Başlığı her ne kadar böyle atsamda, haksızlık etmek istemem. Hollanda öyle iki betimlemeyle anlatılacak gibi bir ülke değil. İskandinavya ve Avusturya gezi yazıları tamamlanmayı beklerken içimden geçen ay -17,24 Mayıs 2009 tarihlerinde- gittiğim Benelüks gezisinin Hollanda bölümünü öncelikle yazmak geldi.

Paris’le başlayan ve Fransa’nın Almanya sınırında yeralan en sevdiğim şehri Strasburg’un yeraldığı Alsace (Alzas okunuyor) bölgesiyle devam eden, aradaki yaklaşık ikibin kilometrelik yolu otobüsle yaptığımız; Lüksemburg ve Belçika’ya uğradıktan sonra Amsterdam’da noktalanan Hey Travel’ca hazırlanan Benelux turu dört ülkede çok güzel bir dolu yeri kapsıyordu.

Gezimizin Hollanda bölümü; bir gece evvel konakladığımız Lüksemburg’dan sabah erken ayrılıp gün içinde Brüksel ve Bruge kentlerine yaptığımız ziyaret sonrası akşamüzeri Munster nehri üzerindeki modern köprüden geçerek ve meşhur Hollanda ineklerinin sürüler halinde göz alabildiğine yemyeşil otlaklarda semirmelerini görerek Amsterdam’daki otelimize varmamızla başladı. Önümüzde dolu dolu tam iki gün vardı.

Hollanda’nın nufusu 2008 yılı sayım sonucuna göre 16.404.282, yüzölçümü 41.526 km2. Hollanda Krallığı diye anılan ülke; Hollanda, Aruba ve Hollanda Antilleri’nden oluşmakta. Hollanda, kuzey ve batıda Kuzey Denizi, güneyde Belçika, doğuda ise Almanya ile komşu. Ülke topraklarının çoğunluğu deniz seviyesinin altında. ‘Hol-land’ alçak ülke demek, Fransızlarda Hollanda’ya ‘Alçak Memleket’ anlamına gelen ‘Pays Bas’ diyorlar. Hollanda, Belçika ve Lüksemburg ile birlikte Benelüks ülkelerinden birini oluşturuyor. Roterdam kenti, Avrupa’nın en büyük limanlarından biri.

Hollanda meşruti monarşi ile yönetilen bir Avrupa ülkesi. Nüfus yoğunluğu fazla olan bir ülke. Ülke; peynirleri, yel değirmenleri, bisikletleri, laleleri, inekleri, köylülerin giydiği tahta ayakkabıları, eşcinsellere, uyuşturucu kullananlara toleransları ve sosyal hakları ile tanınmakta.

Hollanda’da bir başka ilginç yer; Amsterdam’a 30 km mesafede Lisse’de bulunan 1949 yılında kurulmuşKeukenhof çiçek bahçesi. Yıllık ekilen 7 milyon çiçek soğanı ile dünyanın en büyük çiçek bahçesi. Keukenhof’ta lale devri zamanında uyanık bir Hollandalının -ki genelde öyleler!- Osmanlı’dan aşırmak suretiyle getirdiği lalelerin çok daha geliştirilmiş ve çeşitlendirilmiş hali sergilenmekte. Keukenhof Hollandacada ‘bahçe mutfağı’ anlamına gelmekte. Her yıl mart ayının son haftasından Mayıs ayı ortasına kadar ziyarete açılıyor. Çiçek soğanı ihracatı hedeflenerek kurulan bahçe günümüzde turist akınına uğramakta ve önemli bir gelir elde edilmekte. Her türlü çiçeğin görülebileceği bahçede, lalelerin elbette ayrı bir yeri var.

Hollanda; Avrupa Birliği, NATO ve OECD üyesi. Ayrıca bir çok ülkede hala tartışılan Kyoto Sözleşmesi’ni imzalamış bulunmakta. Ülke Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne, Uluslararası Adalet Divanı’na Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Avrupa Birliği’nin suç istihbarat faaliyetlerini yöneten yasa uygulayıcı kuruluşu ve amacı, ciddi uluslararası organize suçların önlenmesi ve devletler arası yetkili makamların etkinliğinin arttırılması olan Europol’e de ev sahipliği yapmakta.

Uluslararası Adalet Divanı bizce Lahey olarak bilinen orijinal adı Den haag olan kentte bulunmakta.

