Her erkeğin hayatında çeşitli safhalar vardır. Bu safhaların her biri diğerinden çekilmezdir. Ancak erkek bu çekilmez durumu, her safha bittiğinde fark eder. Yeni yetmelik çağının başında kız anaları ve babaları için “yumurcaktır”. Hatta “benim yakışıklı oğlum” olur. Pek sevimlidir. Boyu posu yerindedir. Adının geçtiği cümlelerde “maşallah” sıklıkla duyulur. Taşı sıksa suyunu çıkarır, teknenin burnuna oturtup Midilli’ye gitsen Yunan arkasına bakmadan kaçar.

Derken yeni yetmelik çağı sona erer ve “yetmelik” çağı başlar. Kız anaları ve bilhassa kız babaları bu durumda delikanlı olmaya da başlayan çocuk için aynı sıfat, dilek-temenni ve tarifleri kullanmaya devâm etseler de “temkinli iyimserlik” ile hareket etmeye başlarlar. Nihâyetinde “daha düne kadar yumurcak” olan şahsiyet hakikaten azalan sivilceleri, çıkan sakalı ve numaraları bakışları ile “sıksa taşın suyunu çıkaracak” kıvama gelmiştir. Hayatı da” gümüş kırbaç şakladı, yağız atlar şahlandı” tadında yaşamaktadır.

O nedenle demokrasi kadar sevilen biricik kızın istikbâline kastedecek düşman sabittir. Vâziyet tehlike arz etmektedir. Kurulu düzen saldırı mevcuttur ve derhal “önleyici müdâhale” lâzım gelmektedir. O nedenle durumdan vazife çıkarılır ve demokrasinin korunması için harekete geçilir. Delikanlıya rot balans ayarı yapılır. Beraber maç yapılıyorsa dirsek vurulur, tekme atılır. Diskoya gidiliyorsa, “gençlere eşlik edilir”. Olmadı, durup dururken bilek güreşi için meydan okunur. Oğlan “yok” derse, el-ense çekilir. Burada asla kız anasının ve babasının ülkesi ile devlet ve ordusu ile millet olan ailesini korumaya çalışmasından daha doğal bir durum yoktur. Buradaki husus, ailede kız anasının “derin aile” ve kız babasının “maşa” olmasıdır. Ama kız babası bunu hiç bilmez, delikanlı bilirken bile…

“Yumurcak” önce “benim yakışıklı oğlum” ve sonra “delikanlı” derken, devâmında alenen veya gizlice “işe yaramaz serseri” ilân edilir. İşe yaramaz serseri ile görüşmek, görüştürülmek, adını anmak veya akıldan anarak bakmak cebir sayılır. Delikanlı “neydim demeyeceksin, ne oldum diyeceksin” özdeyişinde de anlatıldığı gibi, “şahken şahbaz olur”.

Temelde mesele delikanlının kızın anasına ve babasına ileride doktor veya mühendis olacağını beyan ve taahhüt edememesidir. Sanki adamın şantiyeleri vardır da, mühendis kadrosu açıktır veyahut ananın müzmin siyatiği bulunmaktadır da ailede doktor kadrosunun ihdası kararlaştırılmıştır. Yeşilçam’da olur ya; “çocuk okur, uzman hekim olur, ihtisas yapar, şarka gider, döner, anasını tedavi eder”…

Bir diğer önemli mesele ise, biricik ve babasını vatan aşkına benzer aşk ile seven ve gözünün o yaşa kadar babasından başka erkeği görmediği varsayılan kızın birisine ilgi göstermesi ve ondan ilgi görmesinin “adaleli, atletik, aktif ve sportif ve dahi delikanlı” babanın yaşlandığını göstermesidir. Hem zâten kız yüksek tahsilini yurtdışında yapacaktır. Amerika’da, olmazsa Kanada. Böyle durumlarda babalar değişimle uzlaşmayı pek tercih etmezler. Elbette kızının yine en yakın arkadaşıdır. Zâten gayet demokratik bir babadır. Cehennemler kudursa demokrasinin ölmez nigâhbanıdır. Arkadaşlık başka, cihat başka. Lâzım gelirse, çekmecede piştov, arabada koltuk altında ise sopa. Gereken tek şey, o nida, “Padişahım Çok Yaşa”.

