İstanbul Boğaziçi’nin Asya tarafının Anadolukavağı’na yakın yerinde bulunan Dev Dağı’ndayım… Şimdiki Yuşa Tepesi’nin ve Camii’nin bulunduğu mekan burası. Bir bankta yanımda oturan yukarıda bu sözleri söyleyen Deniz’in yüzüne bürünmüş ifadeyi şu an bile anlatabilmem hâlâ mümkün değil… Ona, o an sadece “Keyfine bak sevgili Deniz, bulunduğun AN’ın keyfini çıkar, çünki yüzünden her şey anlaşılıyor” diyebiliyordum…

 

O’nun yolunda iki farklı yürek olarak birkaç gündür ardı ardına yaptığımız evliyalar ziyareti sonrası yolumuz bu tepeye düşmüştü… Bu ziyaret öncesi de yolumuz Sümbül Efendi ve Merkez Efendi’ye çekilmişti… Bugün ise yolumuzu Hz. Yuşa’ya yönlendirmiş orada tamlamaya ve tamamlandırmaya çalışıyorduk yüreklerimizdeki Yaradan’ın sevgisini… Bundan önce de birkaç sevgili gönül dostumla birlikte bu yerleri ziyaret etmiş ve onları farklı duygular içinde YOL’larına uğurlamıştım. Bu yerler O’nun Yolu’nda herhangi bir AN üzre yola çıkılan bir başlangıç yeri,  öylesi huzur dolu bir “Aşk Meydanı”larıydı ki,  yüreklere fırtınalar estirecek olan… Sözcükler böyle anlara ve anlatımlara kifayetsiz kalıyor, yaşanılması ve paylaşılması gerek sanırım dünyasal denilen yer içinde…

 

Birkaç gün içinde yaptığımız ziyaretlerin en sonuncusu sonrası Deniz’in yüreğinden dökülenleri yine onun sözlerinden dinleyelim isterseniz;

 

Tepe üstünden boğaza bakıyorduk. Geniş terasta, yarı gölge yarı güneş altındaki bir banka oturduk. Derin bir nefes aldım. Ferah duygular vardı yüreğimde beni hafifleten.  Yeni demlenmiş çayımı yudumlarken, az önce Hz. Yüşa’nın  kabrinde yüreğime dolan ( yoksa yüreğimin yükünü alan mı demeliyim?) duyguları düşünüyordum. Yanımda oturan Ertan’a sessizliğime aldırmamasını söylediğimde, Ertan:“ Keyfine bak, yüzünden her şey anlaşılıyor ,“ dedi.

 

 

Hafif bir rüzgar vardı. Güneş uzun, heybetli  ve kim bilir kimleri ve neleri görmüş, geçirmiş  ağaçların dalları arasından göz kırpar gibi bana bakıyordu. Çok hoş ve dingin bir perşembe öğleden sonrası idi. Hayatın tuhaf tesadüfleri vardı; aslında tesadüf müydü, bilemiyordum. Sanki gerçekten yürekten dilediğimiz bir şeyler, vakti geldiğinde, perilerin sihirli dokunmalarına benzer dokunuşlarla, aniden hayatımıza giriveriyorlardı. Öte yanda, hayatımda o güne kadar tesadüfmüş gibi gördüğüm şeylerin, ancak onlar olduktan sonra  benim  hayrıma gelişmiş olduklarını fark edivermiştim. Bu fark ediş, başıma gelen şeyleri olgunlukla karşılamama sebep oluyordu. Dinginlik ve bu dinginliğin sebep olduğu huzura bu şekilde ulaşabileceğimi sanıyordum. Herkesin kendinden uzaklarda  aradığı huzur, aslında insanın yüreğinde hayatı olduğu gibi kabullenmesi ile ilgili bir şeydi; gelişmeye ve değişimlere açık olup, olayları oluruna bırakmak dışında huzur bulabilmenin mümkün olduğunu sanmıyordum. 