Ertesi sabah zengin açık büfeden yaptığımız güzel bir kahvaltı sonrası, tam dokuzda öğlene kadar sürecek şehir turumuza başladık.

Tüm kenti dolaşan su kanallarıyla ve 17.yy mimarisiyle dikkat çeken Amsterdam’ın yüzölçümü 219 kilometrekare ve merkezde 742.800 nufusu var. Denize akan ırmakların oluşturduğu havuzlara çakılan 500 kazık üzerinde inşa edilmiş şehrin içi birbirini kesen kanallar ve bunları birbirine bağlayan düz yada bombeli 800 kadar köprüyle dolu. Bu köprülerin en ünlüsü; Amstel Nehri üstündeki Slender. Kanalların en büyükleri; Prinsen, Keizer, Singel ve Heren. Kanalların ve köprülerin ışıklandırması gece şehre çok romantik bir hava veriyor. Tarih, kültür, eğlence ya da sakinlik, tatil için tercihi ne olursa olsun her türlü turisti memnun edebilen ve her yıl 5 milyon ziyaretçiyi ağırlayan bir şehir Amsterdam.

Merkezinde yaklaşık bir milyon insanın yaşadığı bu eski Avrupa başkenti, Kuzey-Hollanda eyaletinde ve ismini şehrin güney doğusundan gelip Kuzey Denizi‘ne dökülen Amstel Nehri‘nden almış. Amsterdam resmi olarak Hollanda‘nın başkenti olmasına rağmen, hükümet Hollanda‘nın bir diğer şehri olan Den Haag‘da ve kraliçe de burada ikamet etmekte. Eyalet merkezi ise New York‘taki Harlem mahallesine de ismini veren Harleem.

Kentte konut problemi had safhada. Bu yüzden Amsterdam’da işi olan pek çok aile Purmerend, Hoorn, Almere gibi civardaki kasabalara taşınmış. Bazı Hollandalılarda kanallarda demirli ‘Gemi ev’leri tercih etmiş. Tıpkı normal evlerde olduğu gibi hep aynı yerde demirli olduğu için bu gemilerinde bir kapı numarası var ve içleri de ev düzeninde. Pencerelerinde perdeleri, hatta verandaları, bahçeleri bile var.

Amsterdam’ın muhteşem kanal ağı 17.yy.da kurulmuş, kanal boyunca uzun binalar inşa etmişler. Güneyde Zuiderkerk ve batıdaki Westerkerk kiliseleri 17.yy.ın ilk yarısında yapılmış. Kentte katedral yok, çünkü Hollanda Protestan bir ülke. Kentin kalbinin attığı Dam Meydanı’ndaki kilise müze haline getirilmiş, isterseniz ücret karşılığı gezebiliyorsunuz. Dam Meydanı’nda aynı zamanda Avrupa’nın en büyük belediye saraylarından biri olan Amsterdam Belediye binası bulunmakta. Meydanın her iki kanadında kanallara paralel konumdaki sokaklar sağlı sollu şık mağaza ve butiklerle dolu.

Amsterdam; Rijksmuseum, Stedelijk Müzesi, Rembrandt Evi Müzesi gibi dikkat çekici müzelere sahip. Van Gogh‘un tamamı orijinal 200 tablosundan ve çizimlerinden oluşan en geniş koleksiyonun bulunduğu Van Gogh Müzesi ve kanal kenarında müzesi bulunan Anna Frank Evi de en çok ziyaretçi çeken yerler.

Onbeş senedir Amsterdam’da yaşayan Türk arkadaşım; “Bunlar müze manyağıdır. Şimdi şurada bir müze açsan hemen bilet alır ve kuyruğa girerler. Ne müzesi olduğuna bakmaksızın!..” dedi. Hakikaten arkadaşımın dediğini doğrularcasına, Merkez İstasyon’a doğru giderken solda ‘Seks Müzesi’ yazılı önü hayli kalabalık bir bina gördüm. Bunca ülke gezdim, bir çoğunda ‘Sex Shop’ vardı ama ‘Seks’in müzesini ilk burada gördüm!..

Hollanda bir bisiklet cenneti. Şehri gezerken çok dikkatli olmak lazım çünkü, bisiklet yolu ile yaya yolu dipdibe ve bisikletliler öyle hızlı gidiyorlar ki çok ciddi kazalar olabilir!..

