz katedralinin rahipler salonu ve hastanesi, klâsik rönesans üslubunda S. Juan Bautista ya da Tavera hastanesi ki günümüzde müze, 1577’de kente yerleşen El Greco’nun birçok yapıtının yeraldığı müze evi ile ülkenin başlıca turizm merkezlerinden biri.

Eski Yunanlılar ya da Fenikeliler tarafından kurulduğu sanılan Toledo, Vizigotların din merkezi haline geldi. 711’de Müslüman Araplar tarafından fethedilip, Kurtuba’nın gölgesinde kalması üstüne, sık sık ayaklanmalara sahne oldu. XI. yy. başında özerk bir Müslüman devletinin merkezi olup, 1085’te Leon ve Castilla kralı Alfonso VI tarafından alınarak başkent yapıldı. 1561’de Felipe II’nin Madrid’e yerleşmesiyle başkent işlevini yitirdi.

Çok eski bir yerleşim olan Toledo’ya gelenler, eski İspanya’yı saklayan bir kasabayla karşılaşıyor. İlk roman sayılan Miguel Cervantes’in ‘Don Kişot’ kitabı, İspanya’nın Toledo kasabasını da kaplayan Castilla la Mancha bölgesinde doğmuş. Don Kişot ve yardımcısı Sancho Panza’nın maceraları bu entresan ve düz ovada başlamış.

İnanılmaz bir tarihi ve kültürü olan Toledo’da güçlü Katolik İspanya’nın ruhu her yerde hissediliyor.

Daha öncede Toledo’ya gitmiş ama katedral kapalı olduğundan ancak dışından görme imkânı bulmuştuk. Bu defa hemde tam Katoliklerce çok önemli olan ‘Paskalya Bayramı’ ayininde katedrali açık bulduk ve ücret mukabili girip gezdik. 12 yy.da inşaasına başlanan 1126’da ilk resmi açılış töreni yapılan katedral değişik dönemlerde yapılan sürekli ilâvelerle günümüze kadar ulaşmış. 120 metre uzunluk, 60 metre genişlik ve 33 metre tavan yüksekliğiyle Hristiyan aleminin büyük ve önemli kiliselerinden. Önyüzü üç girişli. Merkezde bağışlama, sağda sorgulama, solda ise Cehennem veya Palmiyeler olarak adlandırılan girişler bulunuyor. Çan kulesi 92 metre yüksekliği ve 18 tonluk çanıyla ünlü. Aslanlar Kapısı; XV.yy.da Kastilya’ya gelen bir Flaman heykeltraş gurubu tarafından geliştirilen flaminger stiliyle 11 sene süren çalışmalar sonucu yapılmış. Çıkışta katedralin karşısındaki alanda İspantol televizyonlarınca canlı yayınlanan dini ayine denk geldik. Guruptakiler bol bol resim çekip bu fırsatı değerlendirdiler.

Toledo’nun etrafını dolaşan Tag Nehri üzerindeki köprülerden biri Arapça köprü demek olan Al-Quantara. Nehrin en dar yerinde inşa edilmiş, ismine rağmen bir Roma köprüsü. Tarihte Vizigotlar tarafındanda kullanılan köprü 1257’deki büyük selde ağır hasar görmüşsede sonradan onarılmış. Bu köprüden yürüyerek ve tarihi soluyarak geçip bizi bekleyen otobüsümüze binip Toledo’dan ayrıldık.

Öğleden sonra Toledo dönüşü gurubun büyük bir bölümü Grand Via’da inip diğer rehber arkadaşın yönlendirmesiyle Barcelona’danda bildiğim 9.90 euroya sıcak ve soğuk açık büfeden yemek yenilebilen Fresco lokantasına gittik. Bu lokantanın yeri Grand Via’dan Alcala’ya doğru giderken sağdaki sokaklardan birine hemen girince.

El Corte Ingles; Madrid’dede 17 tane şubesi olan İspanya’nın en büyük ve ünlü mağaza zinciri. Hergün 10:00-21:30 arası, resmi tatiller hariç açık. İspanya’da üretilen ürünlerin yanısıra diğer ülkelere ait birçok ürün çeşidini burada görmek mümkün. Ürün çeşitleri içinde giysi, ayakkabı, deri eşyalar, ev eşyası, bahçe mobilyası ve gereçleri, kozmetik, oyuncak, spor malzemeleri, elektronik eşya, mücevher, kitap, cd. sayılabilir. Guruptakiler paskalya dönemi olmasına rağmen bu mağaza başta olmak üzere açık buldukları mağazalardan bol bol alışveriş ettiler.

