Anadolu’nun her bir karışı beni ayrı etkiler. Görkemli bir geçmişin, genlerimize kazınmış anıların canlı tanığıdır her bir toprak parçası. Ancak ne olursa olsun herkesin takıntılı olduğu bazı yerler vardır. Benim özellikle İznik, Bandırma-Erdek arasındaki Kyzikos şehri ve Frigya bölgesi takıntılı olduğum yerler arasındadır. Özellikle Frigya’da Tanrıça’yı daha güzel hissederim. Düzlüklerden fışkıran her bir kaya parçası Evren’in ve Dünya’nın yaradılışını anlatan bir destan gibi gelir. Hiç bir coğrafya bana Matar Kubile’yi , Ana Tanrıça’yı bu kadar güzel anlatamaz. (Frigleri burada uzun uzun anlatmak yerine, okuyucularımızı, www.anadolumitolojisi.sayfasi.com adersimize, buradaki Frigler bölümüne yönlendirebilriz.)

Frigya’ya olan tutkum, Ankara’daki öğrencilik yıllarına dayanır. O zamanlarda kıt olanaklarla etrafı gezer bu duyguyu yaşamaya çalışırdım. Oyulmuş her bir kaya parçasındaki anılar ve orada yapılan ritüellerin enerjisi Evren’e her zaman daha bağlanmamı sağlardı. Bir keresinde de o bölgeye Yeni Yüksektepe Derneği Türkiye Başkanı Antonio Romero ile beraber bir gezi düzenlemiştik. Antonio da oranın atmosferinden oldukça etkileniyordu. Bir tümülüsün yakınlarında nereden geldiği belli olmayan bir rüzgâr geldiğinde bunun elementallerle alakalı olduğunu ilk Antonio’dan duymuştum. Her ne olursa olsun bunu orada, yüzyılların anısını taşıyan bir tümülüsün yanında hissetmek oldukça güzeldi.

Kendini doğaya ve tarihe bırakmanın coşkusu ile yapılan bir yolculuğun yerini hiç bir rehber tutamaz. İşte bu durumda içinizdeki rehber sizi yönlendirir ve yüzyılların birikimini, bilinçaltının sonsuzluğunu önünüze sunar. İşte bu duygularla serin bir Ağustos gününde üç arkadaş kendimizi bu gizemli yolculuğa bıraktık. Amaç Midas Kenti’ni gezmek, aslında gezmek de değil ,yaşamak idi. Eskişehir’den başlayan yolculuğumuz Afyon’a kadar sürecek ancak bölgedeki her yeri de gezecektik.

Eskişehir Afyon yolu kısa gözükse de, bu yolu tamamlamak hiç de o kadar kolay değildir. Düzlüklerden fışkıran her bir kaya parçası , her bir tümülüs sizi yanına çağırır. Yüzyılların yalnızlığından size anlatacakları çok şeyler vardır. Her birimizin biliançaltına, anılarına saklanmış Tanrıça buralarda sizi bütün çıplaklığı ile yanına çağırır ve Evren’e bir kere daha saygınızı belirtmenizi ister. Bölgede dolaşırken her bir köşede bir altara rastlamanız olasıdır. Belki her yerleşimin, her tarlanın bir altarı vardı o dönemlerde. Bunlar kayalara oluşmuş yapılardır. Burada Frig köylüleri belki de tarların bereketi için adaklar adamışlardı, sunular sunmuşlardı. Altar’da hemen gözünüze çarpabilecek nişlerin içinde ise Tanrıça’nın idolü durmaktaydı. O da Dünya’yı oluşturduğu kayalarla bütünleşmişti. Yoldan giderken, gözümüze çarpan her kaya yığınını ziyaret ediyorduk. Bir çoğu işlenmişti. Kitaplara girmeyen o kadar çok altar vardı ki. Düzlenmiş kayalarda, oyulmuş nişlerde yüzyıllar öncesinin umutlarının izleri vardı. Tabii tek izeler bunalr değildir , yüzyıllardır süren, günümüzde artık çığırından çıkan define avcılarının umarsız tahribatlarının da izleri vardı.

Bu yolculularda köylülerle konuşursanız durumun önemini daha iyi anlarsınız. Her köylü kendi köyünde 110 kg.lık bir altın saban olduğuna inanır. Ermeniler gelmiştir, ellerinde haritalarla bunu aramaktadırlar. Ya da başka defineler vardır. Eğer kazara bir şey bulurlarsa bu da onun müjdesidir. Bizim köylüler akıllı ya! Ellerinde haritayla gelen gâvurlara hiç çaktırmazlar. Çünkü anlattıkları yer ya köyün yakınlarındadır, ya da daha önce gezdikleri bir yerdir. Gâvuru yolladıktan sonra hemen işe koyulurlar. İşte bu nedenle tahrip edilmemiş sunak  ya da tümülüs bulmak oldukça zordur. Yüzyıllar öncesi insanının, tarlasının bereketine, çalışmasının karşılığını görmesine ait umudundan , günümüz insanının köşe dönme umuduna kadar her zaman umut yeri olmuş bu altarlar. Belki de artık yitip giden bir zamanın kalıntıları bu şekilde yok olacak ve biz özümüzden daha da uzaklaşacağız. Bu anıtların MÖ 9.yy’dan MÖ 6.yy’a kadar tarihlendiğinin ve daha sonra gelen kültürler tarafından,özellikle de Romalılar tarafından kullanıldığını düşünürsek kaybın büyüklüğü ortaya çıkar zaten.