Toleranslı yaşam tarzı ve hoşgörüsüyle dünyanın her yerinden insanı kendisine çeken Amsterdam’da belirli bir miktara kadar hafif uyuşturucular, eşcinseller arası evlilik serbest ve fahişelik yasal. Amsterdam özellikle esrarlı ve haşhaşlı sigaraların kahveyle birlikte satıldığı Coffee Shoplarında küçük miktarlarda Hint keneviri satmak izinli. Ancak sıkı bir şekilde kontrol edilip ve vergilendiriliyor. Bunun yanında coffee shop‘lar 18 yaşından küçüklere Hint keneviri satamıyor. Bir yetişkine satılabilecek miktar ise beş gram. Alışkanlık yaratan eroin tarzı maddelerin satılması ise kesinlikle yasaklanmış. Bilmeyen biri o kafelere gidip otursa ya dumandan ya da ısmarladığı kekin kenevirli, haşhaşlı olması nedeniyle yiyerek kafayı bulur!..

Red Light District’ adı verilen genelevlerin bulunduğu semtiyle ünlü Amsterdam; bu sokağa yaklaşılmadığı sürece, bir aile tatili için herhangi büyük bir şehirden daha uygunsuz değil. Ancaaak, oraya giden herkes önceden ününü duyduğu bu semti şöyle bir turlamadan edemiyor.

1998’den beri Uluslar arası Eşcinseller Partisi Amsterdam’da düzenleniyor. Dünyanın dört bir yanından gelen lezbiyenler ve homoseksüeller kanallarda adeta Rio Karnavalını aratmayan uçuk kostümleri ve makyajlarıyla teknelerle resmi geçit tertip ediyorlar. Bu olay gerek turistlerin gerekse Hollandalıların büyük ilgisini çekiyor.

Hollanda’da mücevhercilik, 1586’da Anvers’li Willem Vermaet’nin Amsterdam’a gelip yerleşmesiyla başlamış. 17.yüzyılda Portekizli Musevilerce devam ettirilmiş. Değerli ve yarı değerli taş alım satımı ileri düzeyde. Dolayısıyla şehir turu esnasında ‘Gassan Diamond’ mücevherat firmasına gidip verilen açıklamaları dinleyip, sonra gösterilen takıları izledik. Fiyatlar hayli yüksekti, ancak yurtdışında bu işler daima sertifikalı olduğundan alan kişi satması halinde pek kayba uğramıyor. Makul fiatlı mücevher ve hediyelik bazı eşyaların satıldığı bölümden geçerek firmayı terk ettik.

Şehir turunu bitirmeden evvel Amsterdam’ın biraz dışındaki bir peynir ve tahta takunya imalathanesine de gittik. Gurup bol bol değişik lezzetteki peynirlerden ve hatıra eşyalardan aldı.

‘Klompen’ Hollandalılara özgü geleneksel bir çeşit tahta ayakkabı. Günümüzde hediyelik ve turistik amaçlarla kullanılmakta. Eskiden Hollanda’da halk, ucuz ve sağlam olduğundan bu tahta takunyaları giyermiş. Şimdi de bu ayakkabılardan üretiliyor; yılda 1 milyon çift Hollanda’da satılıyor, 4 milyon çift ihraç ediliyor. Klompen’ler ıslak meşe tahtasından makinalarda yontularak yapılıyor. Sonra 2 hafta kurumaya bırakılıyor. Daha sonra cilalanma ve değişik renk ve desenlerde boyanma aşaması geliyor. Şehir turu esnasında gittiğimiz atölyede yapım aşamasını izleyip açıklamaları alırken; yetişkinlerin ayaklarına 1, çocukların ise 2 numara daha büyük olanı almaları gerektiğini de öğrendik.