Gezimizin dördüncü gününde ekstra tur kapsamında gittiğimiz Segovia; İspanya’nın Kastilya Leon bölgesinde ve Madrid’in bir saat kuzeyinde yeralan 56.000 kişinin yaşadığı tarihi bir şehir. Kente varmak için dağların altından açılmış bir tünelden kilometrelerce yol gittik. Tünel çıkışı bambaşka bir iklimle karşılaştık. Bahar girdik, kış çıktık açıkcası. Şansımıza ogün fırtına ve yağmur vardı Segovia’da.

Roma uygarlığından kalma 2000 yıllık su kemerleri var şehrin ortasında. Eskiden şehre su dağıtmak için kullanılıyormuş. Segovia’nın Plaza Mayor’unda bulunan 1136-1144 yıllarında VII Alfonso döneminde inşa edilmiş Katedrali görülmeye değer. Katedralden devam edip dar ve sevimli sokaklardan ilerlerseniz küçük bir meydanda XV.yy.dan kalma evlerin ve Juan Bravo’nun heykelinin olduğu tarihi ortama varıyorsunuz. Oradan devamla tarihi Alcazar Şatosu var. Arzu edenler ücret ödeyip girip gezdiler. Serbest zamanda bu küçük ve tarihi kentin sokaklarında turlamak ve güzel bir öğle yemeği sonrası meşhur pastanesi El Acueducto’da sıcak çikolata eşliğinde pasta yemek çok hoştu.

Madrid’de yeterince vakti olanlar ve şehirden biraz uzaklaşıp değişik yerler keşfetmek isteyenler için Segovia’ya gitmek güzel bir seçenek.

Her turda mutlaka sabah akşam bir kaza belâ olmasın, maddi manevi kayba uğramayalım diye için için dua ederim. Çok şükür bu defada sorunsuz bitiyor derken… Döneceğimiz günün sabahı otelin lobisinde guruptan bir çitfin içinde her şeylerinin olduğu iki el çantası çalındı. Halbuki, sabah on gibi sözleşmiş vaktimizi değerlendirmek için; gurubun büyük bölümüyle Madrid’de pazar günleri kurulan El Rastro Calle Ribero de Curtidores’de pazar günleri 09:00-14:00 saatlerinde kurulan açık pazara gitmeye karar vermiştik.

Transferimiz akşam 20.45’te olduğundan otel yetkilileriyle konuşup iki oda için müsaade almıştım. Biri valizler, diğeri duş alma, üst değiştirme, dinlenme amaçlı kullanılsın diye. Her odada özel şifreli kasalar vardı. Keşke bu misafirler tıpkı benimde yaptığım gibi değerli şeylerini üstlerinde bulundurup riske girmek yerine odalardan birindeki kasaya koysalardı.

Tabii hepimiz çok üzüldük. Bir gece evvel ziyaretlerine gelen Madrid’deki elçiliğimizde çalışan ataşe ahbapları hemen koşup geldi. Polisler ispanyolca dışında dil bilmediğimden karakola o beyle gitmeyi tercih ettiler. Pasaportları, uçak biletleri, sigorta evraklarıda paraları ve mücevherleriyle beraber gittiğinden ve yurtdışına çıkışta pasaport olmaması sorun teşkil edeceğinden çok endişelendik. Ama hırsızlar alacağını alıp birkaç saat sonra evrakları bir yerlere atmışlar. Bilâhare güvenlik kamerası kayıtlarından bu işi yapanların Uruguay’lı bir çift olduğu anlaşıldı. Ama İspanyol yasalarına göre yakalansalar dahi, soygunu silah, bıçak vb. bir aletle tehdit içeren bir biçimde yapmadıklarından yargılanmaları sözkonusu olmayacağını öğrendik!!!

Öğleden sonra “Bu şekilde lobide oturup bunalımla vakit geçmez” deyip; o çiftide alıp guruptan dört hanım misafirle beraber Retiro Park’a, Prado Müzesi’ne ve Atocha Garı içindeki mini botanik bahçesini görmeye gittik.