 

Geçen perşembeye kadar, aklımın köşesinden  aynı hafta içinde üç türbe gezeceğim geçmezdi. Her şey geçen Perşembe  Ertan’ı arayıp, “ ne zaman kahve içiyoruz?” diye sormamla başladı. Cuma günü kahve içerken düşük enerjilerden söz ettik. Sonra kendimi önce Merkez Efendi, sonra Sümbül Efendi türbelerinde buldum. Merkez Efendi beni özellikle çok etkiledi; oradayken göz yaşlarıma hakim olamadım. Ve çıkışta inanılmaz bir iç huzuru oluşuverdi yüreğimde. Sonradan birlikte öğle yemeği yerken, Ertan Hz. Yüşa, Yahya Efendi ve Telli Baba türbelerinden  bahsetti.

 

Hafta başında , bir kez aklıma düşmüştü ya Hz. Yüşa, cuma öğleden sonra kabrini  ziyaret etmeye niyetlendim. Ancak kısmet, Ertan’ın  izin günü olan perşembe öğleden sonrasında orada olmakmış. Gitmeden önce orada ne bulacağımı bilmiyordum, beklentim de yoktu. Sadece ne hissedeceğimi merak ediyordum. Uzun ve dolambaçlı yollardan Boğaz sırtlarına geldik. Arabayı park edip, yenilerde restore edildiği belli olan ve  bizi Hz. Yüşa’nın kabrine götürecek kapıdan içeri girdik. Ertan bana yolu gösterdi. Ve işte karşımda, 17 metre uzunluğunda, üstü çiçeklerle kaplı ve Hz. Yüşa’nın kabri olduğu söylenen yer duruyordu.  Orada da bir şey oldu; sanki bir kez daha yüreğimin tüm yükü alındı ve  bir sevgi yumağı kondu onun yerine. Bir süre  mezarın başında durdum, yüreğimden sevginin akışını hissederken kendi kendime devamlı “yüreğimden gelsin kelamım, aklımdan değil“ diyordum “Ve gitsin gitmesi gerektiği yere kuşlar gibi özgürce, tutsak değil“… Tarifsiz bir  duyguydu ve giderek hafifledim.

 

Sonra mezarın başından ayrılıp, taze demlenmiş  çaylarımızı alarak, kabrin bulunduğu yerdeki terasta oturduk birlikte. Güneşin göz kırpmalarını seyretmeye daldım, sessizce. Kısa bir süre sonra, rüzgarla şarkı söyleyen ağaçlara karıştı ezan sesi ve yüreğimde, kalmıştıysa son bir yük, işte onu da alarak gitti göğe yükselen sesler. Sessizdim, sanki soluksuzdum.

 

Ve Ertan bir kez daha: “ Keyfine bak, yüzünden her şey anlaşılıyor“ dedi.


Yuşa Peygamber kimdir?

Hazreti Yuşa (Yeşua)  adını İbranice’den alır… İbranice’de Ye Allah, Şua da Kurtarsın demektir… Yeşua (Allah Kurtarsın) anlamına gelmektedir… Daha sonraları Yeşua halk dilinde Yeşu, Yuşa olmuştur. Hz. Yuşa’nın babası Nun, oğluna bu ismi İsrail’in Firavun’dan kurtulması için koymuştur. Yuşa’nın dedesi ise Efrayim yolundan gelen Hazreti Yusuf (A.S.)’tur. Hazreti Yuşa M.Ö. 1082 yılında dünyaya geldiğinde, Hazreti Musa 38, Hazreti Harun 41, Hazreti Şuayib 98 yaşındaydı… Doğum yeri o dönem Mısır’ın başşehri Menif (Men-Menfis)’tir.

 

110 yıl yaşayan Hazreti Yuşa (A.S)’ın 110 senelik ömrü şu kısımlara ayrılır. a) 15 yaşına kadar çocukluğu, b) Hazreti Musa (A.S) peygamber olup, Medyen’den Mısır’a dönünce ona ilk iman edenlere katılması ve vefatına kadar Hazreti Musa (A.S)’ın fedailiğini, başkumandanlığını yapması. Ki 82 yaşına kadar sürmüştür. c) Peygamberliği Hazreti Musa (A.S)’ın vefatından üç gün sonra 82 yaşında başlayıp  110 yaşına kadar 28 sene sürmüştür. Vefatı M.Ö.972 yılındadır…

 

Hz. Yuşa’nın gösterdiği mucizelerden önemlileri:

1- Duası üzerine Güneş’in bir gün batmayışı.