İlk peynir fabrikasının 1827 yılında kurulduğu Hollanda‘da her yıl Peynir Müzesi açılıyor. Peynir şehri olarak da bilinen Alkmaar’da 19.yüzyılda kurulan ve her yıl 25 Mart’ta açılışı yapılan Peynir Müzesi, yılda otuzbin ziyaretçiyi ağırlıyor. Şehirde ayrıca düzenli olarak, 1593 yılından beri her cuma günü peynir pazarı kurularak, meşhur Hollanda peynirleri tüm dünyaya buradan tanıtılmakta. Müze içerisinde, eski zamanlara ait ilkel peynir yapım metotları ve müzeye yerleştirilen dijital görüntü sistemiyle modern metotla üretim şekli ziyaretçilere gösterilmekte. Bizde şehir turumuzda Amsterdam yakınındaki bir peynir imalathanesine giderek yerinde açıklamaları dinleyip orada imal edilen üzerleri mumla kaplı hardallı, biberli, füme gibi çeşitleri olan peynirlerden aldık. Satıcı dolaba koymamamızı, peynir tahtası üstünde ve üzerini bez bir örtüyle kapayarak muhafaza etmemizi salık verdi. Çok sevdiğim peynirin füme olanından ve birde çok orijinal peynir kesme bıçağı aldım.

Şehir turumuzu ana kanallardan birinin tekne gezisi düzenleyen firmasının yanıbaşında noktaladık. Üstüne bir de kanal gezisi organize ettikten sonra serbest zamanda “İyi keşifler” dileyip guruptan ayrıldım.

Bir saat kadar süren keyifli kanal gezisi esnasında verilen açıklamalardan, ve adetim olduğu üzere gittiğim her ülkeden aldığım kitaptan edindiğim bilgilere göre; 12.yüzyılda bir balıkçı kasabası olan Amsterdam, efsaneye göre botla Amstel Nehri kıyılarına çıkan iki Frizyeli balıkçı tarafından keşfedilmiş. Amstelredam adı verilen kasabanın ismi zamanla Amsterdam‘a dönüşmüş. Amsterdam halkına, şehri Hollanda‘ya bağlayan köprülerden parasız geçme hakkının tanındığı gün ‘27 Ekim 1275 geleneksel kuruluş günü kabul edilmiş.

Amsterdam 14.yüzyıldan itibaren ticaret sayesinde gelişmeye ve büyümeye başlamış. 16.yüzyıldan itibaren Hollanda‘da İspanyol İmparatorluğu‘na karşı isyanlar baş göstermeye başlamış. Sonraları iyice kızışan ayaklanmalar, 15681648 arasında meydana gelen ‘Seksen Yıl Savaşları’ olarak da bilinen Hollanda İsyanı‘na dönüşmüş. 1578‘de Amsterdam‘ın da ayaklanmalara dahil olmasıyla birlikte, buradaki tüm Katolik kiliseler Protestan hale getirilmiş. İspanya‘dan tamamen kopuşun ardından ise Hollanda Cumhuriyeti gizlice ibadet etmek zorunda kalan Katolikler hariç, farklı dinlere olan toleranslı tavrıyla tanınmış. Bu sayede İspanyol ve Portekizli Yahudiler, hala İspanya kontrolünde olan ülkelerden gelen mülteciler ve Fransa‘dan gelen Protestanlar için güvenli bir yer halini almış.

Altın Çağ olarak kabul edilen 17.yüzyıl başlarında Amsterdam, dünyanın en varlıklı şehirlerinden biri haline gelmiş. Ayrıca Amsterdam‘dan Baltık Denizi‘ne, Kuzey Amerika‘ya ve Afrika‘ya düzenlenen gemi seferleri ile dünya çapında bir ticaret ağının temelleri oluşturulmuş. 18. ve 19.yüzyıllarda İngiltere ve Fransa’ya karşı girilen savaşlar nedeniyle Amsterdam‘ın refah düzeyinde de gerilemeler yaşanmış. Buna rağmen 1815‘te Hollanda Krallığı‘nın kurulmasıyla tekrar düzelme başlamış.

19.yüzyılın sonları Amsterdam için neredeyse ikinci bir Altın Çağ haline gelmiş. Şehre yeni müzeler, bir tren istasyonu ve bir konser salonu inşa edilmiş. Endüstriyel devrimin Amsterdam‘a ulaşması ayrıca şehri Ren Nehri‘ne ve Kuzey Denizi‘ne bağlayan su kanallarının yapılmasıyla, Amsterdam‘ın tüm Avrupa‘yla ve dünyayla olan bağı artmış.