Yerel rehber Prado cumartesi öğleden sonra ve pazar günleri tam gün bedava demişti ancak bu uygulamanın ancak akşam müze kapanmadan evvel son 2-3 saat için yani 18-20 arası geçerli olduğu anlaşıldı. O yüzden ben hariç, gurup para ödeyerek girdi.

Prado Museum yada ‘Paseo del Prado’ binası 18.yüzyılda yapılmış neo-klâsik üslupta. VII.Ferdinant ve karısının girişimleriyle oluşan kolleksiyona ait yaklaşık 300 adet parça ile kurulan müze bugün 7000 civarında eserle dünyanın en önemli Avrupa sanatı koleksiyonlarından birine sahip. Romanesk dönemden günümüze kadarki eserler Velazquez, El Greco, Goya gibi İspanyol sanatçılarına ait olmanın yanı sıra; Avrupa’da çeşitli dönemlerde faaliyet göstermiş diğer okulların da Bosch, Rubens, Mantegna, Raphael Tintoretto, Tiziano Caravaggio, Botticelli, Dürer, Poussin gibi temsilcilerinin uygulamalarını içeriyor. Eğer plâstik sanatlar ilginizi çekiyorsa Prado Müzesi’ne mutlaka gidin. Yalnız müzeler genelde pazartesi günleri kapalı…

Prado; Avrupa’nın sayılı zengin koleksiyonlarına ve İspanyol sanatçıların eşsiz eserlerine sahip. Bazı eserler öylesine büyüleyici ki; insan oturup karşısında bir müddet hayran hayran seyretme ihtiyacı duyuyor. Ziyaret sonrası girişteki kafeteryada bir şeyler yenilip içilebilir ama biz zaten öğleden kadar hırsızlık hadisesi nedeniyle otelde kaldığımızdan ve gecede dönüş başlayacağından daha fazla zaman kaybetmek istemeyip müzenin hediyelik eşya reyonundan bir şeyler alıp dışarı attık kendimizi. Sonra Botanik bahçesi önünden geçerek Atocha Garı’na gittik ve içindeki küçük botanik bahçesini görüp dönüşe geçtik.

Çalınan kıymetli şeyler doğal olarak bulunmadı. Ama pasaportların, uçak biletlerinin, sigorta kağıtlarının ve ev anahtarlarının bulunduğu haberi biz müzede dağılmış vaziyette gezinirken geldiğinden kayba uğrayan misafirler hemen karakola koşup almışlar.

Bizim insanlarımızın bu tip seyahatlere neden ful pırlanta şık şıkıdım geldiklerini anlamakta güçlük çekiyorum. Düğüne değil, geziye gidiliyor neticede… Ayrıca odalarda özel şifreli kasalar mevcut. Değerli şeyleri ya hiç getirmemeli, yada kasada muhafaza etmeli…

İşin en sevimsiz yanı; bu çiftin bunca tedbirsizliğe karşın dönüşte firmaya tamamen beni suçlayan ifade vermeleri oldu!.. Üstelik Atatürk Havalimanı’na inildiğinde; yanlarına gidip tekrar “Geçmiş olsun, bir daha böyle bir durum yaşamamanızı dilerim” diyerek ayrıldım. Daha ne yapmam gerekiyordu acaba?!

Hava uygun olunca Madrid’i gezmek, bilhassada birinci tercihim olan yürüyebilmek kenti daha iyi tanıma imkânı verdi.

İstanbul gibi büyük bir şehirde yaşayana gidilen yerler zaten pek karışık gelmiyor. Şehir plânını alıp panoramik tur esnasında ne nerde işaretlerseniz bilâhare kendiniz gezerken çok rahat edersiniz. Tabi birazda yön bulma kabiliyetiniz ve geçtiğiniz yerleri unutmamak gibi bir yeteneğiniz varsa…

Yedi kez gittiğim Barselona’yı denizinden dolayı daha fazla sevdiğimden; “Barselona Antalya, Madrid Ankara gibi” şeklinde bir benzetme yapmıştım bir zamanlar. Bu defa Madrid’in sahip olduğu tarihi ve doğal güzellikler ve düzenli şehircilik karşısında haksızlık ettiğimi kabul ettim.

Şiyma Aksekili