2- Hazreti Musa’yı öldürdüğü iftirası üzerine, bütün İsrailoğullarının aynı gece rüyalarında bunun yalan olduğunu görmeleri.

3- Erden (Şeria Nehri)’nden o zaman teknik ilerlemediği ve büyük köprü kurulması bilinmediği halde, yarım milyonu aşan ordusunu geçirmesi.

4- Hırsızın elinin elinde ağırlaşarak onu bulması.

5- Zina yapan askerlerine veba hastalığının gelmesi.

6- Duası üzerine münafık Belam’ın, bedduayı düşmanlara yapması ve dilinin büsbütün göbeğine kadar sarkması.

 

Hayatı:

Hz. Musa, Arz-i Mukaddes’e bir taş atımı adar bir mesafede vefatından önce Yuşâ Aleyhisselâmı vekil seçmiş, asırlarca süren sürgün hayatı Hz. Yuşa’nın komutanlığında sona ermiş ve İsrailoğulları topraklarına kavuşmuşlardı. Bu arada Hz. Yuşa’ya Allah tarafından peygamberlik görevi de verilmişti.

 

Hz. Yuşa bu fethi, Firavun’un zulmü altında yıllarca esaret hayatı yaşayan, korkaklık ruhlarına kadar sinen, bir türlü Arz-ı Mukaddes’e girmeye cesaret edemeyen ve bundan dolayı kırk sene çölde kalmaya mahkûm kalan İsrailoğullarının gözüpek, cesur yeni nesliyle gerçekleştirmişti. Musibet de, nimet de lâyik olana veriliyordu. Babaları, Firavunun zulmünden mucizevî bir tarzda kurtaran Rablerine şükredip, dişlerini sıkıp yüreklilik gösterebilselerdi Tih Çölü’nde kırk sene kalmaya mahkûm olmaz, üstelik Hz. Musa (as) gibi ulü’l-azm bir peygamberin riyasetinde Arz-i Mukaddes’e girebilirlerdi. Ne var ki bu, gerekli mânevî eğitimden derslerini alan oğullarına nasip olacaktı.

 

Bu yeni nesille Arz-ı Mukaddes’te bir tepede fethin plânlarını yapıp tam fethe girişeceği anda ölüm meleğinin gelip Hz. Musa’nın (AS) canını almak istemesi, ölümün işler bitmeden de gelebileceğini, görevin asıl olduğunu ve bu görevi Hz. Yuşa’nın gerçekleştirdiğini gösteriyor.

 

Hz. Musa’nın vefatından üç gün sonra yola çıkan Hz. Yuşa, Şeria nehrini mucizevî bir tarzda geçmiş, Arz-ı Mukaddes’i Filistin, Ürdün ve Şam topraklarıyla birlikte fethetmişti. Bir kere daha Ilâhî kanun hükmünü icra ediyordu. Yeryüzü Allah’ın mülküydü. Allah onu zalimlerden alıp emrini tutan kullarına devrediyordu.

28 sene Israiloğullarını idare eden Hz. Yuşa (A.S)’nın 110 yaşında vefat ettiği ve kabrinin de Filistin topraklarında bulunduğu belirtilir. Makamının Yuşa Tepesi’nde yer alması ise bir süre buralara kadar gelip ikamet ettiğinden dolayı olmalı.