I.Dünya Savaşı’na katılmayan ve tarafsız kalan Hollanda için II.Dünya Savaşı tam bir felaket olmuş. 10 Mayıs 1940‘ta Almanlar anide bomba yağdırmaya başlamışlar. 5 gün süren çatışmanın ardından Hollanda‘nın kontrolünü ele geçirip ülkede ekonomik ve sosyal denge unsuru olan Yahudileri ölüm kamplarına sürmüşler. 1944-45 yılları zorlu kıtlık yılları olmuş. Savaş sona erene kadar bir Yahudi aileyi Nazilerden saklayan evin genç kızı Anne Frank‘ın yazdığı günlük ölümünden sonra babası tarafından bastırılarak dünya edebiyatına kazandırılmış. Yaklaşık yüzbeşbin Yahudi, toplama kamplarına kapatılmış, savaşta, Hollandalı sadece beşbin Yahudi sağ kalabilmiş. İşte bu sebeple Anne Frank’ın evi en çok ziyaret edilen yerlerden Amsterdam’da.

Kanal gezisinde geçtiğimiz Amsterdam Limanı kentin 700.kuruluş yıldönümünün kutlandığı 1975’den beri her beş yılda bir tertip edilen ‘Curse Sail Tall Ship’in bitiş noktası. İrili ufaklı her tür teknenin ve yolcu gemilerinin bulunduğu liman görülmeye değer.

Yıllar evvel Türkiye’de tanıdığım, gitmeden önceden internetten haberleştiğim onbeş senedir orada yaşayan Türk arkadaşım Mehmet Ali’yle şimdilerde tadilatta olan Merkez İstasyon’da buluştuk.

Öncelikle beni şu meşhur kırmızı ışıklı semte götürdü. Pezevenk denilen aracı kişilerin olmadığı, fahişelerin direkt kendilerini pazarladığı semt, gece belki daha çekici olabilir. Ama gündüz orada çalışanların bir çoğunun yağlı boya tablo görüntüsü veren aşırı makyajlı yorgun yüzleri, çırılçıplak denecek dekoltedeki görüntüleri şok ediciydi!.. Önceden kırmızı ışıkta bekleyenlerin gerçek kadın, mavi ışıklı vitrinlerde duranların ise travesti veya transseksüel olduklarını okumuşdum. Gördüğüm gerçek yada sahte bayanların bir çoğu baş başa kalmak hayli cesaret gerektiren iri yarı, şişman deforme vucutlu bir dudağı yerde diğeri gökte ucube tiplerdi. Kanımca oradakilerle ilişki ancak öncesinde bir coffee shop’tan geçip belirli bir dozda uyuşturucu aldıktan sonra mümkün olabilir!..

Haksızlık etmemek adına söylemek gerekirse tek tük fotomodel gibi hoş hatunda vardı… Arkadaşım içeride on dakika kalmanın 50 euroya mal olduğunu ve bu şekilde birkaç yıl çalışanların ev bark sahibi olduklarını belirtti. Olmaz olsun!.. dedim. Kiminin kolayı kimine zordur…

İşin ilginci, alt katlarda dolu dizgin fuhuş yapılan bu semtteki binaların üst katlarının normal ikametgah olması!.. Öyle bir ortamda kim oturur diyebilirsiniz ama, konut probleminin had safhada olduğu bu ülkede bir çok insanın sürekli sallanan teknelerde yaşadığını unutmayalım.

Bu semtte bir de binbir çeşit prezervatiflerin ve seks aletlerinin satıldığı dükkan gördük. Envai çeşit hastalığın özellikle cinsel ilişkiden bulaştığı bilinen bir şey. Dolayısıyla korunmasız ilişkiyi orada çalışanlar kesinlikle kabul etmiyormuş.

Dam Meydanı yakınındaki Kalvertoren adlı bir alışveriş merkezinin içinden asansörle çıkılan kuledeki aynı adlı kafe-restoranda Amsterdam’ı tepeden seyrederek bir şeyler içip ve sohbet ederken az önceki sarsıcı görüntüleri zihnimin ötelerine itmeye çalıştım…

Kalvertoren’deki keyifli mola sonrası; bir şey almasanız dahi sırf gözünüz gönlünüz şenlensin diye Amsterdam’da mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri olan ‘Çiçek Pazarı’ndan geçerek Mehmet Ali’lerin evine gidip eşi ve kızıyla yemek yiyip sohbetimize devam ettik.

Arkadaşım yol boyunca Amsterdam’da ne kadar Türk işyeri varsa hepsini gösterip; uyanıklığı, fırsatçılığı ve korsanlığıyla meşhur Hollandalılarla, Türklerin nasıl göze göz dişe diş yaşadıklarını, her yerde olduğu gibi orada da Yahudi lobisinin birbirine nasıl destek olduğunu anlattı.