Yolumuz bizi, Doğankale ya da Doğanlı Kale olarak adlandırılan yere götürdü. “Kale” bütün görkemi ile karşımızda idi. Kayaya oyulmuş bu yapıda bir çok oadaya ve kaya mezarına rastlamak olanklıdır. Bizans döneminde de burada bir şapel olduğu bilinmektedir. Etrafı dolaştığınzıda da bir çok kaya mezarına rastlarsınız. Tabii bunlar hiç bir şekilde korunmadığı için çevredeki hayvanlar içinde cirit atmaktadırlar. Tabii buraların define avcılarının her türlü tahribatına da açık olduğunu belirtmek yersiz herhalde.

 

Eftrafta biraz dolaştık. Matar Kubile her bir yanda varlığını bize hissettiyor. Buralara gelen ve buraya gömülmeyi seçen Romalılar da bu çağrıdan etkilenmiş olsa gerek. Eski dinin yalnızlığını en çok bu kayaların yalnızlığı anlatıyor olsa gerek. Bir anda kendimi bir kaya topluluğunun önünde buldum. Kayanın bir yüzü düzletilmişti ve bir niş vardı. Demek ki Tanrıça buradaydı. Etrafında da , kayanın içinde hazine olduğunu sanan define avcılarının bıraktığı izler vardı. Şükürler olsun ki, güçleri burayı parçalamaya yetmemişti. Hemen kayanın üzerine çıktım. (İstanbul’da olsam merdiven çıkmak bile zor gelir) Kayanın üzeri kaya mezarları ve sunu yerleri ile doluydu. Yukarıdan, Doğanlı Kale bütün heybeti ile gözükmekteydi. Etraf kaya mezarları ile doluydu. Ondan geldikleri Tanrıça’ya dönmek isteyenler bu kayaların içini seçmişlerdi son durak olarak. Ancak yüzyılların define avcıları buna izin vermemişlerdi. Geriye kalan yaşanmışlıkların izleriydi sadece.

Etrafı dolaştık. Her yerde sarnıç izleri vardı. Arkadaşım bunun aslında define işareti olduğunu söyledi. Bir kuyu ve ona giden yok. Mal oradaymış. Onun düşlerini bozmadım. Ne de olsa bu kayalar her zaman umuda doğru bir yönelişti. Dolaşırken yerde taşlar gördük. Bunlar oldukça güzel, yer yer kristal yapılı taşlardı. Zannedersem bu bize Tanrıça’nın bir armağanıydı. Bize en güzel mücevherlerini sunmak istemişti. Niş’in önünde O’na teşekkür ederek taşlardan bazılarını aldık. 

Yolumuz uzundu . Etraftaki diğer “kale”leri de gezmek gerekiyordu. Deveboynu Kale, Gökgöz Kale, Pişmiş Kale ve diğerleri bizi beklemekteydi. Her bir yerde bizi karşılayan altarlar ve kaya mezarları geçmişten bir anıyı anlatmak için sabırsızlanmaktaydı. Gerdek Kaya’ya geldiğimizde, Frig kayalarında Hellenistik döneme tarihlenen, daha sonra Roma dönemlerine kadar kullanılmış anıt mezara rastlamak, bu topraklardaki kültür sürekliliğini beynimizin her kıvrımına kazımış oldu. Aynı şekilde Frig anıt mezarı yanında Selçuklu Kümbetine rastlamak da aynı mesajı verdi.  

Yol üzerindeki bazı altarlar da Tanrı-Tanrıça bütünleşmesini düşündürttü. Bazı basamaklı, üzeri düzletilmiş anıtların Erkek Tanrı için kullanıldığı biliniyor. Burada bazı toplantı ve törenlerin yapıldığı düşünülüyor. Basamaklardan çıkıyorsunuz, düzlükte oturuyor, geçmişten gelen sesleri duyuyorsunuz. Daha sonra Yazılıkaya’ya doğru yöneldik. Köyün içinde okulun arkasında eski görkeminden hiç bir şey kaybetmeden karşımıza dikildi. Devlet herhalde oranın korunduğunu zannediyor. Etraftaki her bir kaya parçası define avcılarının hedefi olmuş. Çıkan bazı Roma eserleri ise okulun bahçesinde. Bu kutsal alan şimdi köyün arkasında eski günlerinin geri gelmesini bekliyor. Üzerindeki yazılar ise geçmişin gizemini ortaya koyacağı günü beklemekte. Her bir kayanın bir öyküsü olduğunu düşünüyoruz.

O kadar çok yerde durduk ve etrafı dolaştık ki…Gece olmuş bile . Ay bütün görkemi ile parlıyor. Afyon’a gidip kaymaklı bir tatlı yeme vakti. Az sonra bizi dikili taşlar karşılayacak ve sanki gizmeli Kelt diyarlarındaymış izlenimi verecek.

Aslında anlatılacak o kadar çok şey var ki. Satırlara sığmaması bir yana sözcüklere de sığmıyor. Yaşanmışlıklar ancak yaşandıkça anlaşılır.

Erhan Altunay