 

Hz. Yuşa’nin mezarı:

Hz. Yuşa (A.S)’nın mezarı konusunda çeşitli rivayetler vardır… Kimilerine göre  Kenanili’nde, Eriha hemen kuzeyinde, Efrayim Dağı’nda medfundur… Kimilerine göre ise de İstanbul Boğazı’nın doğusu kıyısında, Karadeniz yakınında bugün Yuşa Tepesi adıyla anılan eski adı Dev Dağı olan tepede yattığı rivayet edilmektedir. Bir rivayete göre, Hazreti Musa (A.S)’nın Sancaktarı olan Yuşa, O’nun ordularıyla beraber Beykoz’a kadar gelmiş ve burada yapılan savaşta, kabrinin yakınındaki bir yerde şehid olmuştur. Anlatıldığına göre, Sarıyer’in tam karşısında bulunan Sütlüce Köyü önlerinde şehid düşmüş ve mübarek vücudu iki parçaya bölünmüştür. Belden aşağı kısmı deniz kıyısında kalmış, belden yukarı kısmı da, Beykoz sırtlarındaki tepelere doğru sürüne sürüne çıkıp, şimdiki kabrinin bulunduğu yerde ruhunu teslim etmiştir. Boyu çok uzun olan Yuşa Hazretleri’nin belden yukarı kısmı, 17 metrelik kabre konulmuştur. O zamanlar, mezarının baş tarafı Kudüs’e doğru imiş. Dünya İslam’la şereflenip, Kıble, Kabe-i Muazzama olunca, mezarın baştarafı kendiliğinden yer değiştirerek Kıble’ye yönelmiş. Kabrin yanındaki mescid ise Kanuni Sultan Süleyman tarafından inşa ettirilmiştir.

 

Bugünkü mezar yeri, Yuşa Tepesi olarak adlandırılan bölgede, Boğaziçi’nde, sahile en yakın ve en yüksek tepededir. Yuşa Camii ve Hz. Yuşa’nın türbesi, tepenin zirvesinde Karadeniz’i ve Boğaz’ı aynı anda gören bir konumdadır.  Hz. Yuşa’nın mezarının 17 metre uzunlugu konusunda çeşitli rivayetler bulunuyor. Birine göre Yusa Peygamber’e duyulan sevgi ve saygı nedeniyle büyük bir mezar yapılmış olabilir. Bir diğerine göre ise, yeri manevi bir keşifle bulunduğu için isabet eder düşüncesiyle geniş ve uzun tutulmuş olabilir.

 

Tarihsel bir bölge:

Hz. Yuşa’nın gömülü olduğu mekan, adını bir rivayete göre, Fenikelilerin kullandığı Yeşu, (kurtarıcı) kelimesinden, bir rivayete göreyse, Hz. Musa ile birlikte Mecmeal Bahreyn’e (Boğaziçi) gelip burada vefat eden Yuşa Peygamber’den almış.

 

Chalkedonlular’ın Daphne adına yaptıkları adak yeri tarihin ilk dönemlerinden beri kutsal bir yer olarak kabul edilmiş çeşitli uygarlıklar burada kendi dinlerine göre mabet ve tapınaklar yapmışlar. Bunlardan birisi de ilk çağlarda ki Zeus sunağı olarak biliniyor. Bizans Döneminde. 6. yy da imparator I. Justinianos zamanında ise bu sunak kiliseye çevrilmiş.Osmanlı Döneminde bu tepeye Sadrazam Yirmisekiz Çelebizade Mehmet Sait Paşa ( Ö.1761) tarafından Hicri 1169 (Miladi 1755) tarihinde bir mescit yaptırılmış.

 

Tepeye adını veren Hz. Yuşa, Hz. Yusuf’un neslinden, Hz. Musa’nın çağdaşı olan bir peygamber. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Musa ve Hz. Yuşa’nın, “iki denizin birleştigi noktaya kadar” yaptıkları yolculuk ve Hızır ile buluşmaları, Kehf Suresi’nin 60-65. ayetlerinde anlatılır.

 
 

Kaynaklar: 

1- Peygamberler Tarihi – Hz. Yuşa – Ahmet Cemil Akıncı – Sinan Yayınları. Syf: 12

2- İstanbul Evliyaları Ziyaret Rehberi – Ayhan Yalçın – Sayfa: 106

3- Suâlar, s. 453

Ertan Yurderi