Delikanlı için sonrası üniversite ve askerliktir. Kız için ise üniversite ve “hayırlı bir kısmet”. Elbette babası kızı için

hayırlı olanı bilmektedir. Kız ise kendisi için hayırlı olanı babasının bildiğini bildiğini… Bir bakıma Devlet-i Âli’nin dört kıtadaki silahşorlarının fil dişi kabzalı, sedef kakmalı piştovun tetiğini ezmeden önce Ahmet Mekin bıyığının altından bağırdığı gibi “Padişahım Çok Yaşa!”.

Kız düğününde hayatının önderi biricik babasının elini öperken, delikanlı mesleği icabı Azerbaycan’da savaş bölgelerinde fotoğraf çeker. Kız babasına vazifesi icabı, babasının adını verdiği birinci oğlunu doğurup, babasının torun talebini karşılarken, delikanlı Bosna Savaşı’nda Saraybosna’dan haber geçer. Kız, annesinin evde sıkılmaması için ikinci oğlunu doğurup babasının babasının adını verirken, delikanlı masasında yığılı notlar ve film makaraları arasındaki bilgisayarda Arnavutluk İç Savaşı ile ilgili yazı dizisi hazırlar. Kız eş durumu sebebiyle taşınmak üzere eşyaları toplarken, delikanlı savaş sırasında Irak’tan Türkiye’ye geçebilmek için sınırda bekler. Kız mutludur, büyük oğlan iyi bir okuldadır. Ufaklık ise seneye inşallah. Kızın babası ve anası da. İki torun, dahası “hayırlı damat”. Nasip işte. Hani bavul, çanta taşıyan türden. Yanında sigara içmeyen, onlar kalkmadan sofradan kalkmayan modelinden, yani tam otomatik. Damat pek minnettât, efendi, terbiyeli. Her cevâbı, sanki yürekten bir “Padişahım Çok Yaşa!”. Ah bir de içmese mendebur!

Delikanlı bu arada nişanlanır ayrılır, evlenir boşanır. Askere bile gider. Dahası bir de beklenin aksine askerden döner. Kızın, ailesi ile kamptaki şahane tatilinden önce, barışmak için mantıya yemeye, eltilerle birlikte “kayınlarıgile” gitmesinden sonra.

Sonrası ise ortak tanıdıkların çıkması ve haber vermeleri, o meş’um şarkıda olduğu gibi; “hani bir sevgilin vardı, yedi-sekiz sene önce, dün ona rastladım, sevindi beni görünce, sana selâm söyledi”. Bir de ilâve ederler; “Karşılaşma, boş ver. Zihnindeki gibi kalsın”. Yıllar bâzen kısa öfkelenmeler ile geçer. Beddualar okunur, adı her bahar hatırlanır. Bir de ayrılmalarda. Delikanlının adı ise belki bir kez hatırlanır, belki hiç. Bu arada delikanlı hâlen delikanlıdır, yaşına rağmen. Kız ise artık biraz daha kiloludur, ama arkadaşlarının dediği gibi balık eti yakışmaktadır. Sadece daha almazsa iyi olur, kocacığının dediği gibi. Bir de şampuanını değiştirmeli, saçını döküyor da, annesinin dediğince.

“Sahi bankadan arkadaşlar gelecekti, puf böreği mi yapılsa, yoksa kek mi? Oğlanın matematik dersi nasıl acaba? Bu gidişle bu çocuk ileride mühendislik okuyamaz. Babası akşam eve gelse de bir konuşsa onunla. Bir de gelmişken biz konuşsak.” Delikanlı bu duruma bir bakar, iki bakar. Aklına kendisine 20 yıl evvel “benim yakışıklı oğlum” diyen ve 16 yıl evvel yakışıklı oğluna “sınırlı müdahale hakkını” kullanan adam gelir. Bir düşünür, iki düşünür. Dudağından dökülüverir; “Padişahım Çok Yaşa!”.

Artık padişah yok ki “sen de gör” desin. Ama olsun, konu o değil. Ya kızın babasının eğrisi doğrusuna denk gelseydi de, medenî davransaydı. Vallahi ve billahi ve bir defa daha “Padişahım Çok Yaşa!”

Kızlarının hayatını parlatamasa da sanılanın aksine kız babaları, çok delikanlının hayatını kurtarır. Hepiniz çok yaşayın, ben de göreyim…