Yılın her dönemi ilginç Amsterdam‘da halkın büyük çoğunluğu Almanca‘nın yanında İngilizce de konuşuyor. Kışları soğuk geçen şehri gezmek için en güzel mevsim lalelerin açtığı ilkbahar. Bizde ucundan da olsa bu güzel döneme denk geldiğimiz için şanslıydık. Bu süreçte ayrıca her yıl 30 Nisan‘da ‘Kraliçe Günü’ Koninginne dag şehirde düzenlenen çeşitli etkinliklerle kutlanılmakta.

Son gün öğleden sonra havalanına transfere kadarki zamanı değerlendirip tüm gurupla Hollanda’da yaşayan Türk arkadaşların -Pazar günü olması nedeniyle- bizlere yardımcı olmaları sayesinde Volendam ve Marken’e gittik.

Volendam; Amsterdam’ın kuzeyinde ve yarım saat mesafede küçük ve sevimli bir balıkçı köyü. Huzur dolu, butik bir kasaba. Evleri, restoranları, barları, süs eşyaları satan dükkanlarıyla son derece zevkli bir ortam. Ayrıca bu dükkanlarda Hollanda bebekleri, tahta ayakkabılar, yerel kostümler, süs eşyaları gibi şeylerin fiyatları da Amsterdam‘a göre daha makul. Kıyıda birkaç tane geleneksel giysili balıkçı heykeli ve istendiği takdirde geleneksel giysilerle resim çektirilebilecek fotoğraf stüdyoları var.

Alışverişe doymayan gurubumuz, Volendam’daki mağazalardan da bolca hediyelik aldı.

Marken Adası’na kışın tekne seferleri yapılmıyor. Marken‘i ana karaya bağlayan yol sayesinde adaya karayoluyla da ulaşmak mümkün ama biz tekneyi tercih ettik. Bahar ve bilhassa Pazar olması nedeniyle ortam çok hoştu. Deniz özel teknelerden ve yelkenlilerden geçilmiyordu, hatta su kayağı yapan bile vardı.

Marken Adası’nda bir buçuk saat kadar kaldık. İç kısımlara doğru yürüdük. Burası Volendam‘ın daha küçüğü ve de sakini. Aynı tarz şirin evler ve kafeler var. Marken‘de deniz yükseldiğinde evler su altında kalmasın diye evlerin hepsi direkler üzerine kurulu. Kıyı şeridinde birkaç kafe-restoran ve geleneksel giysileriyle dolaşan bazı insanlar vardı.

Balıkçılığın önemli bir geçim kaynağı olduğu bu şirin kasabaya gidip de 3-5 Euro arasında fiyatları olan meşhur deniz ürünlerinden yapılan sandviçleri ve ayak üstü atıştırmalıkları yemeden olmuyor. Motor iskelesine yakın büfeden çeşitli deniz ürünlü sandviçleri sosla hazırlayıp veriyorlar, hep beraber keyifle yedik. Gayet lezizdi…

Her iki kasabada sonderece doğal ve turistik sayfiye mekanları. Hoşça vakit geçirmek için ideal. Amsterdam’a dönmeden evvel Volendam’daki bir dondurmacıdan hepimiz dondurma yemeyide ihmal etmedik.

Yaklaşık 30-35 dakika gibi bir yolculuktan sonra otelimize dönüp emanetteki valizlerimizi alıp hemen havaalanına hareket ettik.

Şehrin 15 km güneybatısında bulunan Amsterdam Schiphol Havalimanı dünyanın en işlek havaalanlarından birisi. Buradan direk Amsterdam Central Station‘a giden bir tren bulunmakta. Şehrin eski merkeziyle su kenarı arasında yeralan istasyona varmak 15 dakika sürmekte. Bir bisiklet cenneti olan Hollanda’da bisikletini yanında götürenler için havalimanı çıkışından 200 metre ileride bisiklet yolları başlamakta. Eindhoven ve Rotterdam Airport Amsterdam‘daki diğer iki havalimanı. Bunlar Amsterdam merkezinden daha uzaktalar.

 

THY’nın tarifeli seferiyle yaklaşık üç saatlik keyifli bir uçuş sonucu, sekiz günlük gezimizi tamamlayıp şükürler olsun yine bir dolu hatırayla vatana sağ salim döndük.

Şiyma Aksekili